Dr. Khalid Al-Jaber’in al Jazeera’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Cuma günü Mekke’de Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan tarafından imzalanan ortak savunma anlaşması, hâlihazırda ittifaklar ve bildirilerle dolu olan bu bölgede sıradan bir gelişme değildir. Anlaşmanın önemi, hükümlerinden çok, işaret ettiği şeyde yatmaktadır: Körfez devletlerinin kendi güvenliklerini algılama biçiminde yaşanan bir değişim.
Riyad ve komşuları, stratejik güvenliği tek bir garantöre bağlamaya giderek daha isteksiz görünüyor. Alternatif ise, seçenekleri, yetenekleri ve manevra alanını çeşitlendiren daha geniş bir ortaklık ağıdır.
Bu açıdan bakıldığında, anlaşma ABD öncülüğündeki düzenin sonunu işaret etmiyor. Daha çoğulcu bir düzen için hazırlıkların başlangıcını işaret ediyor — bölgesel güçlerin güvenliği dışarıdan ithal etmek yerine kendilerinin sağladığı bir sistem. Bu, aslında, ABD’nin varlığının azaldığı ve daha az öngörülebilir hale geldiği bir dünyaya karşı bir sigorta poliçesidir.
Anlaşma, bölgesel güvenliğin büyük bir dönüşümünü başlatmak için tüm potansiyele sahiptir.
ABD’nin gücüne bağımlılığın ötesine geçmek
Son on yıldaki olaylar, Körfez’deki hesaplamaları değiştirdi. Artık mesele, Amerikan gücünün büyüklüğü değil, bu gücün kullanımının öngörülebilirliğidir.
Bir devlet, on milyarlarca dolar değerinde ABD silahı satın alabilir, üs ve asker barındırabilir ve Washington ile derin bağlar kurabilir — ancak bir kriz anında, harekete geçme kararının, müttefiklerin güvenliğiyle büyük ölçüde ilgisi olmayan ABD iç siyaseti ve jeopolitik hesaplamalar tarafından belirlendiğini fark edebilir.
Körfez başkentleri artık, ortaklık ne kadar derin olursa olsun, bunun otomatik bir koruma garantisi olmadığı sonucuna varmışlardır.
Ortaya çıkan strateji oldukça nettir: Washington ile ittifakı sürdürmek, ancak bunun ötesinde seçenekler geliştirmek. Bu, Amerikan kampından Çin, Rusya veya Türkiye kampına bir geçiş değildir. Bu, kamp mantığını tamamen geride bırakma çabasıdır. Aynı zamanda, bölgenin gelecekte muhtemel bir ABD çekilmesine hazırlandığının da bir yansımasıdır.
Bu senaryoda bölgesel güvenliğin en hassas boyutu, güç dengesi ile ilgilidir. Eğer ABD’nin rolü azalırsa, tehlike, geride bıraktığı boşluğu kimin dolduracağı konusunda yatmaktadır.
İran, on yıllardır sınırlarının ötesinde bölgesel nüfuzunu genişletmekle meşgul olmuş ve Körfez ile Arap başkentlerine füze ve insansız hava araçları yöneltmeye devam etmektedir. İsrail ise, bölge genelinde askeri güç projeksiyonu yapmasını sağlayan askeri ve istihbarat üstünlüğünü sergilemiştir. Aynı zamanda, işgal ve yerleşim politikalarını sürdürmekte ve Arap devletlerine karşı askeri harekâtlar düzenlemeye devam etmektedir.
Amerika’nın etkisinin azalması, bölgeyi kuralları yalnızca iki aktör tarafından belirlenen bir düzenin içine sokabilir: İsrail ve İran.
Mekke Paktı, en iyi şekilde üçüncü bir kutup oluşturmaya yönelik erken bir girişim olarak anlaşılabilir — bu blok, her iki güçle de savaşmaya gerek duymayan, ancak her ikisinin de bölge üzerinde tekel kurmasını engelleyecek kadar ağırlığa sahip bir bloktur. Amaç zafer değildir. Hedef, hegemonyayı önlemektir.
İran, Körfez denkleminden dışlanamaz. Türkiye’nin Tahran ile ilişkileri, işbirliği ve rekabeti bir arada barındırır; Pakistan ise İran ile uzun bir sınır paylaşmaktadır ve kalıcı bir cephe açmayacaktır. Dolayısıyla ittifakın en yararlı işlevi caydırıcılıktır: bir üyeye yönelik herhangi bir saldırının bedelini yükseltmektir.
Birbirini tamamlayan yetenekler
On yıllardır Körfez, bir güvenlik tüketicisiydi. Gelişmiş silahlar satın aldı, yabancı güçlere ev sahipliği yaptı ve Batı tarafından tasarlanmış istihbarat, iletişim ve koruma ağlarına güvendi. Bu model birçok açıdan işe yaradı, ancak yapısal bir kusur barındırıyordu: nihai kararlar kısmen dışarıdan geliyordu.
Mekke Paktı’nın yapabileceği şey, savunma alanında yerelleşmeyi hızlandırmaktır. Anlaşma, standart bir askeri ittifakın ötesine geçmeyi ve bölgede kapasite oluşturmayı amaçlamaktadır.
Anlaşma, birbirini tamamlayan güçlere sahip üç bölgesel gücü bir araya getiriyor: Suudi Arabistan sermaye, coğrafi konum, siyasi ağırlık ve önemli bir savunma pazarı sunuyor; Türkiye, özellikle insansız hava araçları, füzeler, deniz platformları ve elektronik sistemler alanlarında gelişmiş bir askeri-sanayi tabanı sağlıyor; Pakistan ise büyük ve deneyimli bir ordu, önemli stratejik yetenekler ve anlaşmanın tek nükleer silahlı üyesi olma özelliğini katıyor.
Anlaşmanın değeri, entegrasyon üzerinden ölçülecektir: ortak hava savunması, erken uyarı, istihbarat, mühimmat, siber savunma ve ateş altında da işlev görebilen ortak bir komuta yapısı.
Aynı derecede önemli olan bir diğer husus ise, Türk ve Pakistan sistemlerinin satın alınmasından Suudi Arabistan’da bu sistemlerin ortak üretimi ve geliştirilmesine doğru gelişen savunma işbirliğidir.
Denizcilik boyutu da hayati önem taşıyacaktır.
Körfez güvenliği artık bölgenin sınırlarında başlamıyor. Körfez’den Kızıldeniz’e, Hürmüz Boğazı’ndan Bab el-Mandeb Boğazı’na kadar uzanıyor; bu arterler üzerinden bölgesel enerji ticaretinin büyük çoğunluğu ve küresel ticaretin önemli bir kısmı gerçekleştiriliyor.
Eğer bu anlaşma organize bir deniz işbirliğine dönüşürse, Batı donanmalarına tamamen bağımlı kalmadan limanları, deniz taşımacılığını ve enerji rotalarını korumaya yönelik düzenlemelerin temelini oluşturabilir. İşte bu, bölgenin gelecekteki bir ABD geri çekilmesine karşı korunmak için ihtiyaç duyduğu yetenektir.
Bir ittifakın gerçek sınavı
Bölgede hiçbir zaman anlaşma eksikliği yaşanmadı; eksik olan, ortak siyasi temellerdi. 2015’te kurulan Yemen’deki Arap koalisyonu, savaşa ilişkin farklı görüşlerin çatışması sonucu sonunda çöktü. Yine 2015’te kurulan İslam Askeri Terörle Mücadele Koalisyonu, etkileyici bir katılımcı listesi oluşturdu ancak sayısal üstünlüğü birleşik bir yetkinliğe dönüştüremedi.
Devletleri bir araya getirmek, onların çıkarlarını uyumlu hale getirmekle aynı şey değildir.
Mekke Anlaşması, daha özerk bir bölgesel güvenlik düzeninin ilk ciddi yapı taşı haline gelebilir. Sonuç, savunma bütçeleri ya da üye sayıları tarafından belirlenmeyecek. Sonuç, tek bir sorunun cevabına bağlı olacak: İmza sahipleri, birbirlerini savunmanın bedelini üstlenmeye gerçekten istekli mi?
Eğer cevabı evetse, bölge nihayet okyanusun ötesinden gelen güce tamamen bağlı olmayan bir denge kurmaya başlayabilir.
* Dr. Khalid Al-Jaber, Orta Doğu Küresel İlişkiler Konseyi’nin İcra Direktörüdür. Siyasi iletişim ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika meseleleri alanlarında uzmanlaşmış, saygın bir akademisyen ve uygulamacıdır. Al-Jaber, Al-Sharq Çalışma ve Araştırma Merkezi Direktörlüğü ve Katar’ın önde gelen İngilizce günlük gazetesi The Peninsula’nın Genel Yayın Yönetmenliği gibi önemli liderlik görevlerinde bulunmuştur.
