1. YAZARLAR

  2. Gökhan Özcan

  3. Vicdanın infazına dair düşünceler
Gökhan Özcan

Gökhan Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

Vicdanın infazına dair düşünceler

A+A-

"Değerli karıcığım. Biz tarihi son görevimizi yerine getirirken, seni görmek isterdim. Öyle sanıyorum ki hiç haber verilmedi…." diye başlıyor Mehmet Kanbur'un eşine yazdığı mektup. Ocak 1983'te idam edilmeden önce kaleme alınmış. Devrimci 78'liler Federasyonu'nun ısrarlı çabalarıyla yazıldığından tam 26 yıl sonra sahibine ulaşabildi ancak. Gökçer Tahincioğlu'nun Milliyet'teki bu gerçekten dramatik haberini okuyunca içim cız etti. Bu ülkenin yakın tarihinde ne kadar çok yakıcı hikâye olduğunu düşündüm. Ve binlerce insanın hayatını derinden sarsan bütün bu kahredici hikâyelerin, koskoca bir toplumun nesiller boyunca egemenlerin elinde nasıl çaresiz bir oyuncağa dönüştürüldüğünü…

Mehmet Kanbur'u idama kadar götüren süreci bir yana bırakalım (aslında bırakmamalı elbette) hadi, genç yaşında hayatı elinden alınan bir insandan daha ne istenebilir ki? Belki dakikalar sonra infaz edilecek bir insanın ailesine yazdığı satırlar, geride kalanlarından nasıl saklanabilir ki? Nasıl bir insanlık, nasıl bir ruh halidir bu zulmü 26 yıl boyunca hiç sarsılmadan sürdürebilen? Bugün 35 yaşındaki oğluyla Fransa'da yaşayan Zeynep Kanbur'un "Bu mektubu çok bekledim. Neden verilmedi bilmiyorum" şeklindeki açıklamasına sinen çaresizliği hissedebiliyor musunuz? İşte tam da budur hayatı ortasından bölüp atan müdahalelerin insanlarımıza yaptığı! Yaşı tutmayan delikanlıyı yaşını büyütüp sehpaya gönderen vicdanlar buna mı dayanamayacak diyeceksiniz… Haklısınız!

Bu ülkede birilerinin darbeleri, müdahaleleri, örtülü faaliyetleri, çeteleşmeleri, devletin içinde devletleşmeleri basit günlük meselelermiş gibi gamsız bir dille konuşabilmelerinin sebebi işin bu kahredici insani boyutunun sürekli görünmezleştirilmesidir.

Bugün 35 yaşında olan oğul Kanbur'un 10-11 yaşlarında yaşadığı bu ağır travmayı düşünebiliyor musunuz? Babası idam edilen bir çocuk olmak! Kaç kişi bilebilir bunun nasıl bir duygu olduğunu… Ve bu acının üstüne, yazıldığı bilinen bir veda mektubunu 26 yıl boyunca umarsızca beklemek… Ve bitmiyor burada, bu zor yılların ardından, Dante gibi ortasındayken ömrün, bir gün o veda sözcükleriyle yüzleşmek mecburiyetinde kalmak… Allah kimseye yaşatmasın böyle şeyleri…

Bu hikâyeyi bu kadar acımasızca ortasından ikiye bölenler nerede peki şimdi? Yaşamaya nasıl devam ediyorlar? Geceleri nasıl uyuyorlar? Babasını idam ettikleri çocuğa ne yaptıklarını düşündüler mi hiç? Sadece bir gececik derin uykularını böldü mü vicdanlarındaki beklenmedik bir sızı?

Türkiye'nin yakın tarihinin kirli bir kurgudan ibaret olduğu artık aşikâr! İçinde ihtirasa yer olan her sürecin entrikaya ve kötülüğe açık olduğunu bilerek okuyorum ben bu gerçeği… Ama anlamadığım, anlamayı başaramadığım bir şey var; kötülüklerinin istatistik karaltılara değil, doğrudan insanlara dokunduğunu fark etmeye dayanıyor bu zalimler? Mesela doğrudan düşmanı olmayanlara, sizin benim gibi sıradan insan olmak dışında vasıfları olmayan o geride kalanlara, gözü yaşlı eşlere, annelere, 10 yaşındaki masumiyeti tartışmasız çocuklara ne olduğunu öğrendiklerinde, nasıl devam edebiliyorlar yaşamaya?

İşin asıl ürpertici yanı ne biliyor musunuz? Bendeki bu kaygı ve merakın zerresine rastlamıyorum zorbaların birbirinin aynı kibirli bakışlarında!

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT