PKK’nın Somutlaş(a)mayan Hedefleri ve Bitmeyen İstekleri

25.04.2016 18:42

Mazhar Bağlı

Osmanlıyı yıkmak üzere Batılıların kurduğu koalisyon, elde edilen ganimetin, işgal edilen Osmanlı’nın taksiminde bir ittifaka varamamıştı. I. Dünya Savaşı’nın en dramatik yanı Şerif Hüseyin’in tüm İslam coğrafyasının hakimi olacağı vaadine kanmış olmasıdır. Bilad-ı Şam, Hicaz, Katar, Basra ve Mısır’ı da içine alan çok büyük bir coğrafyaya Kral olmayı beklerken sadece kendisine özel olarak tahsis edilmiş ve hiçbir zenginliği, özelliği bulunmayan, İsrail’in güdümüne mahkum olacak, antik bir kent kalıntısı ile çevresini içine alan küçük bir ülke yapıp (Ürdün’ü) verdiler.

Hikâye uzun ama konu Avrupalıların “vaat ettiği devlet” fikrinin nelere mal olduğunun bilinmesi açısından çok dikkate değer tarihi bir deneyimdir. Kaba bir ifade olacak ama “gâvurların” İslam coğrafyasındaki “her etnik unsura bir devlet” vaadi tam anlamıyla bir ifsat operasyonudur. İster bu fikri bilerek yaygınlaştırsınlar ister bilmeden.

İfsat, sorun getirir

Her ifsat beraberinde yeni sorunları getirdi. Her yeni sorun için, yine aynı bozguncu formül önerildi. Etnik referanslı siyasi yapıların derin sosyolojik ve siyasi krizleri doğurduğu deklere edildi ve kurtuluş için de yine aynı şekilde etnisitenin kolektif bilincine işaret edildi. Dahası bu yapılar aynı zamanda yeri geldiğinde şeytanlaştırıldı yeri geldiğinde de kutsandı.

Ulus devletin bir refah getirmediği, sorunları çözmediği artık gün gibi aşikardır. Herhangi bir etnisiteyi referans alan bir devletin ya da siyasi bir yapının doğurduğu sorunlarla baş etmenin yolu alternatif bir milliyetçilik değildir.

Yani Türk ulusçuluğuna dayalı bir devletin derinleştirdiği krizleri çözmenin yolu Kürt ulusçuluğuna dayalı bir derebeylik kurmak değildir.

İnsanlar, ulusalcılığın nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu bizzat kendi deneyimlerinden biliyor. Ancak buna rağmen PKK, Kürtleri bu alan üzerinden mobilize etmekten vazgeçmedi kafasına koyduğundan.

Burada bir parantez açıp, PKK’nın özde bu coğrafyayı “ifsat” etmek için kurulduğu, esas amacının da sanılanın aksine mevcut sorunun çözülmesini engellemek olduğu, dahası bu özelliğinin de Türkiye’de, hem devlet hem vatandaş hem de aydınlar tarafından yeteri kadar analiz edilip ciddiye alınmadığı ve bu durumun da örgüt için önemli bir avantaj olduğu konusundaki 20 yıllık tezimi bir kez daha hatırlatayım.

Ulusalcılığın nasıl bir hastalık doğurduğunu yaşayan insanlara yeni ve yeniden makyajlanmış bir ulusalcılık aşılama konusunda PKK terör örgütünün kat ettiği mesafeyi dikkate alarak bunu söylemeye çalıştığımı bir kez daha dikkatlerinize sunmak isterim.

Örgüt; katliamcı karakterini “özgürlük” savaşı maskesi, faşist derebeyliğini “demokrasi” retoriğiyle ve kendisinden başka hiç kimseye yaşama hakkı tanımayan Pol Pot’çu bozgunculuğunu da “barış” maskesi ile gizleyebildi.

Bunu da gayri nizami harp, kara propaganda ve geliştirdiği jargon ile yapabildi. PKK, örgütle organik bir bağı olmayanların kolay kolay anlayamayacağı bir dil geliştirildi. “Barış” kelimesine katliam anlamını yükleyen bir çeteyle mücadele edildiğinin bilinmesi gerekmez miydi şimdiye kadar? Ama olmadı. En azından bundan sonra dikkat edilmesi gerekir.

Örgütün dil kodları

S. Demirtaş’ın geçenlerde yurt dışında özerklik ve hendek ile ilgili yaptığı “özeleştiri” ve sürecin “yeniden başlaması” çağrısını biz kendi dilimizle değil örgütün dil kodları ile okumalıyız artık. Aksi halde bugün geldiğimiz noktanın da çok daha gerisine düşeriz.

2013’te büyük riskler alınarak başlatılan sürecin sonunda gelinen nokta hepimizin malumu. PKK, Haziran seçimlerinden sonra giriştiği kalkışmaya destek vermeyen Kürtlere bunun hesabını soracak bir yol arıyor. Bu yolu da yeni süreç üzerinden inşa etme planları kuruyor.

Eğer Türkiye, PKK’nın “barış ve demokrasi” maskesinin arkasına gizlediği vahşi ruhu görmeden bir kez daha uzlaşmak için adım atarsa bunun bedelini başta Kürtler olmak üzere bütün bir ülke olarak çok ağır ödeyeceğimizin bilinmesi gerekir.

Yapılması gereken çok açıktır, bir önceki yazımda da belirtmiştim, arkasına aldığı lobilerin propaganda gücüyle döktüğü kanı siyasi iktidara sıçratmayı kendi kitlesinin gözünde başarmış olduğu şeyin “sahih bir realite” olmadığını onlara hatırlatacak bir yargılama süreci başlamalıdır.

Esas amacını hep gizledi

Bugünlerde son derece dikkatli bir şekilde İmralı Görüşme Notları’nı okuyorum. Son dört yılda başta örgütün “bebek katili” olan lideri de olmak üzere tüm bileşenleri kelimenin tam anlamıyla profesyonelce bir “barış münafıklığı” yapmışlar.

Silahları susturacağım derken aksine silah tahkimatı talimatlarının verildiği açık bir biçimde görülmektedir. Keza milletin huzur gelsin diye “kanlı teröre” yutkunarak gösterdiği tahammülün de kurnazca tezgahlanan bir mizansenle, başarı ve direniş hikayesine dönüştürüldüğünü de görmekteyiz.

Bir kez daha dikkatlerinizi çekmek isterim, bütün bu işleri PKK kanlı eylemlerle başarmadı. Onu eksik okuyan muhataplarının gayri ciddi yaklaşımlarıyla başardı. PKK’nın sahip olduğu en temel özelliği bana göre esas amacını hem muhataplarından hem rakiplerinden hem de üyelerinden son derece büyük bir ustalıkla gizlemesi, gizleyebilmesidir. Çoğu zaman “bu mesele nasıl çözülür?” sorusunun havada kalmasının asıl nedeni de budur zaten. Bugüne kadar örgüt ve bileşenlerinin var olan sorunun çözümü için dile getirdiği bazı somut taleplerle ilgili yapılanlar dahi bu gerçeği destekleyecek niteliktedir. En çok konuşulan veya yapılması istenilen, anadilde eğitim, anayasal vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve PKK’nın silahsızlanması değil midir?

Peki bu alanlarla ilgili yürütülen çalışmalara karşı PKK ve diğer bileşenlerinin tavrı nasıl oldu? Hatırlatayım, anadilde eğitim için açılan yolu örgüt protesto edip kapattı. AK Parti’nin anayasayı değiştirme çabasını Demirtaş, “seni başkan yaptırmayacağız” sloganı ile ulusalcı devrimcilere kurban etti. Büyükşehir Belediye yasası ile güçlendirilen yerel yönetimler düzenini PKK, tam anlamıyla bir çetecilik faaliyet imkanına dönüştürdü. Son olarak PKK’nın silah bırakması için yürütülen görüşmeleri Öcalan hin bir şark kurnazlığı ile kendi pozisyonunu güçlendirme mizansenine dönüştürdü.

Yapılması gerekenleri sıralayıp sonra da o alandaki ilerleyişe ve işleyişe kan doğrayan bir cinayet şebekesi var karşımızda.

PKK, bu meselenin “varlığı” üzerinde kurduğu ipoteğin ona ne imkanlar sağladığını defalarca test edip gördü. Benzer imkanların “çözüm” fikri ve talebi üzerinden de elde edebileceğini son zamanlarda yürütülmüş olan çalışmalardan keşfetti.

Türkiye kamuoyunun, özellikle de Kürtlerin bu meselenin çözümüne yönelik var olan heyecan ve isteğini “avucuna alıp” bizzat bunun üzerinden de aynı ipoteği kurma planları yürüttü ve yürütmeye devam etmek istiyor.

S. Demirtaş’ın çağrısı bu hinliğin mizansenidir. PKK ve bileşenleri, bizim (tüm Türkiye’deki) kardeşlik ve barış için duyduğumuz heyecanı eşkıyalığın meşruiyetine tebdil etme planları yapmaktadırlar. Tıpkı Haziran seçimlerinde verilen siyasi kredinin teröre dönüştürülmesi gibi. Bilelim ki bu çağrıların artık bir anlamı yok.

Bir kez daha belirteyim, benim açımdan konu geleneksel yöntemlere geri dönmeyi gerektirir bir noktadır. Artık işin çözümü için hesap yapılması yerine “adaletin” tecellisine kafa yormamız gerekecek bir aşamaya gelmiş bulunmaktayız. Canilere uygulanan veya uygulanması gereken yaptırımlar bellidir.

Kürtlerle çatışıyor

Bilinmelidir ki PKK ile Kürt meselesi arasındaki ilişki, örgütün gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle zihnimize kazınmıştır. Doğal-tabii, kendi iç dinamikleri ile kurulmuş bir ilişkiden söz edilemez. PKK ile bölge sosyolojisi arasındaki ilişkinin nevzuhur olduğunun en basit göstergesi adına savaştığını iddia ettiği halkla daha çok çatışmış olmasıdır. Eğer Kürtler için ana akım siyasi bir hareket olsaydı özgürlüğü için savaştığını iddia ettiği halkın hayatına kast etmezdi. PKK ile Kürt meselesi arasında şiddet üzerinden kurulan ilişki doğal olarak bizi, öyle olmadığı halde örgütü iki yüzyıllık olan bu meselesinin en kadim bileşeni ve tek siyasi sahibi olarak kabul ettirmeyi beraberinde getirmiştir. Oysa örgütün Kürtlerin yaşam standardının iyileştirilmesi, kültürlerinin korunarak devam ettirilmesi ve daha özgür bir bilince sahip olmaları ile ilgili bir derdi yoktur.

Bugün PKK ve bileşenleri tarafından barış için yapılan çağrı var olan “zeminin gereği” olarak yapılmaktadır. Oysa bu meselenin çözümünde zemin değil ahlak temel referans olmalıdır. Sahiden Kürt olmayı sadece ve sadece PKK’lı, yani faşist bir sol ideolojiye “iman” etme şartına bağlayanlara neyi anlatmaya çalışıyoruz ki biz?

STAR

 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim