Hamaney’in Cenazesinde ‘Ayet Diplomasisi’
Adnan Boynukara / Kritik Bakış
Bir devletin cenaze törenini, müttefiklerini ödüllendirip rakiplerini, hatta kendi içindeki kimi aktörleri küçük düşürmek için kullanması başlı başına dikkat çekicidir. Ama bunun, yeni liderin kamuoyu önünde hiç görünmediği, sağlığının tartışıldığı ve iç siyasi çevrelerin kimin karar verdiği konusunda açık bir tartışma yürüttüğü bir dönemde yaşanması, bunu bir protokol nezaketsizliğinden çıkarıp rejim içi hesaplaşma sinyaline dönüştürüyor. Siyasi aktörlerin, (cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı, meclis başkanı vs.) hasar kontrolü yaptığı konuşulurken, mesajı belirleyen elin daha sert bir çizgiden geldiği kanaati güçleniyor.
Hasan Humeyni, dedesi Ruhullah Humeyni’nin İslam Cumhuriyeti’ni kurduğu topraklarda, tabuta doğru yürüdü. İzleyiciler açısından o anda okunmaya başlanan ayetin ne anlattığı görüntülerde net değildi, ama etkisi netti. Humeyni, ayet okunmaya başlar başlamaz salonu terk etti. Humeyni’nin torunlarına, “biz mallarımızla ve canlarımızla cihat ederken siz evinizde oturdunuz, bir şey yapmadınız ve bizimle eşit değilsiniz” mesajı verilmek istendi. Devrimin kurucusunun torununa, bir devlet cenaze töreninde, herkesin önünde verilen bu mesaj tesadüf müydü? İnsan bunu izlerken, dini bir ritüelin bu kadar soğukkanlı hesaplanabileceğine şaşırmadan edemiyor.
Bir Cenaze, Bir Sahne
Ali Hamaney, 28 Şubat 2026’da ABD-İsrail ortak saldırısıyla öldürüldü. Cenaze törenleri aylarca ertelendikten sonra Temmuz’un ilk haftasında, Tahran’dan başlayıp Kum, Necef, Kerbela üzerinden Meşhed’e uzanan çok şehirli bir seremoniye dönüştü. Bu töreni sıradan bir devlet cenazesinden ayıran şey, her yabancı heyetin tabuta yaklaşırken farklı bir ayetle karşılanmasıydı. Suudi heyeti öne çıktığında okunan ayet, sayıca çok az ve donanımsız bir Müslüman gücün ‘Allah’ın izniyle’ büyük bir orduyu bozguna uğrattığı Bedir Savaşı’nı anlatan Al-i İmran’ın 13. ayetiydi. Bu, İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki “zaferi” olarak sunduğu anlatıya doğrudan bir göndermeydi. Diğer heyetlere okunan ayetler de belli bir mantık izliyordu.
Hamas, Filistin İslami Cihad’ı, Hizbullah, Husiler, Irak’taki Haşdi Şabi ve Afganistan’daki Taliban’a okunan ayetler ortak bir tema paylaşıyordu. Şehadet, Allah’a verilen sözden dönmemek ve zafer. Buna karşılık Rusya, Çin, Hindistan ve Mısır’a okunan ikinci ayetler fark edilir biçimde daha sakin ve yanlış yorumlamalara neden olmayacak tarzdaydı. Bu ayetler doğruluk, teselli ve mükafat temalarına odaklanıyordu. Katar’a ise Peygamber’in Kureyş kabilesiyle barış yaptığı döneme atıfla, bağışlanma temalı bir ayet okundu. Doha’nın hem ABD müttefiki olması hem de İran’ın Katar’daki üsse saldırısından zarar görmesi düşünüldüğünde, bu seçim de anlamsız değildi.
İran-İsrail-ABD savaşı boyunca Türkiye, çatışmanın büyümesini önlemeye çalışan ülkeler arasında yer aldı. Ankara, Katar ve Pakistan’la birlikte diplomatik temas kanallarını açık tutmaya, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Körfez ülkelerine yönelik saldırıların yayılması gibi senaryoları önlemeye yönelik özenli bir dış politika izledi. Yani doğrudan taraf olmaktan çok, arabuluculuk ve gerilimi düşürme rolünü tercih etti. Bu tutum, Hamaney’in cenazesine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında kalabalık bir heyet gönderilmesiyle de teyit edildi. Ankara, protokol düzeyinde İran’a yakınlığını göstermekten çekinmedi. Ne var ki törende bu heyeti karşılayan ayet, “malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler”in “oturanlar”dan üstün kılındığını vurgulayan Nisâ Suresi 95 inci ayetti. Bu tercih, ambargolara rağmen İran’la ilişkilerini sürdüren ve savaşı durdurmak için çaba gösteren Türkiye’yi, töreni düzenleyenlerin nasıl gördüğünün bir göstergesiydi.
Törenin işleyişine ilişkin resmî bir açıklama yapılmamış olsa da, bu seçim, Ankara’nın savaş boyunca sergilediği arabuluculuk çabasına yönelik açık bir eleştiri. Türkiye, ambargolara rağmen İran halkının yanında durmuş, savaşı sona erdirmek için diplomatik kanalları seferber etmiş, cenaze törenine üst düzeyde katılmıştı. Ama töreni düzenleyenlerin gözünde ‘cihat eden’ değil ‘oturan’ taraf olarak kategorize edildi. Yani ayet diplomasisi, tam da protokolün nazik cümlelerle söyleyemediğini söylemenin bir yolu olarak kullanıldı.
30’dan fazla ülkeden heyetin katıldığı törende, organizasyonun sahipleri bu seçimlerin kasıtlı olup olmadığını açıklamadı. Ama Fararu gibi haber siteleri ayetlerin kasıtlı ve özenle seçildiğini yazdı. Muhafazakâr Tabnak ise bunu “kamu diplomasisinde bir yenilik” olarak tanımladı. Buna ilişkin resmi bir açıklama yok. Ancak sistematik seçim o kadar insicamlı ki, tesadüf ihtimalini ortadan kaldırıyor.
Cenazenin Arkasındaki Çatlak
Bu sahnenin bir başka boyutu, Mücteba Hamaney’in kendi babasının cenazesine katılmamasıydı. Reuters, yeni liderin saldırıda ağır yaralandığını ve muhtemelen sakatlandığını bildirmişti. Üç kardeşi (Mustafa, Meysem, Mesud) cenazede ağlarken görüldü, ama yeni lider yalnızca posterlerde vardı. Aslında bu görünmezlik, İran’ın iç siyasetindeki daha derin bir tartışmayla örtüşüyor.
Savaş sonrası ateşkes sürecinde, İran’ın siyasi kurumları ile daha sert çizgideki çevreler arasında görünür bir gerilim ortaya çıktı. Bazı ultra-muhafazakâr çevreler, Hamaney’in ateşkes mutabakatını yalnızca baskı altında kabul ettiğini savunurken, Kayhan gibi ‘resmi’ yayın organları, Yüksek Lider’i Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’yle ters düşmüş gibi göstermenin ülke içinde kutuplaşmayı derinleştirebileceği uyarısını yapıyor. Bu gerilim, İran’ın siyasi kurumları (cumhurbaşkanlığı, meclis, SNSC) ile ideolojik-güvenlik eksenli çevreler arasındaki dengenin savaş sonrasında yeniden müzakere edildiğinin bir işareti.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Cenazedeki ayet seçimini kimin, hangi kurumun kararlaştırdığına dair resmi bir açıklama yok. Bazı bölge analistleri ve İran’daki süreci izleyen kimi medya temsilcileri, bu süreci Devrim Muhafızları’nın yönettiğine ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Dolayısıyla, ortaya çıkan tablo bu seçimlerin, günlük diplomasiyi yürüten cumhurbaşkanlığı ya da dışişleri bakanlığı gibi kurumların değil, ideolojik mesajı önceleyen çevrelerin imzasını taşıdığını gösteriyor. Sonuçta bu, “misafirlere” diplomatik nezaketin ötesine geçen, bazen açıkça küçük düşürücü bir dille verilmiş mesajdı.
Yönetim Krizi Sinyali
Bir devletin cenaze törenini, müttefiklerini ödüllendirip rakiplerini, hatta kendi içindeki kimi aktörleri küçük düşürmek için kullanması başlı başına dikkat çekicidir. Ama bunun, yeni liderin kamuoyu önünde hiç görünmediği, sağlığının tartışıldığı ve iç siyasi çevrelerin kimin karar verdiği konusunda açık bir tartışma yürüttüğü bir dönemde yaşanması, bunu bir protokol nezaketsizliğinden çıkarıp rejim içi hesaplaşma sinyaline dönüştürüyor. Siyasi aktörlerin, (cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı, meclis başkanı vs.) hasar kontrolü yaptığı konuşulurken, mesajı belirleyen elin daha sert bir çizgiden geldiği kanaati güçleniyor. Sosyal medyada dolaşıma sokulan kimi tören görüntülerinde, görüşmeleri yürüten meclis başkanı ve dış işleri bakanının da hedefe konulduğuna ilişkin sloganlar atıldığı görülüyor.
Eğer bu ayrışma derinleşirse, İran’ı bekleyen bir liderlik boşluğunun ötesinde bir şey olabilir. Kimin gerçekten karar verdiği sorusu, artık resmiyet kazanmaya başlayabilir. Devlet aygıtının seçimle gelen yüzleri (cumhurbaşkanlığı, meclis) ile ideolojik-askeri çekirdek arasındaki bu gerilim, mevcut düzenin kontrollü seçimlerinde ortaya çıkan sonraki aktörlere karşı nasıl bir tutum alınacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Hamaney’in cenazesinde yaşananlara ilişkin farklı bir açıklama gelmezse, yas ve ayetler üzerinden ülkelere mesaj vermenin ötesine geçen, devlet içi iktidar mücadelesinin ilk işareti olarak da okunur. Ama elbette bu okuma abartılı da olabilir, sonuçta cenaze törenleri her zaman biraz ‘tiyatro’dur.
·


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.