1. YAZARLAR

  2. Adem Palabıyık

  3. Postmodernizmin Türkiye halleri
Adem Palabıyık

Adem Palabıyık

Yazarın Tüm Yazıları >

Postmodernizmin Türkiye halleri

A+A-

Bir toplumun ya da milletin yaşamış ya da yaşamakta olduğu değişimi sosyolojik perspektifte yorumlamak için o toplumun ve milletin tarihine bakılmalı; yaşadığı kırılmalar, geçirdiği değişimler ve hangi noktadan nereye geldiği anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Bu bağlamda, Türkiye tarihinin öncelikli olarak 1950 öncesi ve sonrası olarak ele alınması faydalı olacaktır. Bir aydınlanma simgesi olarak Cumhuriyet'in ilan edilmesi ve bir "tarikat devleti" oluşmasının önüne geçilmesinden sonra, tek partiden çok partiye geçiş dönemi Türkiye'nin attığı en önemli demokrasi adımı sayılabilir. 1950 yılı sonrasında, Erken Cumhuriyet döneminin birçok yorumu daha şeffaf hale gelmiş ve halk ilk defa kendi tercihi ile baş başa kalma fırsatını yakalamıştır. 1950'li yıllardan sonra vuku bulan askerî darbeler ve beraberinde çok farklı yaşam koşullarına alışmaya başlayan halk, hâlâ modernleşme yolunda ilerleyen bir devlete ayak uydurma çabası içerisindedir. Modernleşmeyle beraber belli paradigmalar oluştuğu -mesela rasyonalizm, laiklik, vb.- ve gündelik hayat içinde yer almaya başladığı söylenebilir. Bunların içerikleri bellidir, bu içerikler dışına çıkılamaz, sorgulanamaz ve eleştirilemezdir. Fakat özellikle 28 Şubat'ın beraberinde Türkiye'de ilk kez halk somut bir müdahale (muhtıra gibi) olmadan bir hükümetin pasifleştirildiğini görebilmiş ve "postmodern" kavramını bilindiğinden farklı bir biçimde öğrenme talihsizliğini yaşamıştır. Yine ordunun etkisiyle gerçekleşen bu durum sonrasında, ordu, ilk kez yönetime el koymamış, yönetim yine sivil idarecilere kalmıştır. Bu aşamadan sonra hayatımızda yer almaya başlayan "postmodern" kavramı, sonraki yıllarda önemli olayların altında hep görülecektir.

Postmodernizmin belirtileri

a) Sınırların aşılması: Çağdaş toplumun rahatsız edici yönlerini öne çıkaran, eleştiren, sorgulayan ve örtük bir biçimde de olsa yeni bir dünyanın çerçevesini çizmiş bir tavrı ifade eden, tekillik değil çoğulluktan dem vuran ve merkez-çevre ilişkisinin had safhaya çıkmasına neden olan postmodernizmin, Türkiye içi etkilerine bakılacak olursa; modernizmin getirmiş olduğu paradigmalar sorgulanmaya başlanmış, kırmızı çizgiler yok sayılmış, dokunulmaz denilen her şeye dokunulmuş ve tüm bunların karşısında halk, önceki yıllarda anlayamadığı ya da tanımlayamadığı birçok gerçekliğin artık farkına varmıştır.

b) Entelektüel söylemde farklılaşma: Postmodern dönem içerisinde -net bir biçimde söylemek gerekirse- her şey "şeffaflaşmıştır". Böylelikle içi görünmeyen ve içinde ne olduğu bilinmeyen şeyler açığa çıkmış, kimin haklı kimin haksız, kimin doğru kimin yanlış olduğuna halk net bir şekilde karar vermeye başlamıştır. Özellikle entelektüel olarak tabir edilen kesim aracılığıyla önceden var olan her türlü "kutsal değerin" sorgulanmasına girişilmiş, yeni başlayan "her şey tartışılmaya açık olmalıdır" dürtüsü, yani Karl Popper'ın "Açık Toplum" anlayışı popüler hale gelmiş ve köşe yazarları arasında -böyle dönemlerde görülen- "haklı, haksız" tartışmaları yaşanmaya başlanmıştır.

c) Sorgulanan kavramlar: Postmodernizm, konuşulması güç olan kavramların tartışılmaya başlanmasına, kutsal diye adlandırılan olguların büyüsünün yok edilmesine ve sil baştan bir yaklaşım tarzının benimsenmeye çalışılmasına neden olmuştur. Bu sil baştan yaklaşım tarzıyla birlikte gelenek ile modern, muhafaza etme ile yenileme, kitle kültürü ile yüksek sanat arasında, artık ikinci terimlerin birinciler karşısında otomatik olarak ayrıcalıklı olmadığı bir gerilim alanı oluşmuştur. Bu da her alanda üretilecek düşüncenin artık modern olanın ilkelerine uygunluğunun sınanması anlamına gelmektedir, çünkü postmodern dünyada kesin olan tek şeyin "belirsizlik" olduğu ve "sorgulanma" değirmeninin bütün paradigmaları ile her an yeniden kurguladığı ve kurduğu gözlemlenmektedir. Temel vurgu "doğru olan"ın, artık göreceli olması üzerinedir.

d) Ordunun izahat ihtiyacı: Belirsizliğin olduğu ve spekülasyonların hızlı bir biçimde üretildiği günümüzde, ordu, kendisiyle ilgili yapılan her açıklama ya da gelişen her eylemde, bir şeyleri izah etme gereği hissetmektedir. Haftalık basın toplantıları, kamuoyunu bilgilendirme çabaları, Genelkurmay Başkanlığı'nın web sitesinden yapılan ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un ara ara yaptığı dikkat çekici açıklamalar, "bir şeyleri" ifade etme zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

e) Faal iç ve dış politika: Türkiye Cumhuriyeti'nin -kuruluş aşaması hariç- hemen hemen hiçbir döneminde hükümetlerin şimdiki hükümet kadar faal çalışmamış ve bu kadar eleştiri almamış olduğu söylenebilir. Tüm bunlara rağmen dış dünyaya Türkiye'yi izahat çabası, dış politikada Ahmet Davutoğlu (yeni vizyon), ekonomide Ali Babacan, AB ile ilişkilerde Egemen Bağış, içişleriyle ilgili olarak Beşir Atalay (demokratik açılım) ve bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu faalliğin en belirgin örneklerindendir. Tüm faaliyetlerin amacı, belirsizliğin olduğu zaman zarfında rotadan sapılmadığının ispatlanması arzusudur. f) Yargı organlarındaki izahatlar: Bağımsız olan yargı kurumları da artık siyasete dahil olmaya başlamış görünmektedir. Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç'ın yaptığı sert ve makul açıklamalar, Yargıtay Başkanı Gerçeker'in "Ateş bacayı sardı ve önce Meclis'in, sonra yüce milletimizin pakete geçit vermeyeceğini düşünüyorum." ifadeleri, Danıştay Başkanı'nın "Siyasi iradenin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun oluşumuna doğrudan katılma çabaları, yaşanan sorunların temelini oluşturduğu bir gerçektir." söylemi, gergin bir ortamın hâkimliği durumu ve yargıda görülmeye başlanan siyaset izleri, postmodern süreçte yaşanan gerilime örnek gösterilebilir.

g) Belirsizlik ve spekülasyon: Postmodern sürecin bünyesinde barındırdığı niteliklerden biri de artan belirsizlik ortamında yer alan spekülasyonlardır. Yeniden gündeme gelen kapatma davası, generallerin istifası, Habur'daki yargılama olayı vb. spekülasyonlar, ortamı germek ve belirsizliği artırmak için oldukça etkili hale gelebilmektedir.

h) Sivil toplum kuruluşları: Özellikle son beş yılda sivil toplum kuruluşlarının kendi amaçları doğrultusunda, toplumsal faydaya yönelik faaliyetleriyle, ilgili oldukları konularda toplumu bilinçlendirebildikleri ve kamuoyu oluşmasını sağladıkları, toplumun istemleri doğrultusunda bir baskı unsuru olabildikleri, demokratik iç işleyişleri ile üyelerine demokratik tutum ve sivil zihniyet kazandırabildikleri, dolayısıyla sivil toplumun gelişiminde işlevsel bir rol aldıkları, yabancılaşmanın olduğu toplumlarda, insanların bir araya gelerek toplumsal dayanışmalarına yol açtıkları, iktisadi alanda ise gelişme ve kalkınma konularında başta olmak üzere ekonomik ilişkilerin ve organizasyonların yapılanmasında öncülük ettikleri görülmektedir.

i) Merkez-çevrenin siyasî gerginliği: Bu sürecin bir başka belirtisi de merkez ve çevre arasında yaşanan gerginliktir. Merkez ve çevrenin karşı karşıya gelmesi Türk siyasal temelinde yatan en önemli kopukluktur. Yıllardan beri merkezde bulunan elitler, karşılarında güçlü bir halk desteğine sahip olan çevrenin aktörleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu aktörler artık toprak sahada futbol oynamaktan ve düştüğü zaman dizleri kan içinde kalan oyuncular olmaktan bıkmış, çim sahaya çıkarak futbol oynamanın tadına varmaya başlamışlardır. Yani toplum bu safhada bir yapı-bozumuna uğramış/uğratılmıştır. Cümle içerisinde yer alan değersiz kelimeler özne konumuna gelmiş ya da satrançta piyon olarak zannedilen oyuncu şaha karşı durabilecek güce ulaşmıştır. Bu yapı-bozucu yaklaşım, yeni modern sonrası olgunun bir yaratısıdır.

j) Merkez-çevrenin ekonomik gerginliği: Özellikle 1980'den sonra Türkiye ekonomisindeki ve sanayi üretimindeki payları dikkat çekici ölçüde ve hızda artan ve bunların yakın bölgelerinde yer alan şehirlerdeki işadamları ve şirketler, ekonomide söz söyleme hakkına sahip olmaya başlamışlardır. Bu yeni "Anadolu Kaplanları" dönemi de postmodern bir gerçekliktir. Batı'ya danışıksız bir yaşam ve üretim, rekabet ortamını perçinlemiş, zincirler kırılarak bir tarafa yaranmanın zamanı artık geçmiştir.

k) Siyasette yerelleşme: Siyasette yerelleşme artmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi merkezin dışındaki siyasi partiler, siyaseti yerelleştirmeye ve halktan kopmamaya çalışmakta ayrıca onların istedikleri doğrultuda kararlar alabilmektedirler, tabii iktidar olarak temsil edilemeyen -aslında doğru düzgün bir muhalefet olarak da temsil edilemeyen- bir kesimi de unutmamak gerekir.

l) Vatandaşlık bilincindeki kırılma: Yıllardır biçimlendirilmiş vatandaş kalıbı artık değişmekte ve "devlet vatandaşı olma" anlayışı farklılaşmaktadır. Birey, içinde yaşadığı toplumda, kendini bir "devlet vatandaşı" olarak görmeye başlamıştır. Devlet vatandaşı olma önceki dönemler içerisinde -yaklaşık 1990'lara kadar- Hegel'ci yaklaşım bağlamında "mutlak devlet" ya da Hobbes'çu manada bir Leviathan (devlet simgesi) anlayışını benimsemiş olmak ile alakalıyken; günümüzde devletin imkânlarından yararlanabilme, vatandaş olarak hakkını arayabilme, sorgulayabilme, eleştirebilme ve kazanabilme ile "kısmen" de olsa eşdeğer bir "sosyal devlet" anlayışı haline gelmiştir.

m) Farklı kimliklerin siyaset üretebilme imkânı bulması: Demokratik açılım ile birlikte gündeme gelen "Kürt meselesi", "Alevi çalıştayları", "Ermeni açılımı", "Roman açılımı" vb. durumlar, farklı kimliklerin de siyasi arenada söz söylemesine imkân sağlamaktadır. İtirazların daha duyulur bir biçimde dile getirilmesi, farklı -ve belki de aşırı- isteklerin söylenebilmesi, postmodern süreç içerisinde yer alan/alması gereken olgular olarak karşımızda belirmektedir. Yerel kimliklerin de farklı arenalarda kendisine yer bulabilmesi, belirttiğimiz gibi önemli bir göstergedir.

n) Anayasa değişikliği çalışmaları: 1982 tarihli ve "Darbe Anayasası" olarak nitelendirilen Anayasa'da bazı değişikliklerin yapılmak istenmesi de bu sürecin bir parçası sayılabilir. Aslında, anayasa değişikliği çalışmaları -ki eğer gerçekleşirse bu 17. olacak- hayli normal bir durum ama şu anki süreç içerinde böylesine makul adımların atılması çok da kolay görünmemektedir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bile yaklaşık 8 yıldır Başbakan ile -sanırım- üç defa görüşme yaptığı bir süreçte, iktidarın böylesine kararlı adımlar atması bu sürecin artık geri dönülemeyecek bir safhaya girdiğinin belirtisidir.

o) Popüler kültür söylemlerinin artması: Çoğunluk tarafından "sevilen ve seçilen" anlamında kullanılan popüler kültür kavramı, gündelik hayatımız içerisinde iyice yer edinmiştir. Popüler kültür, reklamlar, diziler ve filmler aracılığı ile toplumların değer yargılarında, alışkanlıklarında, davranışlarında değişiklikler meydana getiren bir tüketim kültürüdür. "Bilimde, sanatta, politikada, ekonomik pratiklerde, dilin kullanıldığı her yerde" gelişme imkânı bulan popüler kültür "kitle kültüründen farklı olarak bizi ne manipüle eder ne de yansıtır; biz onu yorumlama gücüne, yorum ile dönüştürme gücüne sahip olduğumuz ve artık tüketim toplumunun bir parçası olduğumuz için popüler kültür hemen her yerde bizimledir.

p) Kavram muğlâklığı: Postmodernizmin etkin olduğu şu anki süreç içerisinde oynanan 'dil oyunlarıyla' muğlâklık giderek artmaya devam ediyor ve bu "düşünce krizi" devam edecek gibi görünüyor. Muğlâklık arttıkça 'bilme' denilen olgu da yerini 'bilememe', 'farkına varamama' ya da 'bocalama' gibi kavramlara teslim ediyor. Bütün kavramlar -tabii ki küreselleşme olarak adlandırılan olgunun da etkisiyle- birbirleriyle ilişkili hale geliyor, artık 'kavramlar doyurulamıyor'. Siz bir kavramın içini doldurmaya çalıştığınız müddetçe farkında olmadan başka bir kavramın içini de boşalttığınızı anlamıyorsunuz bile. Dünyayı bir kenara bırakırsak -içinden çıkamayacağımız için- Türkiye'de de tam da böyle bir durumun yaşandığını açıkça ifade edebiliriz. Çünkü bu zamanlarda Türkiye'de oldukça yoğun bir şekilde 'bilgi kirliliği', 'kavram karmaşası' veya 'kavramların muğlâklaştırılması' gibi durumlar yaşanmaktadır, sanki bir 'Akıl Tutulması' oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Tüm bunların ışığında Türkiye'nin önemli bir süreçten geçtiğini ileri sürebiliriz. Önceki toplumsal düzenden (2002 öncesi) yeni bir toplumsal düzene -postmodernist toplum bağlamında- geçilme yolunda olunduğu açıktır. Bu iki düzen arasındaki kırılma ya da kopuşun görünümleri de ortadadır. Postmodernizm, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullara, insanların karşılaştığı sorunlara tepki ve eleştiri görünümündedir. Ancak yeni çerçevenin açıkça çizilmemiş/çizilememiş olması, daha doğrusu bu çerçevenin yeniden kurulmaya çalışılması çabası, postmodern siyasetin getireceği gerginliğe de hazır olmalıdır. Bu belirlemenin dayanağı ise tüm siyaset çevrelerimiz yahut siyaset biliminin geleneksel "kim, ne elde ediyor ya da kim, ne elden gidiyor" soruları olacaktır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT