1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “Biz kaydırırken elimizden kayıp giden ne?”
“Biz kaydırırken elimizden kayıp giden ne?”

“Biz kaydırırken elimizden kayıp giden ne?”

Gökhan Özcan, dijital ekranlar ve “sonsuz kaydırma” kültürünün bireysel zihin ve toplumsal bilinç üzerindeki etkilerini değerlendirdi.

03 Ocak 2026 Cumartesi 17:34A+A-

Biz Kaydırırken Elimizden Kayıp Giden Ne?

Gökhan Özcan / Fokus+


 

Pek çoğumuz ciddi meseleleri berrak bir zihinle düşünebilme imkanından yoksunuz artık. Çünkü dijital ekranlardan bir çığ gibi aralıksız üstümüze gelen girdiler, zihnimizdeki o berraklığı bulandırıyor, yoruyor, tüketiyor bizi. Elimizdeki cihazlar yolumuzu açan birer pusula görevi görmekten daha ziyade engelleyici, perdeleyici bir işleve sahipler. 

Bütün bu cihazlar ve ağlar icat edilmeden önceki zamanlarda dikkatimizi çok daha az şey arasında bölüştürüyorduk. Dikkatimizi derli toplu tutmamıza, bir şeylere odaklanmamıza engel olabilecek bu kadar çok şey yoktu. Bugünün dünyasında bunun tam tersi bir durum yaşanıyor; her an onlarca farklı dikkat dağıtıcı/akıl çeldirici şey kendi gündemini ve akışını bize dayatıyor. Çoğu zaman doğrudan bizim hayatımızla ilgili olmayan bu kontrolsüz enformatik çığ kendi hayatımızı, kendi meselelerimizi, kendi çevremizi görmemize engel oluyor. 

Yani artık odaklanamıyoruz, dikkatimizi kendi belirlediğimiz şeyler üzerinde yoğunlaştıramıyoruz. Gereksiz dijital akışlar bizi kendimizle ilgilenmekten, kendi dünyamızda yaşamaktan alıkoyuyor. Evet, teorik olarak bu cihazlar ve bağlı oldukları ağlar vasıtasıyla bilmediğimiz birçok şeyi öğrenme, çok daha çeşitli kaynaklara erişebilme imkanına sahip oluyoruz. Ama kim yapıyor ki bunu, kim yakasını boş gündemlerden, alakasız ‘trend topic’lerden, herkesin izlediği, herkesin beğendiği, herkesin paylaştığı, herkesin tartıştığı lüzumsuzluklardan kurtarıp bir ufuk arayışına çıkabiliyor ki? Kim insana ve hayata anlam katabilecek değerlerin peşine düşebiliyor ki? Bizi kendileriyle meşgul eden yeni ‘şey’ler, en kıymetli servetimizi, yani vakitlerimizi acımasızca alıyor elimizden! Bu hem bir körleşme hem de bir parçalanma demek bizler için. Bütünü görememek, parçaların içinde bütünü kaybetmek demek!  

Bu büyük parçalanma, vaktiyle öngörülemeyen bir teknolojik yan etki olarak ortaya çıkmış değil; aksine bu araçları ve gündemlerini yöneten merkezlerce titizlikle ve ustalıkla kurgulanmış bir mühendislik çalışmasının ürünü olarak hayatımızı işgal etmiş durumdalar. Ekran bağımlılığına ‘sonsuz kaydırma’ deniyor şimdilerde. Çok yerinde bu isimlendirme, elimizdeki ekranlardan akan şeyler, sadece birkaç saniye kendilerini gösterip zihinlerimizdeki kara deliklere, dipsiz kuyulara düşüyor ve orada gözden kayboluyor, silinip gidiyorlar. Çünkü bu girdiler görünüp kaybolmak, silinip buharlaşmak üzere imal ediliyor ve gündeme sokuluyor. Akışın sürekliliği ve ‘kullanıcı’ların bu akışa bağımlılığı bunu gerektiriyor. 

Sosyal medyanın zihin dünyamıza etkisi 

Bir parmak hareketiyle güya dünyaları dolaşırken, aslında kendi dikkat eşiğimizi her saniye biraz daha aşağı çekiyor, odağımızı kaybediyoruz. Beynimiz, bu hızlı dopamin ataklarına kendini kaptırdıkça kaydırma süreçlerine biraz daha bağımlı hale geliyor. Ve artık, kitap okumak, müzik dinlemek, film izlemek, hepsinden daha önemlisi bizim için çok lüzumlu meseleleri düşünebilmek için gereken dayanıklılığı, dirayeti, bilinci ve sabrı her gün biraz daha kaybediyoruz. Artık anlamak için gereken mesaiyi göze almayı, bunun için çaba göstermeyi istemez, kabullenemez hale geliyoruz. Çok daha pasif, güya çok daha az yorucu bir yol seçiyor, üstümüze çullanan o dijital dalgalara maruz kalmaya gönüllü oluyoruz. Bu zihinsel geri çekilme, insanlığın en hayati cephelerinden biri olan düşünme ve idrak kabiliyetinin kaybedilmesine yol açıyor. Bunun farkında mıyız? Muhtemelen çoğumuz farkında değiliz ve zaten farkında olmak için gerekli çabayı göstermekten kaçıyoruz böyle telaş içinde. Kendimize ne yaptığımızı çok da düşünmeden! 

Dikkatimizin bu kadar ufalanıp parçalanması zihinsel kabiliyetlerimizi büyük ölçüde elimizden alıyor. Mesela okumak en değerli zihinsel mesailerimizden biriydi geçmişte; şimdi okusak da suyun üstünde seken taşlar gibi sekiyor dikkatimiz kelimelerin üzerinde. Muhakememize kalan pek bir şey olmuyor bu mesaiden. Zihnimizde kodlar var, o kodlar üzerinde hızlı içerik taramaları yapmakla yetiniyoruz çoğu zaman. Bu da bir okuma biçimi belki; ama bu türden yüzeysel okuma gayretlerinin sonu çoğu zaman anlamaya ve anlamlandırmaya çıkmıyor ne yazık ki! Çünkü bir şeyi anlamak ve idrak edebilmek için kelimelerin üstünde durmak, her anlamın ve hatta her anlam kırıntısının hakkını vererek düşünebilmek, o düşünceleri zamana yayarak değerlendirebilmek ve bütün bunlardan kendimize yarayışlı sonuçlar çıkarabilmek gerekiyor.  

Bunlar da biraz gayretle, biraz yoğunlaşmakla yapılabilecek şeyler aslında. Ama yeni ‘kullanıcı’ koduyla kodlanmış zihinlere saatler, hatta günler sürecek çok yorucu işlermiş gibi geliyor artık böyle şeyler. Kelimeler üstünde sekerek okuyor, parça parça görüyor ve hiçbir şeyi bir diğerine bağlamadan, ilgili şeyler arasında zihinsel köprüler kurmadan her şeyi kopuk kopuk algılıyoruz. Buna algılama denebilirse! 

Gün içinde rutin küçük ya da biraz daha büyük boş zamanlar oluşurdu eskiden. Metroda ya da durakta beklerken, o trafik içinde bir yerden bir yere giderken, biraz hava almak ya da elimizdeki alışveriş listesini tamam etmek için küçük zorunlu/zorunsuz yürüyüşler yaparken, biraz belimiz doğrulsun diye yerimizden kalkıp birkaç dakika pencereden dışarıya bakarken, yemekten sonra orta kahvemizi içerken, filmin ya da maçın arasındaki reklamlardan kaçarken… Şimdi bu bütün boşlukları da alıyor elimizden dijital ekranlar ve oradan akan hakikaten çok büyük kısmı lüzumsuz ötesi şeyler! Biraz içimizdeki sese kulak verebileceğimiz, kendimizi ve düşüncelerimizin sesini dinleyebileceğimiz, günün, günlerin, gidişatın muhasebe ve muhakemesini yapabileceğimiz, hayaller kurabileceğimiz bütün o müstesna ve kıymetli vakitler dijital ‘gürültüler’ce işgal ediliyor. 

Dikkatimizin, tabiri caizse bilincini yitirmiş bir şekilde dijital akışlara, sonu gelmez kaydırma meşguliyetlerine kapılması toplumsal bir körleşmeye zemin hazırlıyor aynı zamanda. Toplumsal meseleler, özellikle bizim toplumsal hayatımızın ortaya çıkardığı meseleler son derece karmaşık, dallı budaklı ve itinayla yaklaşmayı gerektiren bir yapıya sahip oluyor. Birçok noktada çözülmesi zor düğümlenmelerle başa çıkabilmeyi, kökleri derin, anlaşılması zor çatışma konularını detaylı ve derinliğine kavramayı gerektiriyor. Ardı ardına gelen, şu kadar saniye, şu kadar dakika dayatmalarıyla sınırlanmış, özetlene indirgene adeta yutulacak hap kadar kalmış paylaşımlarla bu meselelerin ne anlaşılması ne hakkınca tartışılması ne de iyi kötü bir çözüme ulaştırılabilmesi mümkün!  

Peki bütün bunların ayırdında mıyız? Görünüşe göre pek değiliz. Odaklanma kabiliyeti bu kadar körelmiş, dikkati bu kadar parçalanmış kitleler için karmaşıklık adeta ölümcül bir şey, uzak durulması, kaçılması gereken bir şey… Hal böyle olunca, meydanın yüzeysel düşüncelere, dayanaksız iddialara, tutar yeri olmayan klişelere kalmasında şaşılacak bir şey yok elbette. İnsanlar uzun, dolu ve derinlikli değerlendirmelerin yerine, kendi kolaycılıklarını besleyen önyargılara, keskin sloganlara, sesi gür çıkan çığırtkanlara her geçen gün daha fazla meylediyor. Böyle bir ortamdan çatışmalar ve toplumsal gerilimler çıkmaması elbette mümkün değil! Ortak akla ulaşmayı imkansız hale getiren her gerilim de akabinde toplumsal bilinç ve aklıselimi neredeyse tamamen devre dışı bırakıyor. 

Dijital dünya tek zamanlı işliyor; öncesi ve sonrası olmayan, tecrübe ve görgü biriktirmeyen sadece şimdiki zamanla iş gören devasa bir makine yönetiyor bütün dijital süreçleri. Ne geçmişten getirdiği bir birikim ne geleceğe dair bir vizyonu ne de esaslı bir tasavvur ve tahayyülü var kaydırmalar dünyasının. Herhangi yazılı ya da görsel paylaşımın birkaç dakikayı, hadi eli arttıralım, birkaç saati geçebilecek bir ömrü yok. İçerik üreticileri altı üstü sadece birkaç dakika uzunluğunda olan videoların tamamını izletebilmek için kırk dereden su getiriyor. Dün yaptığı paylaşımı unuttuğu için bugün kendiyle çelişkiye düşüyor çoğu zaman paylaşımcılar. Kendi fikrine, ilgilerine, zevkine, beğenisine sahip pek kimse kalmadı zaten. Kalabalıklar olarak popüler olanı tıklıyor, yine aynı şeyleri beğeniyor, trend neyse topluca onun peşine takılıyoruz. Kimse kalıcı değerlerin, sözlerin, fikirlerin, hikmetlerin peşinde değil, çünkü mevzular akış içinde gelip geçsin, zihnimizde bekleme yapmasın diyor sürekli içimizdeki kodlanmış ses! 

Hal maalesef bu! Yapılabilecek bir şey kaldı mı peki bu tüketici illüzyondan çıkabilmek, bu zihin giderici sarhoşluktan ayılabilmek için? Bu dijital ağırlıkları, bu enformatik yükleri, bu aşırı zihinsel kiloları atabilir miyiz bir şekilde üstümüzden? Silkinip kendimize gelebilir miyiz yeniden? Ne yediğini bilemez hale gelmiş obez kafalarımızı tekrar sadede getirebilir miyiz? Cevap aslında bu soruların içinde… Bu dijital kısır döngüde tükenip gitmeye razı değilsek geri dönmek; sabırla, dirayetle ilerlemek, kaybettiğimiz bilinci geri kazandıracak yolu adım adım geri yürümek mümkün hala! Ama razı değilsek bunu yapabiliriz. Samimiyetle cevaplayalım; biz hangi noktadayız? Razı mıyız bu halimizden, değil miyiz? Gerçekten bu deli gömleğini sırtımızdan çıkarmayı istiyor muyuz? Yoksa ne güzel uyuşmuş gidiyoruz, böyle devam edelim mi diyoruz? 

Kritik ve can acıtıcı soru bu!

 

 

HABERE YORUM KAT