Devenin Kamburunu Görmeyenler!
Sema Yarar / Doğru Haber
Bir söz vardır: “Deve sırtındaki kamburunu görmez, karşısındakinin sırtındaki kambura bakarmış”
İnsanın kendi kusurunu, görmezden gelip başkasının yanlışlarını büyütmesi, kusurlarını araştırması ve hatta bunu başkalarına anlatmak için çaba göstermesi ne acı bir durumdur.
İnsan önce kendisine sormalı.
“Ben nerede hata yaptım?”
“Ben kimi kırdım, kimi incittim?”
“Başkasının hakkına girdim mi?”
Bu soruları kendisine sorabilen insan, başkasının kusurunu araştırmayı bırakır.
Çünkü insanın en zor gördüğü şey, çoğu zaman kendisidir.
Başkasının hatasını, ayıbını araştırmak; duyduğunu başkasına aktarmak, olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak toplumda huzuru zehirleyen davranışlardır.
Kur’an-ı Kerim’de:
“Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) buyurulur.
Ortada gerçekten var olan bir kusuru araştırıp yaymak gıybet ve dedikoduya, olmayan bir şeyi bir kimseye isnat etmek ise iftiraya dönüşür.
İkisinin de toplumsal bedeli ağırdır.
Bir söz, bir aileyi, bir dedikodu, bir dostluğu, bir iftira, bir insanın itibarını zedeleyebilir.
Üstelik söylenen söz unutulur; fakat açtığı yara yıllarca kapanmayabilir.
Bugün dedikodunun köşesi değişti. Dedikodu artık cebimizde. Akıllı telefonlarımızın ekranında…
Kim nereye gitti?
Ne yedi?
Ne içti?
Kiminle görüştü?
Ne aldı?
Ne giydi?
Kim ne söyledi?
İnsanlar kendi hayatlarından çok başkalarının hayatlarını takip ediyorlar.
Bir olay yaşanıyor, olayın gerçeği araştırılmadan herkes kendi yorumunu yapıyor.
Böylece bilgi ile dedikodu, gerçek ile söylenti, haber ile iftira birbirine karışıyor.
Ve maalesef bazen insanlar bir bilginin doğru olup olmadığını araştırmadan onu başkasına aktarmayı kendisine hak görüyor.
Sosyal medya kötü mü?
Amacım sosyal medyayı bütünüyle kötülemek değil. Ancak burada çok önemli bir ayrım var:
Bilgi paylaşmak başka, dedikodu yapmak başkadır.
Haksızlığa karşı çıkmak başka, insanların özel hayatını didiklemek başkadır.
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken mesele; insanların birbirini görmek yerine ekranı görmesidir.
Eskiden insanlar birbirlerinin kapısını çalardı.
“Nasıl oldun?” diye sorardı.
Bir tabak yemek paylaşılırdı.
Bir sıkıntı olduğunda insanlar birbirinin yanında olurdu.
Şimdi ise birbirimizin hayatını sosyal medya üzerinden takip ediyoruz ama birbirimizin hâlini sormuyoruz.
Kimin ne yaptığını biliyoruz ama nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Nereye gittiğini biliyoruz ama gönlünden ne geçtiğini bilmiyoruz.
Ne yediğini görüyoruz ama derdini sormuyoruz.
Fotoğraflarını beğeniyoruz ama kapısını çalmıyoruz.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
İnsan insandan uzaklaşıyor.
İnsan ilişkileri zayıfladıkça aile bağları da zayıflıyor.
Aile bağları zayıfladıkça akrabalık ilişkileri zedeleniyor.
Akrabalık ilişkileri zedelendikçe komşuluk azalıyor.
Komşuluk azalınca dayanışma, yardımlaşma, sevgi, şefkat ve merhamet duyguları da yara alıyor.
Sonunda aynı apartmanda yaşayan ama birbirlerini tanımayan, aynı sokakta oturup birbirlerinin hâlini bilmeyen bir topluma dönüşebiliyoruz.
Peki nereye varacak bunun sonu?
Birbirimizin hayatını izleyerek mi yaşayacağız?
Kendi hayatımızı yaşamayı bırakıp başkalarının hayatlarını takip ederek mi ömrümüzü geçireceğiz?
Çocuklarımızla, eşimizle, anne babamızla, kardeşlerimizle konuşmak yerine elimizde telefonlarla mı yaşayacağız?
Böyle devam ederse, yalnızca zamanımızı değil, insani ilişkilerimizi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Peki toparlanmak için nereden başlamalıyız?
Aslında cevabı çok basit; kendimizden başlamalıyız.
Gün içerisinde sosyal medyada ne kadar zaman geçiriyoruz?
Telefon elimizden düşmüyor mu?
Sürekli başkalarının hayatlarını mı takip ediyoruz?
Duyduğumuz her sözü başkasına aktarıyor muyuz?
Bir insanın kusurunu gördüğümüzde onu konuşmak yerine görmezden gelmeyi başarabiliyor muyuz?
İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.
Önce kendimizi kontrol altına almalıyız.
Kendi davranışlarımızı değiştirmeden çevremizi değiştiremeyiz.
Kendi ailemizle konuşmuyorsak başkalarına aile bağlarının önemini anlatamayız.
Kendi akrabamızı aramadan akrabalık bağlarının öneminden söz edemeyiz.
Kendi komşumuzun kapısını çalmadan komşuluk kültürünün yok olduğundan yakınamayız.
Devenin kamburu…
Belki de bütün mesele burada düğümleniyor.
Deve kendi sırtındaki kamburu görmez; karşısındakinin kamburunu görür.
Biz de bazen aynı hataya düşüyoruz.
Kendi yaptıklarımızı görmezden gelip:
“Şu şöyle yaptı…”
“Bu böyle söyledi…”
“Falanca şunu yapmış…”
diyerek başkalarının hayatlarını konuşuyoruz.
Başkasının ayıbını aramak yerine kendi ayıbımızı düzeltsek…
Başkasının hayatını takip etmek yerine kendi ailemize zaman ayırsak…
Başkasının kusurunu konuşmak yerine kendi eksiklerimizi tamamlasak…
Bir akrabamızın kapısını çalsak…
Bir komşumuzun hâlini sorsak…
Belki de kaybettiğimizi düşündüğümüz pek çok şeyi yeniden kazanabiliriz.
Sevgi, şefkat ve merhamet kendiliğinden varlığını sürdürmez.
Bunların yaşatılması gerekir.
Ve bunu yapacak olan da biziz.
Önce kendimizden başlayalım.
Kendi hatamızı görelim.
Kendi kusurumuzu düzeltelim.
Sonra ailemize, akrabalarımıza, komşularımıza ve çevremize dokunalım.
Çünkü toplumu değiştirmek istiyorsak önce aileyi güçlendirmeliyiz.
Aileyi güçlendirmek istiyorsak önce bireyi güçlendirmeliyiz.
Bireyi değiştirmek istiyorsak da işe kendimizden başlamalıyız.
Başkalarının kamburunu aramaya harcadığımız zamanı, kendi kamburumuzu düzeltmeye ayırsak belki de hepimiz biraz daha iyi insanlar oluruz.
