Tezcan’ın Kalemiyle İnsanımızın Dertleri

19.08.2011 15:15
Tezcan’ın Kalemiyle İnsanımızın Dertleri
Demet Tezcan'ın yeni çıkan kitabı Yola Düşünce'yi Zehra Çomaklı Türkmen, Haksöz-Haber okuyucuları için değerlendirdi.

Zehra Çomaklı Türkmen / Haksöz-Haber

Daha önce “Bir Çığır Öyküsüdür: Şule Yüksel Şenler” ve  “Anne Üşürüm Yokluğunda” kitaplarıyla tanıdığımız Demet Tezcan’ın “Yola Düşünce” kitabı Pınar Yayınları tarafından haziran ayında okuyucularıyla buluştu.  11 şehre-ülkeye yolculuk yapan kitap 173 sayfadan oluşmaktadır.

yola-dusunce_demet-tezcan.jpgYazar dünyada yaşanan olayların kimine uzaktan, kiminin ise içinde yer aldığımızın altını çizerek    yaşanılanların unutulmayıp tarihe bir tanık olarak kalması düşüncesiyle  “Yola Düşünce” kitabını kaleme aldığını vurguluyor.

Suriye, Lübnan, Pakistan, Hollanda, Almanya, Arabistan, Cibuti, Bosna, Etiyopya, Makedonya ve uluslararası suları yani Mavi Marmara yolculuğunu anlatan yazar, kitabının ilk bölümüne/yolcunun seyir defterine genel anlamıyla şehirleri anlatarak başlıyor. Tezcan, şehirlerin köprüleri, tarihi yapıları, dağları, nehirleriyle insanın zihninde belirli bir yer tuttuğunu söyleyerek; şehirlerin kiminin mağrur, kiminin eğreti, kiminin ihtişamlı, kiminin darmadağınık ve kiminin de yaralı olduğuna değiniyor. Ve “şehirlerin mi insanlara insanların mı şehirlere benziyor” sorusunu ikisinin de biraz birbirini şekillendirdiği şeklinde yanıtlıyor.

Yazar modern yaşamın getirisi olan şehir hayatının olumsuzluklarını da satırlar arasına serpiştirmekte ve modern yaşamla beraber eski komşuluk ilişkilerinin zayıfladığını belirterek yakın çevremizle olan irtibatımızı güçlendirmemize dikkat çekmeye çalışıyor. Ayrıca Müslüman için sadece yakın coğrafyayla ilgili değil, sınırlar ötesine uzanan bir ilişki ağımızın olması gerektiğinin altını çiziyor. Dünyada yaşanan açlığın, katliamların, savaşın ve benzer durumların karşısında sorumluluk bilincimiz üzerinde duruyor ve “görmedim, duymadım, bilmiyordum” gibi mazeretlerin geçersiz olduğunu hatırlatıyor.

Yazar kitabının ilk yolculuğunu 1517’de Osmanlı Devleti’ne katılan ve uzun bir dönem Osmanlı tarafından yönetilen SURİYE’ye yapmakta. Beşşar Esad Posterlerinin her yeri kapladığı bir şehir Suriye. Suriye yolculuğunu anlatan Tezcan,  tüm camiilere sahabe isimlerinin verildiği Suriye’de Hafız Esad Camiinin istisnalar arasında yer aldığının altını çiziyor. Çünkü mecbur olarak Esad ismi her daim istisna, her an müstesna ve her türlü kusurdan münezzeh Suriye’de . 

Suriye yolculuğunu Hamayla sürdüren yazar Hama katliamının izlerinin hala silinmediği Hama’yı anlatırken on binlerce mazlumun, masum insanların hangi suçtan dolayı öldürüldüklerini anlatmaya söz yetmediğinin altını çiziyor.  Olayın trajik yönü ise, oğul Esad yönetimi tarafından da bugünkü Hama’nın adalet ve özgürlükten yana olan onurlu insanlarına karşı da bu baskı ve katliamların sürdürülmesi.

Suriye’de birçok sahabenin kabrini ziyaret eden yazar her zaman israftan kaçınmayı emreden bir peygamberin torununa hürmet niyetine altınlarla bezetilmiş mabetlerin inşa edilmiş olmasını ve Hz. Zeyneb’in kabri başında Şii kadınların gerçekleştirdiği birtakım ritüellerin tıpkı Eyüp Sultan ya da Telli Baba gibi türbelerde gerçekleştirilen ritüellerden farklı olmadığını vurguluyor. Yazar İslam coğrafyasının neresinde olursanız olun her yerde ne yazık ki birbirine benzer bu tür hurafelerin varlığına dikkat çekiyor. Bu vurgu dikkatlerimizi Türkiye gerçeğine de yöneltiyor.

Suriye yolculuğunu Filistinli Mülteci kampıyla sonlandıran Tezcan,  bu kamplardaki Filistinlilerin yaşamlarını özlem ve umutla inşa ettiklerinin altını çiziyor. 500 mülteci çift’in Yermük kampında düzenlenen toplu düğün törenine de katılan yazar, söylenen marşların, yapılan direniş konuşmalarının yanında gelinlik giyinmemiş gelin adaylarının ve boyunlarına Kelime-i Tevhid yazılı yeşil atkılar atmış olan damatların sadeliğine de dikkat çekerek ayrıca  bu düğünlerin bir meydan okuyuş, bir direniş ve yeniden dirilişin, var olmanın ve her şeye rağmen hayata tutunmanın mesajını taşıdığını vurguluyor.

Yolcunun Seyir defterinin ikinci durağı ise; LÜBNAN.

Yazar Lübnan ve Lübnan’daki Filistin halkının yıllar boyu yaşadıkları kanlı işgal serüvenine değinerek 12 Temmuz – 14 Ağustos 2006 tarihleri arasında işgalci İsrail’in sekiz askerinin öldürülmesi iki askerinin kaçırılması gerekçesiyle Lübnan’ın Güneyini yerle bir ederek, bebekler-kadınlar-yaşlılar başta olmak üzere binden fazla sivili katlettiğini hatırlatıyor. Şii kanaat önderi Hüseyin Fadlallah’ı da ziyaret eden yazar Lübnan yolculuğu boyunca kilise ve camilerin iç içe olduğu caddelerde  yol boyunca  savaş şehitlerinin ve Nasrallah posterlerinin varlığına dikkat çekiyor. 

Yazarın diğer bir durağı ise; Eylül 1982 yılında tarihe kara bir leke olarak yazılan iki bine yakın masumun vahşi şekilde katledildiği katliamın izlerini taşıyan Sabra ve Şatilla Kampları… Ve sırada bir yetimhane var. 25 çocuğun katledildiği 8 katlı büyük bir bina… Bombalarla yerle bir edilen Güney Lübnan… 2000 yılana kadar İsrail’in konuşlandığı ve sürekli Habbuş bölgesine ateş ettiği Depşe Tepesi… Ve bildik savaş hikayelerinin dinlendiği Hıyam bölgesi… 18 yıllık geçmişi olan ve bir işkencehaneyi anımsatan El-Hıyam Hapishanesi… Gece baskınında vurgun yemiş, pare pare olmuş her yanı yıkık, yanık, virane olmuş Bint-i Cübeyl, dağın kızı… Ve KANA… Dünyanın “mavi emzikli bebek” olarak tanıdığı Kana katliamının sembolü olan Abbas Haşim’in diyarı…

Savaş, işgal ve yoksulluğun en savunmasız kurbanları kadın ve çocuklar olduğunu belirten yazar “ardımızda binlerce hayat, binlerce acı, hüzün, hasret öyküsü bırakarak ayrılıyoruz Lübnan’dan. Kapısı umut için çalınacak yeni hüzün öykülerine doğru” diyerek Lübnan yolculuğunu bitiriyor.

Ve yolcunun Seyir defteri bu sefer dünyanın altıncı kalabalık nüfuslu ülkesi olan PAKİSTAN’ a açılıyor. Yazara göre insan hayatının en ucuz olduğu ülke burası. 1947 yılında Hindistan’dan ayrıldığından bu zamana kadar bir yandan Bangladeş, bir yandan Keşmir sorunu ile mücadele eden Pakistan’da huzur ve sükûnetin olduğu bir gün yaşanmamış adeta. Bir yandan doğal afetler, bir yandan siyasi çalkantılar adeta yerle bir etmiş Pakistan’ı. 8 Ekim 2005 yılında yaşanan 7.7 şiddetinde ki depremde ise 100 bin’e yakın kişi hayatını kaybetmiş. Yazar o dönemde Hudeyb-İHH işbirliği ile  bölgeye  yapılmış olan  yardım faaliyetlerin önemine de dikkat çekiyor. Depremin bıraktığı izleri aktaran Tezcan, Pakistanda ki yetim ve dul sayısınca, acı, ayrılık ve hasret hikâyelerinin olduğunu belirtiyor.  Son olarak Reval Pindi Merkez Hapishanesini ziyaret eden yazar, hapishanede ki mahkûmların yaşantısını kısaca aktarıyor. Bunlardan en can alıcı olanı zina suçundan dolayı içeriye giren kadınlar… Bu kadınlar hamile olduğunu ve bir bebek dünyaya getirdiklerini ailelerine söyleyemedikleri için hapishaneden çıkarken bebeklerini yanlarına almıyorlar. Fakat bu bebekler nüfusa kayıtlı olmayan ama var olan bir Pakistan gerçeği olarak karşımızda duruyor.

Yazarın diğer bir durağı ise  Kraliyet ile yönetilen HOLLANDA ve Hollanda’ya iki saat mesafe uzaklıkta bulunan 85 milyon nüfuslu ALMANYA.  Yazarın aktarımlarına göre her üç göçmenden birinin obezite olduğu Hollanda’da eşcinsel evliliği ve esrar kullanımı serbest. Ayrıca 5,5 milyon kayıtlı köpek bulunan 16 milyon nüfuslu ülkede neredeyse halkın üçte birinin köpeği var.  

Güney Hollanda’da, Rotterdam’a 20 kilometre mesafede bulunan Lahey’i de ziyaret eden yazar, Lahey adalet divanının önüne gelince onbinlerce Boşnak erkeği Sırp askerlerine teslim eden Hollanda askerleri ve onları ödüllendiren Hollanda hükümeti ve sonra Lahey Adalet Divanı’ndan çıkan kararı birkez daha hatırlatıyor bize: “Srebrenica’da yaşnanların bir soykırım olduğu ama bugün artık Yogoslav devleti olmadığı için ceza verecek muhatabın yokluğu…”

Almanya yolculuğunda ise özellikle sinema sektörü üzerinde duran yazar “Yahudi soykırımı” hikâyesini pazarlamanın, unutturmamanın, propagandanın en etkili yolu olarak sinemayı göstermektedir. Bon şehrinde bulunan ve “Tarihi Ev” diye adlandırdıkları meşhur müzeyi gezen yazar Almanların İkinci Dünya Savaşı’nı nasıl yaşadıkları, nasıl yıkıldıkları ve nasıl toplumca el ele verip yeniden ayağa kalktıklarının izlerini bu müzede görebilmenin mümkünlüğünü aktarıyor.  Ayrıca yazara göre, zengin Avrupa’nın bir ülkesi olan Almanya tüm dışlama politikalarına rağmen maalesef halen umut kapımız. Taşında, toprağında altmışlardan beri Almanya’yı ekmek kapısı bilmiş Türkiye insanının emeği, alınteri duruyor.

Yazarın seyir defterinde bu sefer soluğumuzu ARABİSTAN’da alıyoruz. Yazar ticaret ve eğitim dışında özellikle ibadet için gidilen Arabistan’da kutlu Şehir Medine’yi Ensar-Muhacir hikayelerinin en güzelinin yaşandığı çağlar boyunca Ensar-Muhacir ilişkisinin örnek olduğu kardeşler şehri olarak değerlendiriyor. Uhud Dağı’nın, Hira Mağarası’nın insana ayrı bir ruh hali kattığının vurgusunu yapan Tezcan, Mekke yolculuğunda zihninde canlandırdığı siyer sürecini bizimle paylaşıyor.

‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ diyerek yol alıyorduk. Yol boyu Allah Rasûlü’nün hicretini düşünmüş, yollara, mesafelere bakarak kıyaslamaya çalışmıştım. Yürümüştüm yol boyu, yolları adımlamaya çalışmıştım. Adım adım bir empatiye girişmiştim zihnimde. Zorla çıkarılmak yurdundan,  toprağının dar edilmesi, öz yurduna sığdırılmamak ne ağır bir yüktü. Evini barkını, sevdiklerini, geçmişini ve her gün yüz sürdüğün Kabe’yi Allah’ın evini ardında bırakmak, bu nasıl bir zulümdü?”

Ve yolculuğumuz “yok”lar diyarı CİBUTİ’ye doğru yol alıyor. Afrika boynuzunda harita da bile zor görünen 700 bine yakın nüfuslu olan halkı Müslüman bir ülke. Tam anlamıyla bir açlık, hiçlik, yokluk ülkesi…

1977 yılında sözde bağımsızlık almış Cibutu.  Ancak Fransızlar hala orada.  Amerika Afrika’nın en büyük askeri üssünü oraya kurmuş. Yazara göre yoklar ülkesinin en büyük zenginliği dili. Somalice, Afarca, Fransızca, Arapça, İngilizce, yani her dilden anlaşabilirsiniz Cibuti’de. Sömürge ülkesi olan bu ülkede şehrin her yanı Fransızlarla, onların lüks yapılarıyla, askerleriyle, üsleriyle, kiliseleriyle, okulları, hastaneleri, gazinolarıyla dolu.

Her 100 kişiden 2’sinin AİDS’li oluğu ülkede erkekler yaşam şartları içerisinde servet diyebileceğimiz 400 Franka gat otu alıyorlar. Maydanoz demeti kadar naneye benzeyen bu ot insanları iki saatliğine uyuşturuyor. Halk bu otu haram ya da mekruh kabul etmiyor.  Ayrıca 1990’ların başında 5 yıl süren Afar ve İsalar arasındaki iç savaşın ülkeyi çökerttiğini söyleyen yazar, 1977 yılından beri Fransa’nın Cibuti’ye para yardımında bulunmadığını belirtiyor.

Zorunlu eğitimin 10 yol olduğu ve okuma yazma bilmeyenlerin oranının %50’lerde olduğu tahmin edilen Cibuti’de sadece bir tane üniversite mevcut. Tüberkülozun çok yaygın olduğu ülkede doktorsuzluk başlıca sıkıntılar arasında yer aldığını ifade eden yazar, daha bağımsız, daha özgür, ayaklarının üzerine kalkmış bir Cibuti için elimizden geleni yapmamızın, din kardeşlerimize karşı asıl sorumluluklarımızın arasında olduğunu hatırlatarak yüzümüzü başka bir beldeye BOSNA HERSEK’e döndürüyor.

Katliamın, kıyımın, işkencenin her türlüsünün uygulandığı Bosna’da, Srebrenica’da sadece birkaç gün içinde 10 bin cana nasıl kıyıldığını söyleyen yazar, Aliya İzzet Begoviç’in şu sözlerini yeniden hatırlatıyor. “ Ben her ne kadar Bosna’nın direnişle anılmasını istesem de Bosna acısıyla anılacak”.

Sırp bölgesinde tek Müslüman kent olan Gorajde’yi gezen Tezcan, Sırpların savaşta almaya güç yetiremedikleri bu bölgeyi ne yazık ki şu an Batılı kuruluşların misyoner faaliyetlerine hizmet eden kültür merkezleri ile değiştirilmeye çalışıldığını belirtmektedir. Yazar Bosna yolculuğunu Erdem Beyazıt’ın Bosnalı bir çocuğun âhını anlatan dizeleriyle bitiriyor:

“Ben Bosnalı çocuk: Müslümanlar! Size şarkımı emanet ediyorum. Bir de uçsuz denizlere akan nehrin sularına salıverdiğim ellerimi. Bileklerinden kesilmiş”.

Yolculuğumuzun sonlarına doğru yaklaşırken seyir defterimiz bu sefer ETİYOPYA ve ardından MAKEDONYA’ya açılıyor.  Birçok konuda Habeşistan ile özdeşleşme düzeyinde olan Etiyopya’da seksen dört kabile, seksen dört ayrı dil bulunmaktadır. İktidarı elinde tutan Amhara kabilesi olduğu için devletin resmi dili de Amharice. Afrika’nın Müslüman nüfusu en çok olan ülke olduğunun altını çizen yazar aktarımlara göre Tebliğ Cemaati, Selefiler ve İhvan belli başlı Cemaatleri oluşturuyor. Ancak buna rağmen Etiyopya’nın her yerinde baskın dini semboller olarak, her yerde irili ufaklı kilise veya kilise yapımı için para toplanan büroların olduğunu söylüyor. Tezcan, yol boyunca tek bir camiye rastlamanın nerdeyse mümkün olmadığını vurguluyor.

Addis-Ababa, Kofale, Adama, Hela, Abomsa gibi şehirleri gezen yazar her bölge ve şehrin kendi içinde zıtlıklar barındırdığını belirtmekle beraber, başkentte biryandan lüks yapılar, bir yandan barakalar ve tüm dünyada olduğu gibi yoksul yığınların yanı sıra ülkenin nimetlerinden faydalanan bir avuç zenginin varlığına da dikkat çekiyor.

Makedon’ya da ise tüm ülkede ve Başkent Üskep’te Hıristiyan Makedon devletinin baskınlığının hâkim olduğunu belirten yazar Üsküp, Gostivar, Tetova gibi şehirlere yaptıkları ziyaretlerden anekdotlar aktarıyor.

Ve yazar yolculuğunu, yolculuğumuzu hepimizi içine çeken Uluslararası Sular’da, yani MAVİ MARMARA’da sonlandırıyor. Yolculuğu şöyle anlatıyor yazar: “Tıpkı bir hayatı yaşamak, bir ömrü tüketmek, amelleri, yapmanız gerekirken yapmadıklarınızı, yapmamanız gerekirken yaptıklarınızı, keşkeleriniz ve pişmanlıklarınızı geride bıraktığınız, sorumsuzca tükettiğiniz ve Allah’tan o zaman dilimini bir kez daha başa alması ve en verimli haliyle yeniden yaşamayı arzu ettiğiniz bir ömür gibiydi Mavi Marmara. Kazananların da kaybedenlerin de bir kez daha aynı zaman dilimini an an yeniden yaşamak isteyeceği bir dünya hayatı numunesiydi Mavi Marmara.”

İçinde her dinden, dilden ve ırktan insanların bulunduğu gemiye 30 Mayıs akşamı İsrail donanmasının yaptığı saldırı esnasında ve gözaltı sürecinde yaşananları aktaran yazar, saldırı sonucunda şehit olan ağabeylerimizi, kardeşlerimizi de ele alıyor. 

Sözümüzden, ahdimizden, dönmeden şahitliğimizi şehitliğe tebdil eyleyeceğimiz günün sabırsızlıkla bekleneceğini belirten yazar, o güne kadar hem Filistinli hem de dünyanın başka yerlerinde zulüm gören kardeşlerimiz için daha çok çalışmamız gerektiğinin altını çizerek satırların şöyle sonlandırıyor.

“Elbette durmak yok yola devam, rotamız mazlum ahının olduğu tüm coğrafyalar”.

Tabii ki pergelimizin bir ayağı bizim insanımızın yani kardeşlerimizin coğrafyalarını gezerken, pergelin sabit ayağının battığı zeminin de güvenli hale getirilmesi hayatidir. Pergelin sabit ayağının battığı zeminde İstiklal Mahkemeleri’nden 28 Şubatlara kadar nice zulüm ve sarsıntılar geçirdik. Ve zeminimiz hala cahili kültür ve sistemle kuşatılmış durumda. Ancak yola devam etmek için eskiye nispetle bugün çok daha imkânlıyız. Pergelin sabit ayağının bastığı zeminde duble yolların çoğalması, ulaşım ve iletişim için önemli bir imkan. Ama bu yollarda ne kadar İbrahim (a) gibi istikametimizi biliyor ve yozlaşma süreçlerinde insanları istikametle buluşturabiliyoruz?

  “Yola Düşünce” kitabıyla bizleri farklı coğrafyalara seyahat ettirerek “görmedik, duymadık, bilmiyorduk” gibi mazeretlerin geçersizliğini bir kez daha bizlere hatırlatan Demet Tezcan’a kaleme aldığı eserden ötürü müteşekkiriz. Yazarımızdan bu güzel aktarım ve notların devamını; ayrıca yakın coğrafyamızın sorunlarını ve fotoğrafını da dile getireceği diğer çalışmalarıyla sürdürmesini diliyoruz.  Bastığımız coğrafyadaki tevhid, adalet, özgürlük çağrısı modelleşebilmeli. Yoksa gözlem ve yardım pergelinin gezen ayağı,  dayanağı açısından boşlukta kalır…

  • Yorumlar 2
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim