Kürtler ve Siyasal Şiddetin Dinamikleri

26.10.2014 17:38
Kürtler ve Siyasal Şiddetin Dinamikleri
Kürt medyasında sıklıkla kullanılan “sömürü, faşist, zorbalık, zulüm, işgal, istila, yıkım, katliam, direniş, devrim, jenosit” gibi kavramlar şiddet dilinin oluşumuna katkı sunup bireylerin şiddet aracı ile hak arayışlarını da masumlaştırmaktadır.

Prof. Dr. Zahir Kızmaz - Fırat Ünv. Öğr. Üy.

STAR

Geçtiğimiz günlerde IŞİD’in, Kobani’ye saldırılarını yoğunlaştırdığı esnada Kürt siyasileri ve aktörlerinin kitleleri sokağa çağıran açıklamalarının akabinde, Kürt siyasi  tarihine kara bir leke olarak geçecek  büyük bir vahşet ve barbarlık örneği yaşandı. Yaklaşık olarak 40 insanın hayatını kaybetmesi ve 350 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bu eylemlerde aynı zamanda parti ve belediye binaları, yurtlar, okullar, çocuk yuvaları, kütüphaneler, camiler ve araçlar ateşe verildi. Toplamda bin 113 bina ve bin 177 araç yakıldı ve tahrip edildi. Müzakere sürecinin sürdürüldüğü ve yakın gelecekte silahsızlanmanın hedeflendiği bir dönemde hepimizi şoke eden ve yüreğimizi ağzımıza getiren bu şiddet eylemlerinin gerçekleşmiş olması, Kürt siyasetinin şiddet ile olan ilişkisini yeniden gündeme taşıdı.

Sokakları terörize ve kriminalize eden bu olayların gerçekleşmesini hazırlayan bazı ön gelişmeler yaşandı. İlk olarak PKK ve Kürt siyasi aktörleri tarafından, hükümetin IŞİD’i desteklediği yönünde ciddi propagandalar yapılarak kitleler iktidara karşı kışkırtıldı. Akabinde PKK ve Abdullah Öcalan cephesinden müzakere sürecine ilişkin olumsuz açıklamalar geldi. Daha sonra, Kobani’de Kürtlerin bir katliamla karşı karşıya oldukları ve bu nedenle sokaklara çıkılarak şehirlerin bütün sokaklarının Kobani sokakları haline getirilmesi talimatı verildi. Yaşanan bu şiddet olaylarının gerçekleşmesinde hiç kuşkusuz gerek PKK/KCK gerekse de HDP tarafından yapılan bu çağrıların ciddi etkisi olmuştur. Ancak, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde bu tür şiddet olaylarının yaşanmasında etkili olan önemli toplumsal ve psikolojik faktörlerin olduğu da bir gerçektir. Bu yazıda, bölgede ciddi bir siyasal şiddet kültürünün var olduğu ve bu kültürün, aşırı şiddet pratiklerinin kökenselliğinde rol teşkil ettiği argümanı ileri sürülmüştür. 

Şiddet mirası... 

Karşımızda şiddete ve provoke edilmeye çok yatkın duran ciddi bir kitle var. Bu kitleyi tanımlayacak en belirgin özelliklerinden biri, her an yıkıp dağıtacak ve çatışmaya girecek kadar öfkeli oluşlarıdır.  Burada bu şiddet eğiliminin ve öfkenin nasıl oluştuğuna bakmakta yarar var. İlk olarak dikkat çeken hususlardan biri, bölge insanının şiddet ile iç içe yaşadığı gerçeğidir. Burada Kürtlerin yaşadığı bölgelerde siyasal şiddet kültürünün varlığından söz etmek gerekir. 

Bir anlamda geçmişte yıllarca süren çatışmaların sonucu olarak şiddet, gündelik yaşamının bir parçası haline gelerek bölgede kendine özgü bir kültür yaratmıştır. Sürekli çatışma, ölüm, yaralama, şehit, kaçırma, faili meçhul olaylar, yakalanma/tutuklanma, sokak gösterileri gibi haberlerin sıradan bir olay olarak gündemde kendine yer bulması ve bunun da ötesinde bazı çatışmaların yerleşim yerlerinde gerçekleşmiş olması, şiddet kültürünün ortaya çıkması açısından önemli bir potansiyel yaratmıştır. Bu süreçte, şiddetin; çocuk ve gençlerin önemli bir sosyalleşme aracına dönüştüğü ve dolayısıyla da kimliksel bileşeni olarak işlevsellik kazandığı söylenebilir. Bu süreçte şiddetin yaşamanın tüm düzeneklerine sızdığı ve yerleştiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Şiddet ile iç içe yaşamanın en önemli sonucu, şiddetin kutsanması, meşrulaşması, sıradanlaşması veya kanıksanmasını yaratmış olmasıdır.

Bu şiddet kültürü, zaman zaman toplumun farklı katmanlarında ve alanlarında karşımıza çıkmaktadır. Son olaylarda da, ortaya çıkan bu yıkıcılığın kaynağını radikalleşen toplumsal yaşamda görmek gerekmektedir. Yapılan kriminolojik araştırmalarda, 1900-1970 yılları arasında savaş tecrübesi yaşamış ülkelerde cinayet suçlarında ciddi yükselişlerin  (en yüksek yüzde 79 ve en düşük yüzde 10 oranında) gerçekleştiği gözlemlenmiştir.  

Kürt siyasetinin dayandığı/yaslandığı zemin son derece kırılgan ve her an provoke edilmeye ve çatışma aparatlarını devreye sokmaya uygundur. Bu nedenle Kürt siyasi aktörlerinin, halkı sokağa çağıran mesajlarının, aynı zamanda kitleleri provokasyona ve denetimsizliğe iteceğini düşünerek bu konuda daha temkinli davranmaları gerekir. 

Archer ve Gartner, çatışma veya savaşlardan sonra gerçekleşen şiddet olaylarındaki dramatik artışları, bu süreçte yaşanan şiddetin meşrulaşmış olmasının sonucu olarak görmektedirler. Diğer bir ifade ile “çatışmalar, topluma şiddeti miras bırakır”.

Şiddetin sosyo-kültürel açıdan diğer bir etkisi de, gündelik hayatın anlam ve değer referanslarını olumsuz olarak etkilemesi veya zayıflatmasıdır. Çatışma ve göçlerin yoğun olarak yaşandığı kentlerde; dayanışma, güven, yardımseverlik, samimiyet ve içtenlik üzerine temellenen kültürel dokunun zedelendiğini gözlemek artık mümkündür. Bu çerçevede, kendi yakınlarına, komşularına bile güven duymayan bir ruh haletinin resmi kurum ve bireylere de güven duymayacağını kestirmek mümkündür. Gelinen nokta, enformel ve formel yapıların çözüldüğü, onun yerine bölgenin anomik yapısından beslenen şiddet pratiklerinin ve ön kestirilemeyen eylem biçimlerinin aldığı yeni bir durumu müşahede etmek zor olması gerek.

Şiddet olaylarının yoğun olarak yaşandığı toplumlar, belirli bir dönemden sonra şiddete alışmakta ve şiddet ile ilgili olaylara duyarsızlaşmaktadır. Kriminal olayları çözümleyen kuramsal yaklaşımlardan sosyal öğrenme kuramına göre şiddet, diğer davranışlarda olduğu gibi öğrenme yoluyla kazanılmaktadır. Bu açıklama, şiddet ortamında büyüyen çocuk ve gençlerin de şiddete daha eğilimli hale gelecekleri ve şiddeti taklit edilebileceğini imlemektedir. 

Ayrıca bu şiddet ortamında, keskin bir milliyetçilik ve devrimci kültür etrafında sosyalleşen gençler giderek daha da acımasızlaşabilmekte ve ölümü sıradanlaştırabilmektedir. Özellikle devrimci savaş strateji etrafında ideolojik ve kültürel olarak sosyalleştirilen gençler çok kolaylık bir şekilde yıkıcı ve öldürücü eylemler gerçekleştirebilirler.

Görünen o ki, bölgede şiddet kodlarının, bir alışkanlık ve kurumsallaşma yaratmış olduğu ihtimali güçlü bir argüman gibi durmaktadır. Sürekli çatışmanın yaşandığı bölgede Wolfgang Sofsky’inin “Dehşetli Zamanlar” adlı kitabında da belirttiği gibi şiddet; “rutine, gündeliğe, işe dönüşür” ve bireyin şiddeti tekrarlama sıklığına paralel olarak giderek kemikleşerek habitus/alışkanlık halini alır. Şiddetin yarattığı alışkanlığın da, aklı ve vicdanı devreden çıkartarak bireyi, işleyeceği cinayet veya katliam karşısında kör, sağır ve duygusuz kılar. Dehşet kavramının da anlamını kaybettiği bu süreçte öyle ki insan kendi zorbalığına bile alışabilir. Şiddetin tekrarlanma sıklığınınartmasına bağlı olarak da şiddet davranışı kemikleşir. Adeta şiddet, otomatiğe bağlanmış olur. Aynı şekilde şiddetin zamanla bir alışkanlık formuna dönüştüğünü belirten Sofsky, bu şiddet alışkanlığının, belirli dinamiklere dayanmaktan çıkıp rutin bir eylem halini aldığını belirtir ve bireyi olup bitenler karşısında korkusuz, kör ve sağır yaptığının altını çizer. Ona göre öyle ki cinayet işleyenlerde, dehşet duygusu bile kaybolmuş durumdadır. Artık bu şiddet eylemleri için illaki bir neden bulmak zorunluluğu kalmamıştır. Çünkü alışkanlığın yarattığı şiddet nedensiz bir şiddettir. 

Şiddetin estetize edilmesi

Hiç kuşkusuz Kürt toplumundaki siyasal şiddetin güçlü kaynaklarından biri de, geçmişte yaşanan mağduriyetlerdir. Bu mağduriyetlerin şiddet potansiyeli üretme olasılığı ve gücü her zaman vardır. Bu hafızanın canlı tutulması, kuşaktan kuşağa aktarılması, yaşanmış tecrübeler kadar olmasa bile belli ölçülerde etkili olabilmektedir. Geçmişte yaşanmış mağduriyetlerin, insan hak ihlallerinin ve antidemokratik uygulamaların dillendirilmesi ve yazılıp çizilmesi yeni kuşağın öfke ve intikam duygusuyla yetişmelerini, şiddet kültürü etrafında sosyalleşmelerini sağlamaktadır. Ne yazık ki, süreç ile ilgili olumsuz açıklamalar da bu travmayı yeniden harekete geçirebilmektedir. Kürt siyasi aktörlerinin son yaşanan olayda da olduğu gibi müzakere sürecinin sonlanmakta olduğu konusunda kamuoyuna yönelik verdikleri negatif beyanlar, bazı Kürt medyasında, zaman zaman hükümetin müzakere sürecinde samimi olmadığı yönündeki ifadeler, direniş ve devrimci mücadele çağrıları, silahlı mücadelenin/şiddetin kutsanması yönündeki yazılar, Kürtlerin şiddet eylemleri içerisine girmelerini ve daha çok radikalleşmelerini sağlamaktadır. 

İnsanlar özellikle umutlarını kaybetme ile karşı karşıya geldiklerinde veya hayal kırıklıkları yaşamaya başladıklarında daha saldırgan ve yıkıcı eylemlere yönelebilmektedirler. Bu nedenle müzakere sürecinin bitebileceği yönündeki açıklamalar geçmişte yaşanmış travmaları, korkuları, acıları ve öfkeyi yeniden gün yüzüne çıkarabilir. Bu çerçevede, travmalı hafıza, yaşanabilecek bazı hayal kırıklıkları ile birlikte yeniden şiddet üretir. 

Bundan ayrı olarak, milliyetçi ve etnik yaklaşımlar ile Leninist - Stalinist çizgideki sosyalist yaklaşım, zorunlu olarak şiddeti içermese de, şiddeti meşrulaştırma potansiyeli yüksek ideolojilerdir.  Özellikle milliyetçilik ile şiddet arasında zorunlu bir ilişki olmamasına rağmen, bu iki değişken arasında güçlü bir bağın olduğu söyleyebilir. Diğer bir ifade ile şiddet eylemleri, milliyetçilik adına çok daha kolay biçimde meşrulaştırılabilmektedir.  Hintli Nobel ödülü sahibi, düşünür ve yazar Tagore, milliyetçi ideolojinin şiddet unsurunu nasıl körüklediği ve bireyleri bu şiddete karşı nasıl körleştirdiği konusunda şunları ifade etmektedir: “Ulus olma ideası, icat edilen en etkili uyuşturucu maddedir. Yoğunluğunun etkisi altında bir ulus neredeyse sistematik bir şekilde ahlaki çöküntüsünün farkına varamadan, bu tehlikeli bencilliğe tutsak olur”. 

Özellikle Kürtlerin onurunu devrimci şiddete endeksleyen bir söylem, şiddet kültürünün oluşumunda en etkili unsurlardan birini teşkil etmektedir. Kürt medyasında sıklıkla kullanılan “sömürü, faşist, zorbalık, zulüm, işgal, istila, yıkım, katliam, direniş, devrim, jenosit” gibi kavramlar şiddet dilinin oluşumuna katkı sunduğu gibi bireylerin anti-demokratik yollardan hak arayışlarını da masumlaştırmaktadır.  

Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir husus ise, PKK ile ilintili televizyon kanallarında şiddet ve çatışma sahnelerinin yer alması ve militan görüntülerinin verilmesidir.  Bu sahneleri izleyen çocuk ve ergen bireylerde onlara karşı bir özenti oluşabilmektedir. Normal bir şiddet sahnesinden etkilenen çocukların, kahraman ve ölümsüz olarak lanse edilen örgüt elemanlarına daha çok öykünecekleri bir gerçektir. Bu yayınlarda sıklıkla silahlı örgüt elemanlarının ve onlarla yapılan röportajların yayımlanması ister istemez izleyenleri etkileyecektir. Çocukların bu yayınların etkisinde kalarak bir radikalleşme sürecine girebilecekleri her zaman güçlü bir ihtimal olarak düşünülmelidir.  Burada önemsenmesi gereken husus; şiddetin, militarist ve devrimci kültür üzerine inşa edilen yapılar üzerinden boy verdiği veya zemin bulduğu gerçeğidir.

Şiddetle nasıl baş edilir?

Kürt siyasetinin dayandığı/yaslandığı zeminin son derece kırılgan ve her an provoke edilmeye ve çatışma aparatlarını devreye sokmaya uygun olduğu burada ilk olarak bilinmesi gereken husustur. Bu nedenle Kürt siyasi aktörlerinin, halkı sokağa çağıran mesajlarının, aynı zamanda kitleleri provokasyona ve denetimsizliğe iteceğini düşünerek bu konuda daha temkinli davranmaları gerekmektedir.  Çünkü şiddete eğilimli hale gelmiş olan bu kitlenin her zaman sağduyulu davranabileceklerinin ve provokasyona gelmeyeceklerinin garantisi yoktur. Öfke, intikam ve devrimci savaş propagandası ile yetişmiş bu tehlikeli kitleyi teskin etmek her zaman kolay olmayabilir. Bu çerçevede özellikle Kürt ve örgüt medyasının, provoke edici ve savaşçı dilini terk etmesi gerekmektedir. Kürt gençlerine yapılabilecek en büyük iyilik, onlarda gerilla özentisi oluşturmak değil, Kürt sorunun demokratik zeminlerde ve barışçıl çerçevede tartışılmasını sağlayacak siyasal bir kültürlenmeyi destekleyici yönündeki yayınlardır. Kürt çocuklarına ve gençlerine yapılabilecek en büyük ihanet ise onları, militan veya gerilla özentisi içinde yetiştirerek devrimci şiddetin yakıcı ve yıkıcı cehennemine davet etmektir. 

Her şeyden önce, siyasi aktörler tarafından kullanılan dilin de, kitleleri şiddet eylemleri içerisine girmelerini engelleyici ve provoke edici nitelikten uzak olması gerekmektedir. Burada, demokratik söylem ve politikaları öne çıkartan bir yaklaşım benimsenmelidir. Bu çerçevede şiddeti ve silahı, hak arayıcı bir unsur olarak veya Kürtlerin sigortası olarak görebilecek açıklamalardan uzak durulmalıdır. Şiddet kültürünün tasfiyesi için ise, yıkıcılık söylemlerinin değil, insan yaşamının kutsallığının vurgulanması ve hak arayışlarının demokratik yollardan gerçekleştirilebileceği söyleminin empoze edilmesi gerekir. Bölgede insan değerinin ve yaşamının korunması konusunda bir duyarlılığın geliştirilmesi her şeyden önce elzemdir. Bu çerçevede, barışçıl ve demokratik kültür gelişmediği müddetçe şiddet kültürünün tasfiyesi de beklenmemelidir. Bu nedenle, şiddetten arınmış bir kültürün üretimi için barış ve kardeşlik vurgularının artması gerekmektedir. Bilinmelidir ki, antidemokratik ortamlarda gelişen siyasal şiddet kültürü, demokratik kültürün inşası ile birlikte yavaş yavaş çözülür ve tasfiye olur.

Bu kapsamda silah ve şiddet üzerinden gerçekleşen dönüşümün yerine demokratik kanallarla yol alabilen bir kültürün boy vermesi, gelişmesi için yoğun bir çaba sergilenmelidir. Çünkü şiddet bölgede hayatın tüm düzeneklerine kalıcı bir şekilde sızmış durumda. Kitleleri bu kültür üzerinden harekete geçirmek oldukça kolaydır. Zor olanı ise, barışçıl ve şiddetten arınmış bir kültürün inşasıdır. 30 yıllık çatışmanın bölgede kalıcılaştırdığı, normalleştirdiği ve dahası meşrulaştırdığı bir kültürün devreden çıkarılabilmesi için sürekli umut aşılayan bir atmosferin yaratılması ve canlı tutulması gerekmektedir. Silaha, çatışmalara, direnişe, mücadeleye, çağıran bir dil ile barış ortamının inşa edilmesi beklenmemelidir. Aksi durumda, keskin ve şiddete eğilimli bir kuşağın öfke patlamasının yaratabileceği denetimsizlik ve kontrolden çıkmışlık, Kürt siyasi aktörleri de dahil olmak üzere toplumda her kesimden insanların yaşam hakkını ve huzurunu tehdit edebilecek bir düzeye yükselebilir. Bu nedenle, müzakere sürecinin sürdürülebilirliği açısından yapılacak ilk mıntıka temizliğinin başında, şiddet dilinin ve kültürünün tasfiyesi gelmelidir.

Kürt siyasetinin olgunluğu, şiddetten arınmışlığı ile ölçülecektir. Şiddet eylemlerinden arındıkça, şiddet ile arasına mesafe koydukça Kürt siyaseti demokratikleşecek ve barışçıl niteliğe kavuşacaktır. Aksi durumda şiddetten beslenen ve yıkıcılıkla arasına mesafe koyamayan bir hareketin demokratikliğinden bahsedilemez.

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim