Japonya ya da ruhi boşluk diyarı

Japonya ya da ruhi boşluk diyarı

Japonya'ya ziyarette bulunan Zafer Özer, gözlemlerini okurlarımızla paylaştı.

ZAFER ÖZER / HAKSÖZ HABER


Budizm ve Şintoizm gibi inanç sistemleri, bir şükür ve ritüel kültürü oluştursa da hak din olmadıkları için insan ruhunu tatmin etmekten uzaktı. Bu durum, toplumu dünyanın en yüksek intihar oranlarına sahip ülkelerden biri yapmıştı. Sınırsız çalışma hayatı aile bağlarını zayıflatmış, özel yaşantılarda fıtrata aykırı çarpıklıklar ortaya çıkmıştı.

Her yolculuk, bir niyetle başlar. Niyetler, adımlarımıza istikamet verir, gönlümüze yön çizer. Bizim Japonya seyahatimiz de uzun zamandır içimizde taşıdığımız bir merakın, bir arayışın neticesiydi. Bu uzak diyara, sadece yeni yerler görmek için değil; insanlık ailesinin farklı bir köşesinde kendi medeniyetimizin izdüşümlerini aramak, başkalarının tecrübelerinden etkilenmek ve kendi değerlerimizle de etkilemek için yöneldik.

Disiplinleri, ahlaki duruşları, temizlik ve düzen anlayışlarıyla İslam’ın özündeki değerlere yakın bir hayat sürdükleri söylenen bu insanları yerinde görmek, onların başarısının ardındaki sırları anlamak istedik. Böylece yolculuğumuz, dışarıdan içeriye, görünenden görünmeyene doğru uzanan bir seyahate dönüştü.

Tokyo: Maneviyat ve Medeniyetin Kesişim Noktası

Uzun bir uçak yolculuğunun ardından Tokyo’ya ilk adımı attığımızda, kendimizi adeta kusursuz bir düzenin içinde bulduk. Sabahın erken saatlerinde, henüz güneş yeni doğarken, Tokyo sokakları hayata başlamıştı bile. İmparatorluk Sarayı’nın etrafındaki geniş parklarda spor yapan, koşan insanlar, bize “sabahın bereketini” hatırlatıyordu. Dünyanın diğer ucunda, farklı bir inanca sahip bu insanlar, bizim sünnet-i seniyye ile teşvik edildiğimiz bir hayat tarzını benimsemişlerdi. Bu durum, zihnimizdeki ilk soruyu tetikledi: “Bizim memleketimizde sabahları sekize, dokuza kadar uyuyan bir kitle varken, onlarla nasıl eşit olabiliriz?”

Bu tefekkürle başlayan günümüzde rotamızı Meiji Tapınağı’na çevirdik. Ancak günün en unutulmaz anı, bizi Tokyo Camii’nde bekliyordu. Burada, Japon bir hanımefendinin kelime-i şehadet getirerek İslam’la şereflenmesine şahitlik ettik. Bu müstesna an, yolculuğumuzun manevi boyutunu taçlandırdı. Cemaatle kıldığımız namazın ardından, merhum Recep Hocamızın “Japonya’ya gidelim” arzusunu hatırlayarak onun kitabını cami kütüphanesine emanet ettik. Duamız, bu eserin burada gönüllere tesir etmesiydi.

Tokyo’daki manevi yolculuğumuzun bir diğer durağı ise, 1900’lü yıllarda bu topraklara İslam’ın ilk tohumlarını eken Kazan Türkü büyük âlim Abdürreşid İbrahim Efendi’nin kabri şerifi oldu. Ruhuna Yasin-i Şerifler okurken, onun hayatı gözlerimizin önünden geçti. O, Sultan II. Abdülhamid’in himmetiyle İslam dünyasının farklı bölgelerine seyahat etmiş, İslam birliği idealini gönlünde taşıyan bir dava adamıydı. İstanbul’da bulunduğu yıllarda İslamcı basının öncü isimlerinden olmuş, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad çevreleriyle irtibat kurmuş, sohbetleriyle devrin gençlerine ufuk açmıştı. Abdülhamid Han’ın Panislamizm siyasetinin de fiilî temsilcilerinden biri olarak Uzak Doğu’ya gönderilmiş, Tokyo’da kurulan ilk caminin öncüsü olmuş ve Japonya’daki İslamî varlığın temellerini atmıştı.

Bir şehirde yan yana duran bir cami, İslam’a giren Japon bir hanımefendi ve Osmanlı payitahtının desteğiyle Uzak Doğu’ya giden bu büyük âlimin kabri… İşte bu üç işaret, Tokyo günümüzün manevi pusulasını oluşturdu. Günün sonunda ise Tokyo Camii’nden aldığımız helal ürünlerle hazırladığımız mütevazı akşam yemeği, gönlümüzde bir huzurla birleşti. Böylece hem maddi hem manevi bereketle dolu bir günü, şükürle noktalamış olduk.

Fuji Dağı’nın Eteklerinde: Yücelik ve Sükûnet

Tokyo’nun modern ritminden ayrılıp Japonya’nın kutsal dağı Fuji’ye doğru yola çıktık. Yol aldıkça hava serinliyor, atmosfer adeta daha berraklaşıyordu. 2.300 metre yüksekliğe, beşinci istasyona ulaştığımızda yoğun bir sis, dağın zirvesini bizden gizlemişti. Lakin bu gizemli örtü, Fuji’nin heybetini daha da derinleştiriyordu.

Şinto inancında dağlar, ilahî varlıkların yani “kami”lerin mekânı kabul edilir. Bu topraklarda Fuji, sadece bir coğrafi yapı değil, aynı zamanda sadeliğin ve yüceliğin sembolüydü. Bizim içinse bu ihtişam, “Allah’ın azametinin bir tecellisi” olarak göründü. Zirveye bakarken gönlümüze düşen his, insanın küçüklüğünü, Rabb’in kudreti karşısındaki acziyetini derinden tefekkür etmek oldu.

Fuji’nin eteklerinde uzanan Ashi Gölü, duruluğu ve sükûnetiyle kalplerimize huzur verdi. Üç bin yıl evvel bir volkanik patlamayla meydana gelen bu gölün üzerinde yaptığımız tekne turu, hem bedenlerimizin yorgunluğunu aldı hem ruhlarımızı dinlendirdi.

Dönüş yolculuğumuzu, Japon teknolojisinin ve disiplininin sembolü olan hızlı tren Shinkansen ile yaptık. Saatte 300 km hıza ulaşan bu trenin sessizliği, sarsıntısızlığı ve dakikliği, sadece bir mühendislik harikası değil, aynı zamanda bir milletin karakterinin de yansımasıydı.

Hiroşima: Zekânın Hikmetle İmtihanı

Hiroşima’ya yaptığımız tren yolculuğu, sadece bir mekân değişikliği değil, aynı zamanda tarihin en acı sayfalarına doğru bir seyahatti. 6 Ağustos 1945 sabahı saat 08:15’te, insan zekâsının ürettiği en yıkıcı silah bu şehirde patladı. O an gönlümüzde şu sual yankılandı: “Zekâ, tek başına yeterli midir? Dünya’nın en zeki kabul edilen insanları, Einstein ve Oppenheimer gibi bilim adamları bu felaketin hazırlayıcılarıydı. Hikmet ve vicdanla birleşmeyen akıl, insanı hayra mı götürür, yoksa felakete mi sürükler?”

Barış Parkı ve Müzesi’nde attığımız her adımda kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir ağırlık çöktü üzerimize. Sergilenen her bir obje, o dehşet anının canlı tanığıydı. Patlama sırasında Sumitomo Bankası’nın önünde bekleyen bir insanın taşa kazınan gölgesi… Yangından kaçanların üzerine yağan radyoaktif “kara yağmur” ve susuzluktan bu zehirli damlaları içmek zorunda kalan zavallılar… Henüz üç yaşındaki Shinichi’nin yanmış üç tekerlekli bisikleti… Bombanın düştüğü anı gösteren ve 08:15’te donup kalmış cep saati… Ve bir babanın, çocuklarını acıdan kurtarmak için öldürmeye çalışıp başaramadığı “N Ailesinin Yıkımı” hikâyesi… Her biri, insanlığın hafızasına kazınmış birer ibret vesikasıydı.

Bu trajediler bize gösterdi ki, zekâ tek başına insanı yüceltemez. Onu hikmetle, adaletle, merhametle buluşturmadıkça akıl, yeryüzünün en büyük felaketine dönüşebilir. Nitekim projenin bilimsel lideri Oppenheimer’ın, bombanın tesirini gördükten sonra dilinden dökülen “Artık ölüm oldum, dünyaların yok edicisi” sözü, vicdan muhasebesinin gecikmiş bir itirafı gibiydi.

Lakin bu büyük felaketin ortasında insanlığın hâlâ umut taşıdığını gösteren bir hikâye de gönlümüze dokundu: Sadako Sasaki’nin hikâyesi. Patlamadan sağ kurtulan, fakat yıllar sonra lösemiye yakalanan bu küçük kız, Japon inanışına göre bin kâğıt turna kuşu katlarsa dileğinin gerçekleşeceğine inanmıştı. Her bir turna, onun hem iyileşme arzusu hem de dünyada barışın tesisi için sessiz bir duasıydı. Fakat ömrü bin turnayı tamamlamaya yetmedi. Arkadaşları onun yarım bıraktığı turnaları tamamladı ve böylece kâğıttan turna kuşları, bütün dünyada barışın sembolü haline geldi.

Sadako’nun bu masum duası, aslında insanlığın ortak vicdanına yazılmış bir mesajdı: “Savaş öldürür, barış yaşatır.” Bu yüzden Hiroşima’da gezerken her bir turna figürü, gönlümüzde ayrı bir yankı uyandırdı.

Nitekim Nazım Hikmet de bu evrensel acıya, Hiroşima’da ölen yedi yaşındaki bir kızın ağzından kaleme aldığı “Kız Çocuğu” şiiriyle ses vermişti. Şiirdeki yalın fakat sarsıcı feryat, insanlığın ortak hafızasına kazınan bir çağrı gibiydi.

Ve düşündük ki, bu feryat yalnızca geçmişe ait değil… Bugün Gazze’de bombaların gölgesinde yaşayan çocukların, annelerin, babaların sessiz çığlıkları da aynı insanlık vicdanına dokunan bir çağrıdır. Dün Hiroşima’da duyulan acı, bugün Gazze’de yankılanıyor. İnsanlığın ders almadığı zulümler, mekân ve zaman değişse de aynı yarayı, aynı feryadı taşımaya devam ediyor.

Hiroşima’nın acı sessizliğinin ardından feribotla geçtiğimiz Miyajima Adası bize bambaşka bir manzara sundu: “huzurun sessizliği.” Denizden yükselen meşhur kırmızı torii kapısı, sanki gökyüzüyle deniz arasında bir köprü gibi ruhlara dinginlik veriyordu. Adada serbestçe dolaşan geyikler, tabiatla insanın uyum içinde yaşayabileceğinin sessiz şahitleri gibiydi.

Bir yanda insan zekâsının kibriyle inşa ettiği cehennem; diğer yanda Rabbimizin nizamına teslim olmuş bir âlemin huzuru… İşte bu iki tecrübe, günümüzün en derin dersi oldu. Biri bize, hikmetsiz ilmin ve nefsin azgınlığının insanı nerelere sürüklediğini gösterdi. Diğeri ise, yaratılışın ahengine ram olan kalplerin nasıl bir sükûnet bulabileceğini hatırlatıyor.

Kyoto ve Nara: Geleneğin Kalbine Yolculuk

Hiroşima’nın ardından rotamız, bin yıl boyunca Japonya’ya başkentlik yapmış, tarihî dokusunu koruyan Kyoto’ydu. Bu şehir, bize Anadolu’nun tarih kokan şehirleri Amasya’yı ve Safranbolu’yu hatırlattı.

İlk durağımız, binlerce kırmızı kapının ardı ardına sıralanarak oluşturduğu büyüleyici bir yol oldu. Bu kapıların arasından yürümek, insanı adeta başka bir âleme taşıyan ruhani bir deneyim gibiydi. Ardından yüksekçe bir terastan tüm Kyoto’yu kuşbakışı seyretme imkânı bulduk; şehrin ihtişamı ve düzeni ruhumuza huzur verdi. Günün en etkileyici anlarından biri ise göl kıyısında altın rengiyle parlayan zarif bir köşkü görmek oldu. Suyun yüzeyine yansıyan ihtişamı, Japon estetiğinin inceliğini gözler önüne seriyor, bizlere de derin bir tefekkür sunuyordu.

Ertesi gün Japonya’nın ilk başkenti Nara’ya geçtik. Burada dünyanın en büyük ahşap yapılarından biriyle karşılaştık. İnsan elinin sabırla işlediği bu devasa yapı, hayranlık uyandırıcı bir mimarî tecrübe olarak hafızamıza kazındı. Bahçelerde serbestçe dolaşan geyikler ise şehre masalsı bir hava katıyor, insanla tabiatın uyum içindeki birlikteliğini hatırlatıyordu.

Japonya’nın Ruhuna Dair Şifreler: Gözlemler ve Muhasebe

Japonya seyahatimiz boyunca gördüklerimiz, bize bir toplumun başarısının ardındaki kodları çözme imkânı verdi. Evet, bu toplumda takdire şayan birçok özellik vardı:

İş Ahlakı ve Mükemmeliyetçilik (Monozukuri): Yapılan her işin kaliteli ve mükemmel olması bir onur meselesiydi. Adım adım ve sabırla hedefe ilerleyen bir millet vardı karşımızda. Kaizen (sürekli iyileştirme) felsefesiyle her zaman daha iyisini arıyorlardı. Onlar için “hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışanların ülkesi” tanımı hiç de abartılı değildi.

Temizlik ve Saygı (Rei): Sokakların, toplu taşıma araçlarının temizliği hayranlık uyandırıcıydı. Tuvaletlerindeki taharet sistemleri, İslam’ın temizlik anlayışını hatırlatıyordu. İnsanların birbirine olan saygısı, göz teması kurmaktan bile kaçınmaları, kişisel sınırlara verilen önemi gösteriyordu. Özellikle kadınların sade ve kapalı kıyafetleri, fıtrata uygun bir görüntü sunuyordu.

Bushidō’nun Mirası: Samurayların doğruluk (Gi), cesaret (Yū), merhamet (Jin), nezaket (Rei) ve sadakat (Makoto) gibi erdemleri, modern iş ve yaşam kültürüne de yansımıştı. Bu ahlaki temel, toplumun direncini ve disiplinini oluşturuyordu.

Eğitimin Gücü: Japon eğitim sistemi, sadece akademik başarıyı değil, aynı zamanda sorumluluk, grup uyumu ve karakter gelişimini de hedefliyordu. Okul temizliğinin öğrenciler tarafından yapılması gibi uygulamalar, topluma hizmet bilincini küçük yaşta aşılıyordu.

Tüm bu olumlu gözlemler, bize Sünnetullah’ı hatırlattı. Yani, kim Allah’ın kâinata koyduğu evrensel yasalara (çalışmak, dürüst olmak, temiz olmak, planlı olmak) uyarsa, dünyevi başarıya ulaşır. Japonlar, iman etmeseler de bu yasalara uyarak dünyevi refahı yakalamışlardı.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardı: İmanın yokluğundan kaynaklanan ruhsal boşluk. Bu kadar düzenli bir hayatın içinde, insanların manevi bir çıkmazda olduğu hissediliyordu. Budizm ve Şintoizm gibi inanç sistemleri, bir şükür ve ritüel kültürü oluştursa da hak din olmadıkları için insan ruhunu tatmin etmekten uzaktı. Bu durum, toplumu dünyanın en yüksek intihar oranlarına sahip ülkelerden biri yapmıştı. Sınırsız çalışma hayatı aile bağlarını zayıflatmış, özel yaşantılarda fıtrata aykırı çarpıklıklar ortaya çıkmıştı. Bu tablo, bize en büyük nimetin iman nimeti olduğunu bir kez daha hatırlattı. İman olmayınca, en büyük başarıların sonu bile çıkmaz sokaktı.

Peki, İslam’ın değerlerine bu kadar yakın yaşayan bir toplum neden Malezya veya Endonezya gibi İslam’ı benimsemedi? Bunun arkasında coğrafi izolasyon, tarih boyunca dışa kapalı toplum yapısı, Şintoizm-Budizm sentezinin kültürel ihtiyaçları karşılaması ve modernleşme sürecinde Batı’yı model almaları gibi birçok tarihî ve sosyolojik neden yatıyordu.

Sonuç: Bir Cuma Vakti Osaka’dan Yükselen Dua

Yolculuğumuzun son gününde, Osaka Camii’nde kıldığımız Cuma namazı, seyahatimizi manevi bir mühürle taçlandırdı. Farklı milletlerden Müslümanlarla aynı safta durmak, ümmet olmanın evrensel sıcaklığını hissettirdi.

Japonya’dan ayrılırken zihnimizde kalanlar, sadece tapınakların ve gökdelenlerin görüntüleri değildi. Gördüklerimiz bize, İslam’ın sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda hem dünya hem de ahiret saadetini temin eden kusursuz bir hayat nizamı olduğunu gösteriyor. Gömleğin ilk düğmesini doğru iliklemek gibi, doğru hedefi (Allah’ın rızası) belirlemeden yapılan en mükemmel planların bile bir yerde anlamsızlaştığına şahit olduk.

Bu yolculuk, bize ahlakımızla, yaşantımızla, medeniyet değerlerimizle İslam’ı en güzel şekilde temsil etme sorumluluğumuzu hatırlattı.

Uçağımız İstanbul hava limanına inerken dilimizden şu dua dökülüyordu:

Rabbim! Sen bu memleketimizi koru. İslam’ı, ezanı, imanı, iffeti ve ahlakımızı elimizden alma. Bizi ve neslimizi modern dünyanın kasırgalarından muhafaza eyle. Bu milleti ve devleti, İslam’a hizmet etmeye layık kıl. Yaşantımızla ve ahlakımızla bütün dünyaya örnek olmayı, hakikati tebliğ etmede bizleri vasıta kılmayı nasip eyle. Şüphesiz, imanı olmayan bir dünyanın bu millete, bu devlete ve Müslümanların dirilişine ihtiyacı var…

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-39-2

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-39-1

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-39

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-38-3

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-38-2

whatsapp-image-2026-09-04-at-10-14-38-1

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir