1. YAZARLAR

  2. Samir Salha

  3. 'Odessa Şafağı'nda kaybolan Kaddafi
Samir Salha

Samir Salha

Yazarın Tüm Yazıları >

'Odessa Şafağı'nda kaybolan Kaddafi

A+A-

Arap âlemindeki değişim ve dönüşümün miladı olan, 1973 yılında Mısır'ın Süveyş ve Suriye'nin Golan Tepeleri'ne yönelik ani saldırıları ile patlak veren Dördüncü Arap-İsrail Savaşı, Arap-İsrail ilişkileri konusunda yeni bir sürecin başlangıcını oluşturmuştur.

Savaş sonrası; (1) Filistin meselesinin çözümü yönünde dengeli ve adil esaslar çerçevesinde iki devletli çözümü esas alan 338 sayılı Birleşmiş Milletler kararının önü açılmış, (2) Mısır ile İsrail 1979 Camp David anlaşması ile barışmış ve Kahire yönetimi uyuşmazlığın tarafları arasındaki yerini terk ederek Arap cephesini önemli ölçüde zayıflatmıştır. (3) Arapların petrol boykotu sonrasında gerek soğuk ve gerekse sıcak savaşlarda petrolün önemli bir etken olduğu görülmüş ve bu etkenin aleyhine kullanılmasını engellemeyi vazgeçilmezleri arasına alan Batılı ülkeler, son halkası Libya olmak üzere günümüze kadar devam eden politikalar geliştirmişlerdir.

2011 yılına gelindiğinde ise 1973 sayısı bu kez farklı bir anlamla dünya gündemindeki yerini almıştır. Libya'da bir aydır devam etmekte olan halk ayaklanması sonrasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nce alınan 1973 sayılı karar, birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Yirmi dokuz madde ve iki ekten ibaret olan BM kararında, sivil halkın korunması maksadı çerçevesinde Libya hava sahasının uçuşa yasak bölge ilan edilmesi, silah ambargosu uygulanması, Kaddafi rejimine paralı asker sağlayan ülkelerin yaptırıma tabi tutulması ve Libya Devleti ile Kaddafi ailesinin Batılı bankalar nezdindeki hesaplarının dondurulması yönünde önemli hükümler yer almıştır. ABD'nin Irak operasyonunun yıldönümü olan 19 Mart'ta Irak'ın geleceği tartışılırken, Batılı güçlerin bu kez 1973 sayılı karara hizmet etmek gayesiyle uçaklarını havalandırmaları kaderin cilvesi olmaktan öte bir anlam taşımaktadır. 1973 sayılı kararı, Arap âleminin 73 savaşı öncesindeki bölgesel konumuna çekilmesini beraberinde getirecek bir dönüm noktası olarak görmek çok da yanlış olmayacaktır.

Kuşkusuz Güvenlik Konseyi kararı sonrasındaki gelişmeleri okumak için erken olsa da ilk izlenimlerimizi aşağıdaki şekilde sıralamakta fayda vardır:

Amerikan yönetiminden yükselen sesler operasyonun amacının Kaddafi rejiminin ortadan kaldırılması olmadığı, tek hedefin Güvenlik Konseyi kararlarını yerine getirmek olduğu yönündedir. Ancak ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen'in "yapılan operasyonların mevcut hedefleri açık olmakla birlikte önümüzdeki günlerde ulaşacağı boyutları kestirmenin güç olduğu" söylemindeki satır araları dikkatle incelenmelidir. Bu açıdan ilerleyen günlerde müttefiklerin planlarının Kaddafi'yi devirmeyi de içerdiğinin anlaşılması hiç de sürpriz olmayacaktır.

"Odessa Şafağı" operasyonunun Libya'nın kaderini ne ölçüde şekillendireceğini tahmin etmek güç olmakla birlikte kaos ortamı, otorite boşluğu ve çatışmaların bu kaderin ana çerçevesini oluşturacağını tahmin etmek çok da güç değildir. Ancak asıl göz önünde bulundurulması gereken husus petrolün bölgenin tümünde olduğu gibi Libya'da da denklemin merkezinde yer aldığı ve savaşın maliyetinin ulusal petrol kaynaklarıyla finanse edilmesi ve sonrasında uluslararası yönetimin kontrolüne bırakılması yönündeki Irak planının bir benzerinin Libya'ya da uyarlanacağı görülmelidir.

Üç aydan beri Arap âlemini etkisi altına alan halk hareketleri Libya krizi ile birlikte duraklama dönemine girmiştir. Zira rejimin muhaliflere karşı ağır silahlarla uyguladığı şiddet ve sonrasında ülkeyi işgal ile karşı karşıya bırakması, devrim sırasını bekleyen birçok Arap ülkesinin reform ve demokratikleşme taleplerini dile getirme hususunda politikalarını sekteye uğratacaktır.

1973 sayılı karardan sadece bir gün sonra askerî harekâtın başlaması üzerine, Arap Birliği Teşkilatı Genel Sekreteri Amr Musa'nın şaşkınlığını gizleyemeyerek, Libya'nın kapalı hava sahası ilan edilmesi üzerinde tartışıldığı esnada Batı'nın Libyalılara karşı uçaklarla ve füzelerle saldırıya giriştiğini dile getirmesi dikkate değerdir. Teşkilatı'nın, Güvenlik Konseyi'nden Libya'ya askerî müdahale yönünde karar çıkarmak üzere girişimlerde bulunan baş aktörlerden biri olduğu düşünüldüğünde örgütün bir kez daha resmin bütününü göremediği anlaşılmıştır. Amr Musa'nın bu yorumu da göz önünde bulundurulduğunda Arap Birliği Teşkilatı'nın Filistin ve Lübnan'da olduğu gibi Libya'da da kendi iç sorunu olarak değerlendirilebilecek bir meseleyi Batı'ya havale ederek kötü bir sınav verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Tüm bu gelişmeler karşısında gerek Muammer Kaddafi gerekse oğlu Seyful İslam, El Kaide ve radikal İslam tehlikesine karşı iktidarlarının bir güvence olduğunu, Libya'nın Avrupa'ya sınır kapısı konumunda olması itibarıyla Batı'ya yönelik göç dalgasının önünü kestiği ve hatta Libya'daki istikrarsızlığın İsrail'i de etkileyeceğini ilan etmekten çekinmemiştir. Kaddafi yıllardan beri Batı'nın kuklaları olmakla itham ettiği Arap liderlerine yönelik suçlamalarından 2001 sonrasında Saddam'ın başına gelenlerden ders alarak vazgeçmiş ve Fransa, İtalya ve ABD'ye karşı işbirliği temelli politikalar geliştirmekten geri durmamıştır. Bununla birlikte Kaddafi dışarıda attığı adımların hakkını içeride verememesi ve kendi halkına karşı aynı işbirliğini ortaya koymamasının bedelini ödemektedir. Artık ne Trablus yönetimini sevimli göstermeye çalışan söylemlerin, ne de Lockerbie ve Çad krizlerinde Kaddafi'nin koltuğunu kurtaran büyük tavizlerin, Batı'nın ısrarlı tutumunu aşması ve 42 yıllık iktidarı 43. yıla taşıması mümkün gözükmemektedir. Nitekim Libya Dışişleri Bakanı Musa Kusa'nın 1973 sayılı kararın kabul edildiğini açıklamasının hemen sonrasında, Kaddafi ağız değiştirerek bakanını yalanlamış ve operasyonu "ikinci Haçlı seferi", müttefik güçleri ise "şeytanın koalisyonu" olarak nitelendirerek işgalci Batı'ya karşı ülkede son bir Libyalı kalana dek savaşacaklarını belirtmiştir. Fakat, kendisini bir devrim lideri konumuna yükselttikleri için başta "manevi oğlu" Obama olmak üzere Batılı liderlere teşekkür etmesi Kaddafi'nin ne denli trajikomik bir durumda olduğunun bir göstergesidir. Bunun yanı sıra silah depolarını halka açacağı ve her Libyalıyı silahlandıracağı yönündeki tehditleri de Kaddafi'nin iktidarını korumak için her şeyi göze aldığını ve kolay kolay pes etmeyeceğini göstermektedir. Libya'da yaşanan gelişmelerin Pakistan ve Afganistan'da olduğu gibi Batı'nın krizlerle nemalanma politikasının yeni bir coğrafya daha kazandığını göstereceği kanaatindeyiz. Afganistan ve Irak'ta akan kanı "teknik hata" olarak nitelendiren Batılı liderlerin Bosna Hersek ve Ruanda'da düştükleri tuzağa Libya'da düşmeyecekleri ve Libyalılara karşı ahlaki sorumlulukları olduğu yönündeki sözlerinin samimi olup olmadığı ve Libya'yı karanlık bir tünele itip itmeyeceklerinin sorusunun gerçek cevabını bize Libya halkı verecektir.

Antik Yunan mitolojisindeki Midas Kralı'nın tuttuğu her şeyin altına dönüşmesi yönündeki dileğinin kabul olunması sonrasında açlıktan ölmesi hikâyesinin bir benzerini bugün Kaddafi yaşamaktadır. Büyük bir servetin üzerinde oturan Muammer Kaddafi bu zenginliği halkının refahı için kullanarak yalnız kendi ülkesinde değil tüm bölgede hayranlık duyulan bir lider olabilecek iken; tarih onu, 1969 yılında askerî darbe sonucunda iktidara gelen, 40 yılı aşkın bir hükümdarlık sonrasında, halkını "fareler", "haplanmışlar" olarak aşağılayan ve ülkesine yönelik Batı müdahalesine mazeret sağlayan bir isim olarak hatırlayacaktır.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT