1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Uluslar ve Ulusçuluk
Uluslar ve Ulusçuluk

Uluslar ve Ulusçuluk

Ernest Gellner tarafından yazılan “Uluslar ve Ulusçuluk” kitabının yeni baskısı Hil yayınları tarafından yapıldı. Bu kitap 29 Mart yerel seçimlerinden Türk ve Kürt milliyetçi oylarında görülen artış göze alındığında daha anlamlı hale geliyor.

A+A-

ULUSLAR VE ULUSÇULUK

Haşim Ay

Ernest Gellner'in bu kitabı 1992 yılında İnsan Yayınları tarafından yayınlandı. Yeni baskısı 2008 yılında Hil Yayınları tarafından yapıldı. Türk ve Kürt ulusalcı oyların artış gösterdiği 29 Mart Mahalli Seçimleri ardından bu kitabın değerlendirmesinin anlamlı olacağını düşünüyoruz.

Giriş

Gellner tarafından 1983 yılında kaleme alınan ve modern ulus olgusu ile ulus-devletin dünü-bugünü ve geleceğini irdeleyen ve özgün adı "Nations And Nationdalism" olan kitap, alanında bir ilk olarak kabul edilmekte ve dolayısıyla ulus/çuluk/la bağlantılı hemen hemen her çalışma o gün bugündür olumlu ya da olumsuz olarak bu kitaba atıfta bulunmaktadır. Öyleki kitaba dair anlatılanlardan örülü İngilizce yayınlanmış bir eser dahi bulunmaktadır.Uluslar ve Ulusçuluk kitabı yayınlandığı tarihten bu yana İngiltere'de 19 baskı yaptı.

Toplam 263 sayfadan oluşan Uluslar Ve Ulusçuluk kitabı, Giriş ve Sonuç da dâhil olmak üzere 11 bölümden oluşmaktadır. Birbirleriyle irtibatlı olan ve her biri kendi içerisinde çeşitli alt başlıklar taşıyan bu bölümlerin isimleri şöyle: "Tanımlar", "Tarım Toplumunda Kültür", "Sanayi Toplumu", "Ulusçuluk Çağına Geçiş", "Ulus Nedir", "Sanayi Toplumunda Toplumsal Entropi Ve Eşitlik", "Bir Ulusçuluk Tipolojisi", "Ulusçuluğun Geleceği" ve "Ulusçuluk Ve İdeoloji". Bunların yanı sıra kitabın 52 sayfalık bir Sunuş yazısı bulunmakta ve Gellner'in eserleri ve düşünceleri etrafında oluşan tartışmaların geniş bir yelpazede incelemeye konu edildiği bu kapsamlı çalışmayı da John Breuilly kaleme almış bulunmakta. Yine Breuilly kitabın sonuna geniş bir kaynakça ve Gellner'in ulusçuluğu konu edinen makalelerinin kronolojisini de ekleyerek katkıda bulunmuştur.

Başarılı Bir Çeviri Ve Tutarlı Kavramsallaştırmalar

Şunu peşinen belirtmekte yarar var ki, kitabın mütercimleri Büşra Ersanlı ve Günay Göksu Özdoğan oldukça iyi bir çeviri örneğine imza atmışlar. Öyle ki kitap sanki Türkçe yazılmış gibi okunaklı bir yapı arz etmektedir. Dolayısıyla mütercimler birinci olarak bunun için ve ikinci olarak da kitabın ilk yayın tarihinden bu yana ulus-devlet ve ulusal kimliklerin reel durumu etrafında aydınlatıcı saptamalar içeren 4 sayfalık sunuş yazıları dolayısıyla tebrik edilmeyi hak etmektedirler. Bu sunumda Gellner'in yetersizlikleri üzerinde de duran mütercimler onun belirli bir ulusal statü içerisindeki farklı ulusçuluklar arasındaki rekabete değinmediğini, tekil bir ulusçuluk modeli üzerinde ısrar ettiğini ve bunun Türkiye bağlamında durumu açıklamaktan uzak olduğunu belirterek şöyle demektedirler: "Oysa, Türkiye örneğinde gördüğümüz gibi Kemalist, Türkçü, Türk-İslam sentezcisi veya muhafazakar İslamcı ulusçuluk vizyonları, tekil bir ulusçuluktan çok, farklı ulusçulukların var olduğuna işaret etmektedir." (11) Sunuş yazılarında ulusçu dalganın reel dünyadaki durumunu da saptamaya çalışan mütercimler, vakıayı kavramayı sağlayan ve açılıma değer kimi kavramlaştırmalara da gitmişlerdir. Mütercimlere göre ulusçuluk ideolojisinin kuvveti sürüyor. Tek bir ülke, tek bir bölge ve tek bir kıta namlarıyla yayılan bu ulusçuluklar hem kendi içlerinde çakışan farklılıklara sahip ve hem de alt ulusçulukların tehdidi altında bulunmakta ve insanlığın günü ve geleceğine kan ve kaos vaad etmektedirler. Kıta ölçekli ulusçuluğu büyük boy ulusçuluk olarak da nitelendiren mütercimler bunu Amerikan üzerinden somutlaştırmaktadırlar. Buna göre dünya Amerikan olarak isimlendirilen uluslar arası rekabet koşulları içinde hegemonik bir güç konumuna yerleşmiş ve dünyaya hükmeden büyük-baskıcı bir ulusla karşı karşıya bulunmakta. Makro-milliyetçilikin de örneği olan bu güç, artık ırkıyla, etnisitesiyle, toprak yayılmacılığıyla değil, teknoloji ve piyasasıyla yayılan "büyük boy ulusçuluk"tur. Tek bölge eksenli ulusçuluku da Rusya-Çin ve AB üzerinden somutlaştırmaya çalışan mütercimlere göre "Rusya ve Çin gibi kendi bölgesinin hakim ulusçuluğuna soyunanlar olduğu gibi AB örneğinde karşılaştığımız, kıtasal belirleyiciliğini 'Avrupalılık' ideolojisine yaslanarak bir tür üst ulusçuluk olarak pekiştirmek isteyen bir uluslarüstü örgütlenme var." (13) Bu ulusçuluk türlerinin Ortadoğu düzleminde çakışan yapılarına da dikkat çeken mütercimler bölgedeki İslami direnişe karşı adil bir yaklaşım örneğini sergilemişler: "Terör bağlantılı aidiyete zorlanan Ortadoğu, demokratik ulus-inşasından payını alamıyor ve siyasal sadakat, liberal bireysel temelde yalnızlığa yönlendiriliyor. Müslüman kimliğin karşı koyuşu, sadece bölge insanlarını değil tüm dünyayı ciddi anlamda zorlarken, aynı zamanda sanayileşmeyle el ele gelişen ulus-devlet kurgusuna meydan okuyor." (14) Yanı sıra mütercimler tek ülke ile tek bölge ya da büyük ve küçük boy ulusçuluk arasında sıkışıp kalan Türkiye'deki ulusal yapıya dönük olarak da çok cesur saptamalarda bulunmuşlar. Bu meyanda mütercimlerin şu saptamaları kayda değerdir: "Türkiye'de devlet ve hükümetler nezdinde son 10-15 yılda geliştirilen bölge hamisi sıfatlı orta boy ulusçuluk da, muhalif gibi görünen 'ulusalcılık' da, etik anlamda şüphe ve korku besleyen, canlılık ve değişimle hiç bağlantısı olmayan katıksız bir savunma aidiyetidir. Türkiye'nin bugünkü resmi ulusçuluğu, küresel askeri piyasa bağlamında ABD'nin makro milliyetçiliği ile şekilsiz bir 'uyum' içindedir." (15)

Zengin İçeriği Gölgeleyen Dağınık Bir Anlatım

Gellner'in çalışması yöntemsel açıdan sıkıntılar barındırmaktadır. Konular sınıflandırılıp belli bir sıralama dâhilinde düzenli olarak işlenmek yerine bölümler birbirinden kopuk olarak düzenlenmiş ve sistematik anlatımdan uzak durulmuştur. Bunun sonucu olarak bölümler arası yapılan gelgitler, göndermeler tekrarları da çoğaltmış ve bu durum da okumayı zorlaştırmıştır. Diğer yandan seçilen denemesel anlatım türü de yöntemsel açıdan kitabı nesnel bir inceleme-araştırmadan çıkarıp deneme boyutu yoğunlukta bir değerlendirme-eleştiri yapıtına dönüştürmüşe benzemektedir. Özellikle de anlatımda tercih edilen soyutluk ele alınan birçok olgunun somutlaştırılamamasını da beraberinde getirerek anlamayı zorlaştırmıştır. Bütün bunlar da doğal olarak değerlendirmeyi güçleştirmektedir. Dolayısıyla kitabın değerlendirmesinde tümevarımdan ziyade tümdengelimci yöntemi merkeze alarak kitap bütününe serpiştirilmiş ve merkezi konuyu teşkil eden ulus-kimlik ve ulus-devletin oluşum, gelişim süreçleri ve geleceği ekseninde özet bir tarama Gellner'i ve kitabını anlamayı daha kolaylaştıracaktır.

  1. Ulus-kimlik, Ulus-devlet Ve Ulusçuluğun Oluşumu

Ulusçuluğu öncelikli olarak siyasal birim ile ulusal birimin çakışmasını öngören ilke şeklinde tanımlayan Gellner, bu meyanda ulusal toplum ve ulusal devletin tarım toplumlarına da teşmil edilerek evrenselleştirilmesini eleştirmekte ve temel tez olarak da ulusal kimlik/toplum ve statükonun sanayi koşullarının oluşturduğu yeni, modern bir olgu olduğunu savunmaktadır. (71, 218 vd.) Bu temel tezini Tarım ve Sanayi toplumlarını ayrı bölümler halinde kapsamlı bir değerlendirme ve karşılaştırmaya tabi tutarak temellendirme yoluna giden Gellner kültür, devlet vb. kavramları da etraflıca analiz ederek konuyu açıklığa kavuşturmaktadır. (79-113) "Ulusçuluk sorunu devletsiz toplumlarda ortaya çıkmaz. Eğer ortada devlet yoksa sınırlarının ulusun sınırlarıyla çakışıp çakışmaması diye bir sorun da olmaz." (74) diyen Gellner, ulusçuluğun zorunlu olarak devlete gereksinim duyduğunu ifade etmektedir. Ve hatta Gellner'e göre ulus-devlet karşıt ulusçulukların oluşmasının en temel müsebbibidir de. Bu meyanda modern anlamda devleti meşru şiddet tekelini elinde bulunduran düzen sağlayıcı ve koruyucu güç olarak tanımlayan Gellner'in çeşitli bağlamlarda yaptığı şu tespitler dikkat çekicidir: "Ulusçuluk, etnik sınırların siyasal sınırların ötesine taşmamasını ve özellikle bir devletin içindeki etnik sınırların iktidar sahipleriyle yönetilenleri birbirlerinden ayırmamasını öngören bir siyasal meşruiyet kuramıdır." (74) "Ulusçuluk, ulusla devletin birbirinin nasibi olduğunu, biri olmadan diğerinin eksik kalacağını ve bunun da bir trajedi olduğunu savunur." (77) Ulus ve kültür arasında da irtibat kuran Gellner kültür temelli ulusçuluğu şu şekilde tanımlamaktadır: "İki insan, ancak ve ancak aynı kültürü paylaşıyorlarsa aynı ulustan sayılırlar. Burada kültür, bir düşünceler, işaretler ve çağrışımlar, davranış ve iletişim sistemi anlamına gelmektedir… İki insan birbirlerini aynı ulusun üyesi olarak kabul ediyorlarsa aynı ulusa mensup demektirler."(78) Ayrıca Gellner ulusun kavim, kabile, kılan gibi doğal insani birimlerden bir tanesi olmadığını da belirterek onun şartların ürünü ve kurgusal olduğunun ve ayrıca asimilasyoncu bir yüzünün bulunduğunun altını çizmektedir:"Ulusları insanlar yaratır;Uluslar insanların kendi inanç, sadakat ve dayanışmalarının ürünüdür."(78) "Özlerinde taşıdıkları, ancak uzun süre ertelenmiş kaderlere sahip, doğal, Tanrı vergisi insan sınıflamaları olarak uluslar birer mittir. Bazen önceden var olan kültürleri alıp onları ulusa dönüştüren ulusçuluk, bazen de ulusları kendi icat eder ve çoğu kez de önceden var olan kültürleri ortadan kaldırır." (128)

Ulusçuluğun tarım toplumlarında oluşamama nedenleri üzerinde duran Gellner, bu toplumlarda örgütlenmenin ikili olduğunu, yönetici elit ile yönetilen kitleler arasında kültürel türdeşliğe gereksinim duyulmadığını ve hem sistem hem de toplumun farkı korumaya mütemayil olduğunu iddia etmektedir. Ulusçuluğun ise siyasal ve toplumsal birimlerin çakışması için zorunlu olarak kültürel türdeşliği teşvik ettiğini ve hatta belirli altkültür kırıntılarından hareketle bir üstkültür (yüksek kültür) yaratıp bunu eğitim yoluyla kitlelere dayattığını ifade etmektedir. Gellner tezini şu karşılaştırmayla pekiştirip temellendirmektedir: "Tarım toplumu eşitsizlikleri mutlak gösterip dışsallaştırarak ve altını çizerek onları kaçınılmaz, sabit ve doğal göstermekte, dolayısıyla da güçlendirip makbul hale getirmektedir… Sanayi toplumuysa sınıflar arası sınırlar yerine uluslar arasındakileri güçlendirmektedir." (83)

Gellner sanayileşmenin getirdiği sonuçların geleneksel tarım toplumlarında derin sarsıntılar oluşturduğunu, çok yönlü değişimler yarattığını ve kentleşmiş nüfus yoğunluğunun gelişen yeni şartlar içerisinde zorunlu olarak yeni bir örgütlenme ve siyasal/yönetsel düzene gereksinim duyduğunu belirterek "Sanayileşmeye geçiş çağı beraberinde ulusçuluk çağını da getirmiştir." (118) demekte ve bu şartlar içerisinde ulusçuluğun da siyasal ve toplumsal birimlerin çakışması, kültürel türdeşlik yaratılması, merkezi otorite olarak düşünülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Gellner ayrıca ulusçu "zorunluluk"un Reformasyon, Protestanlık ve Aydınlanma ile de ilişkisini kurmaktadır. (117-121)

  1. Ulusçuluğun Gelişimi ve Muhtemel Geleceği

Gellner'in üzerinde durduğu bir diğer nokta da ulusçuluğun gelişim süreçleri ve muhtemel geleceğidir. Gellner, felsefik/ideolojik düzlemde ulus fenomeninin meşruiyetini yadsıyarak ulusal kimlik ve ulus-devletin doğal ve evrensel olmadığının altını çizmektedir. Ulusçu ideologların onu idealize edip kuramsal düzlemde meşrulaştırma/evrenselleştirme çabalarını şiddetle eleştirme cesaretiyle Gellner'in 1980'ler gibi ulusçu cazibenin yoğunluğunu en yüksek düzeylerde hissettirdiği bir vasatta şimşekleri üzerine çektiği söylenebilir. Ne ki dünyadaki küresel gidişatın geldiği nokta itibariyle Gellner'i fazlasıyla haklı çıkardığı ortadadır. Gellner, ulusçuluğun da devletin de evrenselliğini şu sözleriyle yadsıma yoluna gitmektedir: "Ulus da devlet gibi evrensel bir zorunluluk değil, bir olumsallıktır. Ne uluslar ve ne de devletler her çağda ve her türlü koşulda var olurlar." (77) Gellner'in bu yaklaşımı Türkiye pratiğinde militarist bir temelde yükselen ve topluma bir deli gömleği misali çok yönlü kurumsal aygıtlarla benimsettirilmeye çalışılarak toplumsal yapıda derin gerilim ve trajedilere yol açan "devlet ebed-müdded!" yaklaşım ve algısının sarsılıp aşılmasında hiç şüphesiz ki oldukça fonksiyonel bir yapıdadır. Mütercimlerin de belirttiği üzere Gellner, kurucu önder miti, ulusal marş, ulusal bayrak, ulusal vatan, ebedi devlet vb. ulusçu algılar ve bu doğrultuda dayatılan ritüeller üzerinde fazlaca durmamakta; ancak zımnen de olsa bu tarz ulusçu ritüelleri modern ulusal toplum ve devletlerin kendi kendine tapınması olarak nitelendirmektedir. (139-140)

Ulus olarak addedilen her kavim birimi ya da etnisiteye ayrı bir ulus-devleti öngören soyut/romantik ulusçuların varlığından da söz eden Gellner bu yaklaşımın süreç içerisinde İtalya ve Almanya'da olduğu gibi faşizmi doğurduğunu ve ne yaşlı yer kürenin ne de mevcut küresel konjonktürün bu tarz bir ütopyayı kaldıramayacağının altını çizmekte ve dünya üzerinde hala da birçok potansiyel ulusçuluğun bulunduğunu ve ayrıca mevcut sistemin de bunda payının olduğunu söylemektedir. (71-72) Hatta yine farklı bir bağlamda Gellner küçümseyecek derecede bu durumu eleştirmektedir: "Ulusçuluğun gücünden söz etmek bir adet haline gelmiştir. Bu önemli bir yanlış… Ulusçuluğun anlaşılmasını sağlayacak ipucu, gücüyle olduğu kadar zaafıyla da ilgilidir… Bütün dikkatimizi kendilerine çekmelerine rağmen havlamayı beceren ulusçulukların sayısı, beceremeyen potansiyel ulusçulukların yanında çok düşük kalmaktadır." (122)

Sonuç Yerine

Sonuç olarak Gellner'in ulusal kimlik, devlet yapılanmalarının genel olarak romantik ulusçuların iddia ettiği gibi evrensel değil, sanayileşme koşullarında yaratılan modern bir olgu olduğu yaklaşımı ve evrenselliğin ötesinde artık aşılmaya yüz tuttuğu yönündeki ana tezleri gelinen süreçte karşılığını bulmaya başlamıştır. Türkiye ölçeğinde de gerilimlere konu olan ve sancılı geçen bu süreçte Gellner'in erken teşhisler sayılabilecek tezleri üzerinde durulmaya ve gündemleştirilmeye değerdir. Ayrıca fiili şahitliğini yaptığımız coğrafyada birbirine karşı konumlanan ve her kavimsel birimi ulus ile özdeşleştiren ve dolayısıyla bu mantık uyarınca da her ulusa/kavme ayrı bir ulus-devlet ütopyasını talep eden duygusal-tepkisel ulusçuluğu anlama noktasında da fonksiyonel bir kitapla karşı karşıyayız. Kitabın ana tezi Müslümanların Türklerden ve Kürtlerden oluşan havzalarına da yer yer bulaşan ve kimi kardeşlerimizi etkileyen romantik ulusçuluğun kavranması ve giderilmesinde yardımcı olma potansiyeline haiz olsa gerektir. Dolayısıyla tek başına bu bile kitaptaki birçok zaaf ve tartışmalı hususları şimdilik bir yana bırakmaya yeterdir.

HABERE YORUM KAT