Tarihe mal olmuş görüş ve uygulamalarını hatta mezarını bahane ederek büyük isyanlar çıkaranları görüyoruz ara sıra. Başbakan Narendra Modi ve yandaşlarından yüz bularak kabrini yıkmak isteyen Hintli bozguncularla Müslümanlar arasındaki çatışmalarda can kayıpları oluyor bazen. Film ve dizilerde kendisini kötülemeyi dert edinen kişi ve çevreler var. Mücadelesini çarpıtmak amacıyla kaleme sarılan İngiliz akademisyenlerin sayısı az değil. Babürlü hükümdarı Âlemgîr Evrengzîb, sadece kindar muhalifleri tarafından değil, Müslümanlarca da hatırlanmayı hak eden kıymetli bir önder.
1658’de tahta çıkan ve 1707’deki vefatına dek yarım asır hüküm süren Evrengzîb, Babürlü Devleti’ni siyasi ve coğrafi bakımdan en geniş sınırlara ulaştırdı. Dekken’de Bîcâpûr ve Golkonda’nın ilhakıyla imparatorluğun hâkimiyet sahasını Hindistan’ın güneyine kadar genişletti. Uzun askerî seferleri bizzat yönetti. Merkezî otoriteyi güçlendirmeye, devletin hukuki ve idari yapısını daha düzenli hâle getirmeye çalıştı.
Fakat onu yalnızca fetihleriyle anmak haksızlık olur. Evrengzîb’in dikkat çekici başka bir tarafı ıslah, arınma, canlı ve dirençli bir Müslüman toplum oluşturma noktasındaki cehdidir. Zorlu bir dönemde ve bölgede, güçlü iktidarı ile mütevazı kişiliği arasında denge kurabilmesidir. İhtişamlı bir sarayın hükümdarı olduğu hâlde ölçülü ve disiplinli bir yaşayışı tercih etmesidir. Dünyaya karşı mesafeli duruşu, ilme ve fıkha önem vermesi, devlet işlerinde ehil insanlardan yararlanması, idareciliği ağır bir sorumluluk olarak görmesi, onun şahsiyetini anlamada en az fetihleri kadar önemlidir.
Bu yönleriyle Evrengzîb, bize başka bir büyük hükümdarı, kendisinden beş asır önce yaşayan Nureddin Mahmud Zengî’yi hatırlatmaktadır.
Nureddin Zengî’den Âlemgîr’e: Hükümdarlığın ahlakı
XII. yüzyılda Suriye merkezli bir imparatorluk kuran Nureddin Zengî, Haçlılara karşı mücadelenin de en önemli isimlerindendi. Cesur ve uzak görüşlü bir savaşçı olmasının yanında, parçalanmış siyasi yapıları bir araya getirmeye, devlet otoritesini güçlendirmeye ve İslâm dünyasının askerî kapasitesini tahkim etmeye çalıştı. Aynı zamanda ilme, imara ve hayır faaliyetlerine de önem verdi.
Onun hükümdarlığında medreseler, hastaneler, camiler ve çeşitli hayır kurumları şehirleri mücevher gibi süsledi. Adalet, tevazu, cesaret ve disiplin, Nureddin’in şahsiyetini oluşturan başlıca nitelikler arasındaydı. Devletin güçlü, sosyal hayatın istikrarlı, ilmin canlı ve kamu yararının öncelikli olmasını da yöneticinin sorumluluklarından sayıyordu.
Evrengzîb ile Nureddin Zengî arasında asırlar, coğrafyalar ve siyasi şartlar bakımından büyük farklar var şüphesiz. Fakat hükümdarlığı bir imtiyazdan ziyade mesuliyet olarak görmeleri, şahsi hayatlarında ölçülü olmaları, askerî başarıları, devlet otoritesini güçlendirmeleri, yoksulu gözetmeleri ve ilim ehline değer vermeleri de ortak noktalarıdır. Zengî’nin hayatında kılıç ile kitap, fetih ile imar, siyasi kudret ile alçakgönüllülük birbirinden ayrılmıyordu. Evrengzîb de gücü kendisini yücelten bir araç olarak değil, düzen kurmaya ve Müslüman halkı korumaya matuf bir emanet olarak değerlendirdi.

Babürlü ikametgâhı, dünyanın en ihtişamlı saltanat merkezlerinden biriydi. Babası Şah Cihan döneminde Tac Mahal gibi eserlerle sembolleşen saray kültürü; mücevherler, törenler, büyük ziyafetler ve muazzam bir hanedan gösterisiyle biçimleniyordu. Evrengzîb, bu ihtişamın merkezinde bulunmasına rağmen sade bir çizgiyi benimsedi.
Yeri geldiğinde Kur’ân nüshaları istinsah ederek ihtiyaçlarını karşıladığına dair meşhur rivayetler, onun dünyaya karşı mesafeli tutumunun göstergesidir. Nureddin Zengî de aile efradını üzmek pahasına, ordu ve halk için ayrılan paraya dokunmamış, kıtlık ve deprem zamanlarında başlık, takke, zırh yaparak kendi geçimini bizzat sağlamıştır. Bu sebeple “Hindistan’ın Nureddin Zengî’si” ifadesi, yalnızca iki hükümdarın dindarlığını vurgulayan bir benzetme değildir. Daha derinde, iktidarın disiplin altına alınması ve hükümdarın önce kendisini yönetmesi gerektiğine dair müşterek bir anlayışa işaret etmektedir.
Fetihten hukuka: Âlemgîr’in devlet anlayışı
Âlemgîr Evrengzîb’in idaresi, Babürlü tarihinin en ciddi askerî ilerleme dönemidir. Özellikle Dekken siyaseti onun hükümdarlığının merkezî meselelerinden biriydi. Güneye yöneliş daha önce başlamıştı; ancak o, bu siyaseti daha ileri taşıdı. 1686’da Bîcâpûr’un, 1687’de Golkonda’nın ilhak edilmesiyle güneydeki iki önemli sultanlık Babürlü hâkimiyetine girdi. Evrengzîb, uzun yıllarını Dekken seferleriyle geçirdi ve bizzat ordusunun başında bulundu.
Fakat büyük devletler yalnızca fetihlerle yönetilemez. Yeni topraklar kazanmak kadar onları hukuk, maliye, maarif, bürokrasi ve askerî teşkilat vasıtasıyla örgütlemek de gerekir. Evrengzîb’in gözden kaçan taraflarından biri burada ortaya çıkar.
Onun döneminin en önemli hukukî projelerinden biri Fetâvâ-yı Hindiyye, diğer adıyla Fetâvâ-yı Âlemgîriyye’dir.
Eser, modern anlamda bir kanun kitabı değildir fakat XVII. yüzyıl Hindistan’ındaki hukuki ihtiyaçlar açısından fevkalâde önemli bir teşebbüstür. Hanefî fıkhının asırlar boyunca meydana getirdiği geniş literatür içerisinde, hükümler farklı kitaplara dağılmış, aynı mesele hakkında farklı görüşler ortaya çıkmış ve kadıların uygulamada başvurabilecekleri bilgiyi bulmaları güçleşmişti. Evrengzîb’in emir ve teşvikiyle Şeyh Nizam el-Burhanpûrî’nin başkanlığında çok sayıda Hanefî âlimin katıldığı büyük bir ilmî çalışma başlatıldı. Amaç, Hanefî fıkıh mirasını kapsamlı bir külliyatta toplamak, güvenilir görüşleri sistematik biçimde sıralamak ve özellikle hukukçuların başvurabileceği temel bir kaynak meydana getirmekti.
Fetâvâ-yı Hindiyye, Evrengzîb’in zihniyetini anlamak açısından önemlidir. O, fethettiği toprakları sadece siyasi açıdan kendisine bağlamakla yetinmek istemiyordu. Genişleyen devletin idari bir düzene de ihtiyacı vardı. Adaletin sistemleştirilmesi, merkezî otoritenin güçlendirilmesi ve devlet mekanizmasının daha disiplinli çalışması da bu anlayışın parçalarıydı.
Külliyat, Evrengzîb döneminin yalnızca manevi hassasiyetlerini değil, aynı zamanda sosyal düzeni ve İslâmî idareyi sistemleştirme arzusunun da hasılasıydı. Fetâvâ-yı Hindiyye, sonraki yüzyıllarda da etkisini sürdürdü ve Güney Asya İslâm hukuk tarihinin en önemli eserlerinden biri hâline geldi.
Islahatçı bir hükümdarın mirası
Evrengzîb’in bir başka önemli yönü, devlet mekanizmasındaki yanlış veya gereksiz uygulamaları düzeltmeye yönelmesidir. Hükümdarlığın iki yüzü burada birleşir: fetih ve ıslah. Fetih devlete yeni bir coğrafya kazandırır; ıslah ise o devletin randımanlı ve ahlaklı çalışmasını sağlar.
Onun için devlet, hükümdarın şahsi gücünün uzantısı değildi. Farklı ünitelerin birlikte işlediği büyük bir mekanizmaydı. Bu mekanizmanın daha düzenli çalışması için adil fakihlere, cevval âlimlere, tecrübeli yöneticilere ihtiyaç vardı. İlginç ve ilham verici bir bütünlüğe ulaşmıştı: Sarayda sade, siyasette kararlı, ilme düşkün, savaş meydanında cesur, gündelik hayatında disiplinli, devlet işlerinde merkeziyetçiydi.
Ünlü müellif Ebü’l-Hasan Nedvî, İslâm Önderleri Tarihi eserinde Âlemgîr Evrengzîb’i, Ekber Şah döneminde bozulmaya başlayan dinî saflığı yeniden tesis eden müceddid bir hükümdar olarak nitelendirmiştir. Nedvî, onun şeriata bağlılığını, zühdünü ve sadeliğini övmüştür. Tahta geçişini Hindistan Müslümanları için manevi bir diriliş dönemi olarak değerlendirmiş, bidat ve sapmaları kaldırmak için gösterdiği gayreti takdir etmiştir. Eserinde İtalyan seyyah Manucci’ye ve dönemin kaynaklarına atıfta bulunarak Evrengzîb'in birkaç saat uyuduğunu, yerde yattığını, oruç tuttuğunu, sadaka verdiğini, lüksten uzaklaştığını, gösterişsiz giyindiğini vurgulamıştır. Hindistan’da İslâm’ın kök salmasında ve inancın korunmasında kritik eşikleri tutan mümtaz şahsiyetlerden olduğunu belirtmiştir.
Evrengzîb, o büyük nüfus anaforu içinde, yeni Müslümanları öncelemiş, onlara iş imkânı sağlamıştır. 1688’de, Hindu akidesinin yaygınlaştırdığı çocuk yaşta evlilikleri yasaklamıştır. Tebaanın hükümdar ve din adamları önünde secde etmesini sonlandırmıştır. Ekber Şah ve Şah Cihan devrinde sarayı dolduran fahişeleri, dansçı kızları ve sarhoş müzisyenleri bu kirli eğlence âleminden çıkarmış, evlenmelerine yardımcı olmuştur. Zinayı ve fuhşu engellemeyi hedeflemiştir. İnanmayanlar tarafından kirletilmesin diye kelime-i şehadet sözünü madeni paralardan kaldırtmıştır. Hindistan’daki kutlama ve festivallerde asayiş bozulduğu ve ciddi problemler çıktığı için sadece Nevruz’u ve Mihrican’ı değil, Diwali, Holi, Muharrem hatta Kurban Bayramı’yla bağlantılı şenlikleri kontrol altına almıştır. Hinduları, Müslüman hizmetçi kullanmaktan menetmiştir. 1675'te, İslâmî olmadığı gerekçesiyle, müneccimlerin takvim hazırlamasına yasak getirmiştir. Saray hayatını dinî ölçülere uydurmak amacıyla ihtişam ve debdebeyi azaltmış, maiyetinin gösterişli elbiseler giymesini ve altın takmasını engellemiştir. Mansabdârların “Avrupa tarzı gösterişli şeritler” eşliğinde kayıklarla gezmelerine kızmıştır. Selefi imparatorların, doğum ve tahta çıkış yıl dönümlerinde altın ve diğer değerli maddelerle tartılma âdetini 1668’de nihayete erdirmiştir. Ülkedeki ahlaki ve sosyal yapıyı bozan hurafecilerle, müfsidlerle, kumarcılarla, yasa dışı vergi koyanlarla, esrarcılarla, şarapçılarla ve yolsuzluğa bulaşanlarla savaşmıştır. Hinduların fillere, ata veya tahtırevana binmesini yasaklayan emirler vermiştir. Ahmadabad’daki Sabarmati Nehri kıyılarında ölülerin yakılması geleneğine de karşı çıkmıştır.

Evrengzîb, şarkı ve sefahat programlarını durdurmuştur. Hicri takvimin kullanılmasını sağlamıştır. Yeni nesli dalaletten korumak ve dinî ilimlerle donatmak için küçük şehir ve kasabalarda medreseler kurdurmuş, talebelerine burs verdirmiş ve hocaların maaşlarını kendisi ödemiştir. Diğer okulların âlimleri için de büyük fonlar çıkarmıştır. Bu noktada, diğer ilim faaliyetlerinin yanında yetim kız çocuklarının eğitimi için mektepler açan, bu amaçla Semerkant, Horasan ve Endülüs’ten bile kadın hocalar getirten, onlara büyük şehirlerde lojmanlar yaptıran Nureddin Zengî’yi hatırlamamak mümkün değildir.
Evrengzîb’i anlamak, onu bütünüyle yüceltmek ya da bütünüyle mahkûm etmek olmamalıdır. Asıl mesele, bu kadar büyük bir imparatorluğu yarım asra yakın süreyle yöneten hükümdarın devlet, hukuk, savaş, ilim ve yaşama üslubu arasında kurduğu işlek ve müspet ilişkiyi görebilmektir.
Yeniden okunması gereken bir hükümdar
Nureddin Zengî nasıl yalnızca Haçlılarla savaşan bir kumandan değil; ilme, adalete, imara ve hayra önem veren bir devlet adamı idiyse, Evrengzîb de sadece Hindistan’ı fetheden bir hükümdar değildir. Onun şahsiyetinde cesaret ile disiplin, fetih ile hukuk, iktidar ile sorumluluk birlikte bulunur. Fakat her iki ismin de bize hatırlattığı hükümdarlık anlayışı dikkat çekicidir: Önce kendine, sonra da devlete hâkim olmak.
Büyük devletler yalnızca büyük ordularla kurulmaz. Fetihler kalıcı bir devlet düzeniyle desteklenmediğinde anlamını kaybetmeye başlar. Adalet, ilim ve ehliyet olmadan güçlü bir ordu bile devleti tek başına ayakta tutamaz. Aynı şekilde hükümdarın şahsi disiplini, devletin genel ahlakı üzerinde doğrudan veya dolaylı bir etki meydana getirir.
Âlemgîr, yeni ve güncel bir okumayı fazlasıyla hak ediyor. Çünkü o, yalnızca bir imparatorluk mirasçısı değildi; o mirası genişleten, düzenlemeye çalışan ve kendi çağının şartları içinde hukuki ve idari temellerini güçlendirmeye uğraşan bir ıslahatçıydı. Nureddin Zengî gibi mücahiddi, âlimdi, ârifti, âbiddi. Mümin ve muvahhiddi. Bu inanç ve çabayı anlamak ve güncellemek, tarihin bugün temel görevlerinden biri olarak görülmeli.
