1. YAZARLAR

  2. Kazım Güleçyüz

  3. Kurtuluş Savaşı ezan Türkçe okunsun diye mi yapıldı?
Kazım Güleçyüz

Kazım Güleçyüz

Yazarın Tüm Yazıları >

Kurtuluş Savaşı ezan Türkçe okunsun diye mi yapıldı?

A+A-

 “Camilerdeki ezan sesini Atatürk’e borçluyuz” diyen Kemalistler bu sualin cevabını vermeli.

Kurtuluş Savaşı ezan Türkçe okunsun diye mi yapıldı?

M. Kemal’in hemen her konuda, konjonktüre göre söylenmiş farklı ve hattâ birbirini nakzeden beyanlarını bulmak mümkün.

Din meselesi de bunlardan biri.

Onun, bilhassa millî mücadele sürecinde şartların gereği olarak dini yücelten ve din âlimlerini öven sözleri; Birinci Meclisin açılışı öncesinde ülkenin her yerinde hatimler, mevlidler, Buharî’ler okunmasını, kurbanlar kesilip duâlar edilmesini isteyen tamimi biliniyor. Ama bunların hepsi, onu çok iyi tanıyan ve anlayan koyu Kemalistlerce de açıkça ifade edildiği gibi, şartların gereği olarak ve taktik amaçlarla izlenen bir tavrın tezahürleri. Yoksa onun din konusundaki kendi orijinal görüşleri çok daha farklı. Nitekim onlardan ilginç bir örneği, Kurtul Altuğ, Afet İnan’ın “Medenî Bilgiler-M. Kemal Atatürk’ün Elyazıları” kitabından iktibasen yayınlamıştı:

“Türkler, Arapların dinini kabul etmezden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuttu. (...) Muhammed’in dinini kabul edenler kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdular.” (Gözcü, 15.12.05)

İslâmdan “Arap dini” olarak söz eden M. Kemal, 28 Şubat’ta “Türkçe ibadet” taleplerine de kaynaklık eden görüşlerinde, Türklerin “bilmedikleri ve anlamadıkları bir dille” yazılmış olan Kur’ân’ı okumalarını “Beyni sulanmış hafızlara döndüler” diye eleştiriyordu.

Onun bu aykırı yaklaşımını ortaya koyan bir başka çarpıcı anekdotu da, millî mücadele kahramanlarından Kâzım Karabekir’in hatıralarında görmek mümkün. Buna göre M. Kemal 1931 yılında Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettirme girişimini anlatırken, asıl niyetini “Evet, Karabekir; Araboğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Tâ ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler...” diye açığa vurmuş. (Paşaların Kavgası, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, s. 159; aynı bilgi, Karabekir’in, Uğur Mumcu tarafından düzenlenip 10-29.1.1990 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen hatıralarında da var.)

M. Kemal’in “Araboğlu” dediği, Peygamberimiz (a.s.m.); “yave,” yani “safsata ve saçmalık” olarak nitelediği de Kur’ân’ın âyetleri. Hâşâ!

Bediüzzaman “Kur’ân’a karşı suikast” olarak vasıflandırdığı ve “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin” sözüyle açığa vurulduğunu belirttiği “dehşetli plan”dan söz ederken, bu olayı anlatıyordu. (Sözler, s. 747)

Yine Karabekir’e göre, “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Onun için önce din ve namus telâkkîsini ortadan kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu surette kalkınma çabuk ve kolay olur” sözleri de M. Kemal’e ait.

***

Ezan ve Atatürk

Kemalistlerin her fırsatta tekrarladıkları bir söz var:

“Ülkemizde insanlar ezan sesi duyabiliyorlarsa, bunu Atatürk’e borçlular. O olmasaydı camilere haç konulacak ve minarelerden çan sesleri yükselecekti...”

Peki, bu iddianın ciddîye alınacak bir tarafı var mı?

Bir defa, yeryüzünde on dört asrı aşkın bir zamandır yankılanan ezan sesini kim susturabilmiş ki, bu topraklarda öyle bir durum ortaya çıkıp da M. Kemal’in bunu önlediğinden dem vurulabilsin?

Eğer kast edilen şey, “Anadolu toprakları Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus işgalciler arasında paylaşılmak isteniyordu. Bu plan başarılı olsaydı ne bayrak kalırdı, ne de ezan okunacak cami ve minare” gibisinden bir varsayım ise...

Bir defa millî mücadeleyi bütün memleket sathında örgütleyenlerin başını, her yerde, ezan sesini susturmama kararlılığıyla harekete geçen sarıklı hocalar, müftüler, din âlimleri çekiyordu.

Onların öncülüğünde topyekûn bir milletin kurtuluş hamlesi tek bir şahsa mal edilebilir mi?

Kaldı ki. Bediüzzaman’ın bu konuda defaatle ifade edegeldiği gibi, zafer ve muvaffakiyet orduya aittir; hezimet ve başarısızlığın sorumlusu ise komutandır. Ne var ki, bu kural Türkiye’de hep tersine işledi. Ve maalesef halen de öyle gidiyor.

Öte yandan, zaferden sonra yönetime hakim olup dizginleri ele geçiren kadronun, ezanı asırlardır okunan orijinal şeklinden çıkarıp Türkçeleştirmesine ve ot deposu olarak kullandığı camilerde ezan sesini susturmasına ne buyurulur?

Mecliste ayakta alkışlanarak kabul edilen ve hâlâ her okunuşunda hepimize ulvî heyecanlar yaşatan İstiklâl Marşımız “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, / Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” duâsını terennüm ederken ezanın tanınmaz hale getirilmesinin izahı neydi?

19-20. yüzyıl sömürgeciliğinin baş aktörü İngilizlerin bile müstemleke olarak hakimiyetleri altına aldıkları ülkelerde tevessül etmedikleri uygulamalar, burada yıllarca sürdürülmedi mi?

Demirel’in “Millet Yunan istilâsına karşı aktif mukavemet olarak istiklâl savaşı tepkisini gösterdikten sonra, zaferin akabinde kendi devletinin ‘Modernleştiriyoruz’ diye din üzerine getirdiği baskılara da pasif mukavemetle tepki göstermiştir” (Köprü, Ağustos-1988; İslâm, Demokrasi, Laiklik, s. 139) sözüyle dile getirdiği önemli tesbitin içinde bu yaşanmış olaylar da yok mu?

1950’den sonra Menderes ezanı tekrar özgürlüğüne kavuşturmasaydı, bugün hâlâ minarelerden ezan adı altında, halkın “tungurtu” olarak anıp bir daha asla duymak istemediği “Tanrı uludur” sesleri yükselmeye devam edecekti.

M. Kemal’i savunmak isteyen savunsun. Ama bunu yaparken gerçekleri saptırmaya ve anayasadaki o klişe ifadelerle “dini ve dince kutsal sayılan şeyler”i istismar etmeye kalkışmasın. Ve ezan başta olmak üzere, dinî sembolleri alet ederek Atatürk’ü gerçekte olduğundan farklı göstermeye tevessül etmesin. Ederse mahcup olur. Bu millet millî mücadeleyi “Ezan Türkçeleştirilsin” diye değil, kâinattaki en yüksek hakikati günde beş vakit ilân eden “Allahu ekber, Allahu ekber” nidaları kıyamete kadar semalarımızdan eksilmesin diye verdi. Çarpıtmanın âlemi yok...

***

Paris’ten gelen soru

Zülfü Livaneli bir yazısında, Paris’ten telefon eden bir arkadaşının sorduğu ilginç suali aktarmıştı:

“Sizde neden Atatürk Camii yok?”

Ve devamında şunları yazmıştı:

“Şaşırdım kaldım. Eminim ki, bugüne kadar bu soru hiçbir Türkün aklına gelmemiştir.”

Devamında, şunları düşündüğünü anlatmış Livaneli: “Bu ülkede Fatih Sultan Mehmet’in adına cami var. Süleymaniye, Selimiye gibi camiler padişahların adını taşıyor. Hatta valide sultanlar, vezirler, komutanlar adına da camiler var. Özel kişiler adına da cami yaptırılmış.

“Yeni camilerimizden birisi Kocatepe adını taşıyor, ama o tepeyle bütünleşmiş olan komutanın adına yapılmış bir cami yok.”

Sonrasında “Acaba olsaydı din çıkışlı itirazlar azalır mıydı?” diye sormuş, ama “inanç sömürüsü” olarak nitelediği böyle birşeyin laiklik ilkesine aykırı olacağına hükmetmiş ve “Dinle devleti ayıran devlet kurucusu adına cami yapılmaması doğru” kanaatine varmış Livaneli (Vatan, 13.5.08).

Eğer adına cami dahi yaptırılmayan M. Kemal için bütün camilerde duâ ettirilirken, bunun geçmişte Osmanlı sultanları için de yapılması örnek alınıyor ve Atatürk’ün de devlet kurucusu olarak onlar gibi görülmesi isteniyorsa...

Arada çok önemli ve ciddî farklar var.

Bir defa, Osmanlı sultanları dinle devletin iç içe olduğu bir sistemin hükümdarlarıydı ve Yavuz’dan itibaren de halife ünvanını taşımışlardı. Ama Atatürk bu sistemi ilga etti ve laiklik adına dinin devletle alâkasını kesti.

İkincisi, Osmanlı sultanlarının dinle olan sıcak ve yakın ilgisinin müşahhas tezahürlerinden biri, adlarına inşa edilen selâtin camileri. Süleymaniye, Fatih, Selimiye, Sultanahmet, Yavuz Selim, Beyazıt en bilinen örnekler. Ve çoğu da kendi yaptırdıkları camilerin haziresindeki türbelerine de defnedildi.

Ama Livaneli’nin yazdığı gibi Atatürk’ün adını taşıyan bir cami yok. M. Kemal hayatta iken kendi adını taşıyan bir cami yaptırmayı düşünmedi. Böyle birşey takipçilerinin aklına da gelmedi. Tam tersine, Anıttepe’nin karşısındaki Kocatepe’ye şimdiki muazzam caminin inşa ettirilmesi, ‘Atatürkçülük adına’ karşı çıkanlar tarafından yıllarca engellenip geciktirildi. Ve o camiye de Atatürk’ün adı verilemedi. Zira bu, Atatürk ve onun adına uygulanan jakoben laiklik anlayışı ile bağdaştırılamadı.

Ayrıca Atatürk’ün devrimler sonrasında camiye adım attığına dair bir kayıt da yok.

Ve cumhuriyet kurma iddiasıyla yola çıkanlar, Osmanlıyı herşeyiyle kötüleyerek işe başladılar. Bir ara bazı camiler ot deposu yapıldı. Padişahların türbeleri çok yakın yıllara kadar bakımsız mezbeleler olarak kendi haline terk edildi. Anıtkabir de mabedsiz bir laiklik âbidesi olarak yapıldı.

Şimdi bu durum, M. Kemal’in ilham kaynağı ve laikliğin beşiği Fransa’da bile sorgulanıyor.

***

CUMHURİYET HUTBESİ

Son yıllarda camilerde okunan cumhuriyet hutbelerinde cumhuriyetle ilgili olarak verilen bilgiler ve yapılan izahlar doğru, isabetli ve olumlu. Konuyu Bediüzzaman’ın anlattığı şekilde, Kur’ân’ın istişareyi emreden âyetlerine, Peygamberimizin (a.s.m.) hadislerine ve Asr-ı Saadet başta olmak üzere İslâm tarihindeki uygulamalara dayandırarak açıklayan bu metindeki yaklaşımın millete mal edilebilmesi nisbetinde cumhuriyet kavramı kitlelerce benimsenir.

Müslüman bir topluma cumhuriyet ve demokrasi gibi çağdaş değerleri benimsetebilmek için, bunların İslâmî referanslarla anlatılması şart—ki, Said Nursî bunu yüz yıl önce yapmış.

Meselâ, onun 2. Meşrûtiyetin ilânından üç gün sonra Sultanahmet ve ardından Selânik meydanlarında irad ettiği “Hürriyete hitap” nutku, son derece orijinal muhteva ve üslûbu ile, bugün dahi erişilemeyen bir irtifayı ifade ediyor. Keza, gazetelerde yazdığı makaleler, Divan-ı Harb-i Örfîdeki müdafaasında özet olarak anlattığı şekilde ulema ve talebelerden hamallara, meb’uslardan askerlere ve medyaya, doğu aşiretlerinden padişaha kadar toplumun ve devletin her kesimine doğrudan veya dolaylı olarak ilettiği mesajlar, 1950’li yıllarda talebelerine ve devlet ricaline yazdığı mektuplar aynı şekilde... Cumhuriyet hutbesinin genel muhtevası, eksik de olsa bunlara uygun. Ama problem, aynı metnin sonunda, bu mânâlarla hiç örtüşmeyen icraatlar ortaya koymuş bir isme duâ edilmesi.

(Cumhuriyetin ilânının bile “darbe” yöntemiyle yapılıp, sonra cumhuriyet adı altında bir istibdad-ı mutlak tesis edildiği de unutulmasın.)

Gerçekten, millî günlere rastlayan Cuma hutbelerinde ve hattâ kandil gecelerinde dayatılan Atatürk’e de duâ ettirme uygulaması tam bir garabet. Oysa duâ, içten gelerek yapılan bir yakarış. Dayatma ile duâ olmaz. Hani Allah’la kul arasına kimse giremezdi? Duâlara devlet zoruyla Atatürk’ü sokarak kendinizle çelişmiş olmuyor musunuz?

Dahası, zafere kadar dinle ilgili olarak olumlu mesajlar verip dindarlarla iyi ilişkiler kuran, ama zaferin ardından dizginleri eline geçirdikten sonraki icraatıyla dine ve dindarlığa çok büyük darbeler vuran bir kişiye camilerde duâ ettirmenin mantığı ve izahı ne?

Ve cumhuriyet hutbesi örneğinde görüldüğü gibi, Bediüzzaman patentli olumlu içerikleri M. Kemal’e mal etme işgüzarlık ve samimiyetsizliğine ne zaman nihayet verilecek?

İsteyen, istediği kişiye duâ edebilir. O ayrı konu. Ancak baskı ve dayatma ile, zorla, talimatla duâ ettirilmez. Bütün camilerde okunması talimatı ve okunmadığı takdirde yaptırım uygulama tehdidi ile gönderilen hutbelere bu yaklaşımın ürünü olan sun’î duâ cümleleri eklenemez.

Eklenir ve bunlar, bilhassa merkezî kalabalık camilerde muhtemel muhbir şikâyetlerine bağlı cezaî yaptırım tehditleriyle okutturulursa, imamlar da, cemaatleri de huzursuz ve tedirgin olur.

Fazla göz önünde olmayan küçük camilerde ise ya farklı konularda hutbe verilir, veya gönderilen metin duâ kısmı sansürlenerek okunur.

Bu sıkıntıya son vermek için ya merkezî hutbe uygulamasını kaldırma sözü yerine getirilmeli, ya da gönderilen hutbe metinleri bu tür zorlamalı eklemelerden temizlenmeli.

YENİ ASYA 

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum