1. YAZARLAR

  2. Cüneyt Toraman

  3. Katsayı: 10 yıl geciken adalet
Cüneyt Toraman

Cüneyt Toraman

Yazarın Tüm Yazıları >

Katsayı: 10 yıl geciken adalet

A+A-

28 Şubat sürecinde YÖK tarafından uygulamaya başlanan "katsayı" garabeti, bu uygulamanın üzerinden tam on yıl geçtikten sonra, yine YÖK tarafından kaldırıldı. Bu uygulamanın haksızlığı ve adaletsizliği bir yana, bu sistem, sadece on yıl içinde, ara eleman yetiştiren meslek liselerine olan talebi 2/3'ten 1/3'e düşürerek, iflas etmiştir! Darbe döneminin eseri olan katsayı uygulamasını, bugün, 28 Şubat'a destek veren, darbeci, jakoben, küçük bir grubun dışında hiç kimsenin savunabileceğini sanmıyorum.

Savunmaya çalışanlar da, bu uygulamayı haklı gösterecek tek bir gerekçe dahi sunamayacakları için, kamuoyunda, kendilerinden başka destekçi bulamayacaklardır. YÖK'ün, "katsayı uygulamasının kaldırılması" kararından geriye dönüşünün, siyasi, hukuki, ekonomik, konjonktürel vs. hiçbir temeli bulunmadığı kanısındayım. Benim asıl üzerinde durmak istediğim husus, katsayı uygulamasının hukuka aykırı olarak başlatılması ve Danıştay'ın da bu açık hukuk ihlaline onay vermesidir.

Katsayı uygulamasından önce, fen lisesi, Anadolu liseleri, meslek liseleri veya genel lise mezunları, eşit olarak sınava girmekte, mezun olduğu okula bakılmaksızın, aynı sayıda soruyu çözen öğrenciye aynı puan verilmekteydi. Öğrenciler, aldıkları puanlara göre, dilediği dalda öğrenim görme hakkına sahipti. Meslek liselerindeki eğitimin yetersizliği önemli bir dezavantaj oluşturmakla birlikte, puanlarının yeterli olması halinde, endüstri meslek lisesi mezunu bir öğrenci hukuk fakültesine, imam-hatip lisesi mezunu bir öğrenci ise tıp fakültesine, vs. kaydını yaptırabilmekte ve dilediği bölümde okuyabilmekteydi. Şeklen de olsa, tüm öğrenciler arasında, adil ve eşit bir uygulama söz konusuydu.

Milli Güvenlik Kurulu'nun, 28 Şubat 1997 tarihli toplantıda, "irticayı birinci tehdit" olarak niteleyerek, görevde bulunan hükümete sunduğu, "18 maddelik" bir muhtırada, eğitimle ilgili olarak, "8 yıllık kesintisiz eğitim yasası çıkartılarak imam-hatip liselerinin orta kısımlarının tamamen kapatılması, din eğitiminin 15 yaşına kadar yasaklanması, Kur'an kurslarının kapatılması, imam-hatip lisesi mezunlarının üniversiteye girişlerinin zorlaştırılması (engellenmesi)" istenmiştir. Yükseköğretim Kurulu da, bu talimata uygun olarak, 30.7.1998 tarih ve 1998/8-90 sayılı kararıyla 2547 sayılı Yükseköğrenim Kanunu'nun 45. maddesi kapsamında, ÖSYM yönetmeliğinde, esaslı değişiklikler yapmış, 1999 öğretim yılında uygulamaya konulmuştur.

EĞİTİM SİSTEMİNE VURULAN DARBE(!)

Bu yeni uygulamayla, ders gruplarına göre "alanlar" oluşturulmuş, üniversiteye girişte, seçtiği alanda eğitim görecek öğrencilerin puanı 0,50 ile, başka bir alanı tercih etmesi halinde, 0,20 ile çarpılması kararlaştırılmıştır. Aynı dalda eğitim görecek olan öğrencilere % 15 ek puan verilmesi kararlaştırılmış ise de, aynı bölümden mezun olan herkese ek puan verilmesi sıralamayı etkilemediğinden, tamamen aldatmacadan ibarettir. Puan hesaplanmasında, ondalık sistemin seçimi bile ileri bir psikolojik harekât ve toplum mühendisliğinin ürünü olup, önemsiz gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa, bir öğrencinin puanının 0,5 ile çarpılması, aldığı puanın yarısı (% 50'si), 0,2 ile çarpılması ise beşte biri (% 20'si) demektir. Alanları farklı olan ve aynı sayıda soruyu cevaplayan iki öğrenciden birine 350 puan verilirken, diğerine 140 ek puan verilmesi anlamına gelmektedir. Sıralamada, bir puanın dahi hayati önem taşıdığı bir sınav sisteminde, zaten zayıf bir eğitim alan meslek lisesi öğrencilerinin üniversiteye girebilmesi, tamamen imkânsız hale getirilmiştir. Öyle bir hesaplama yöntemi getirilmiştir ki, dereceye giren öğrenciler bile en düşük puanla öğrenci alan programlara girebilir hale gelmiştir. Meslek lisesi mezunları sınırlı da olsa aynı dalda üniversiteye girebilirken, 1739 sayılı yasanın 32. maddesindeki "yükseköğretime hazırlayan programlar uygulayan" deyimini, sadece "ilahiyat fakültesi" olarak yorumlamak suretiyle, imam-hatip lisesi mezunlarının girebileceği alan, ilahiyat fakültesiyle sınırlandırılmıştır. Bu sistemin amacı, meslek lisesi statüsünde olan imam-hatip lisesi mezunlarının üniversiteye alınmaması olup, bu amaç fazlasıyla gerçekleşmiştir. Gizledikleri asıl amaçlarını gerçekleştirirken, düzenlemenin meslek liseleriyle ilgili olduğu görüntüsünü vermek için, ülke ekonomisinin temel direklerinden biri olan, meslek liselerini uçuruma yuvarlamaktan da çekinmemişlerdir. Katsayı uygulamasının, sadece meslek lisesi öğrencilerine değil, diğer lise öğrencilerine de hayrı olmamış, alan adı altında "kastlar" oluşmuş, öğrenciler, bir kez seçtiği alanın içine hapsedilmiş, en doğal hakkı olan "meslek değiştirme" hakları ellerinden alınmıştır.

Yükseköğretim Kurulu'nun bu uygulamasının, o tarihte iktidarda bulunan hükümetin "siyasi bir tercihi" ve "hukuka uygun olduğu" sanılmaktadır. Oysa, katsayı uygulaması, o tarihte yürürlükte bulunan mevzuata ve hukukun temel ilkelerine dahi aykırı olarak başlatılmış ve bu uygulamanın kaldırıldığı tarihe kadar hukuka aykırı olarak uygulanmıştır.

1982 Anayasası'nın 6/2 maddesinde, "İdarenin, kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı..." 124/1 maddesinde ise, "Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla yönetmelikler çıkarabileceği..." hükmü yer almaktadır. Anayasa'nın bu açık hükümleri karşısında, YÖK'ün bu uygulamasının, yasal bir dayanağının olması gerekir. Yasalarda katsayı uygulamasına imkân verecek bir düzenleme bulunmadığından, YÖK'ün de, böyle bir uygulamayı başlatma yetkisi bulunmamaktadır. Yükseköğretim Kurulu'nun, bu uygulamasına dayanak gösterdiği 2547 sayılı kanunun 45/a maddesinde, "Sonuçların değerlendirilmesinde, adayların ortaöğretimdeki başarıları dikkate alınır." denilmektedir. Yasanın bu açık hükmünden, adayların başarısından söz edildiği, öğrencilerin okuduğu okullar için puan verilemeyeceği açıktır.

Hukukun temel ilkelerinden biri, "kazanılmış hak" kavramı ve "düzenleyici işlemlerin geçmişe yürütülmemesi"dir. Yükseköğretim Kurulu, katsayı uygulamasını başlatırken, hukukun bu temel prensiplerini dikkate almamıştır. Üniversiteye girişte alan ve katsayı uygulamasının kararı 30.7.1998 tarihinde alındığına ve meslek lisesi öğrencilerinin aleyhinde bir düzenleme olduğuna göre, bu kararın alındığı tarihten önce meslek lisesinde okuyan öğrencilere uygulanamaması, ancak 4 yıl sonra uygulanması gerekmektedir. YÖK ise kararı takip eden ilk sınavda bu sistemi uygulamıştır.

KATSAYI İHLALİNİN GÖTÜRDÜKLERİ...

Hukukun temel ilkelerinden biri de, "eşitlik"tir. YÖK tarafından getirilen bu düzenlemenin, uluslararası sözleşmelere ve Anayasa'da belirtilen eşitlik ilkesine aykırı olduğu açıktır. Aynı sayıda soruyu cevaplayan öğrencilerden birine üniversitenin kapıları ardına kadar açılırken, bir başkasının yüzüne kapatılması, hangi gerekçeyle olursa olsun insanlık suçudur! Demokrasinin temel prensiplerine açıkça aykırı olan bu uygulama, demokrasi iddiasındaki bir ülkede, on yıl devam edebilmiştir.

Hukukun temel prensiplerinden biri de, "adalet" ilkesidir. Eşitlik ilkesini tamamlayan bu ilke, eşit durumda olanların aynı haklara sahip olması ve aralarında ayrım yapılamaması anlamına gelir. Öğrencilerin mezun olduğu okullara göre ayrım yapılması, sınav sonucunda hak edilen ham puanlarının, çeşitli entrikalarla, bir kısmının konkav bir kısmının konveks aynalara tutularak değiştirilmesi, hak ettiği bir bölüme alınmaması, bir öğrencinin öğrenim hayatı boyunca çalışarak elde ettiği "hakkın özüne müdahale" niteliğinde olduğu açıktır.

Esasen, bir hukuk devletinde, bir idari organın, (YÖK'ün), (bilerek veya bilmeyerek) yanlış yapması, hukuku ihlal etmesi, yadırganacak bir durum değildir. İdare, hemen her gün hukuku ihlal etmekte, bu ihlallere karşı yargıya başvurulmakta, son sözü, yargı mercileri söylemektedir. YÖK'ün bu ihlali de, ne ilk ve ne de son olacaktır. İdare, az veya çok yanlış ve yanlışlar yapacak, yargı, idareyi hukuk çizgisine çekecektir.

Bu ağır hak ve hukuk ihlalleri o tarihlerde, yetkili Danıştay'a intikal etmiş, bütün bu hukuka aykırılıklar mağdur öğrenci velileri ve vekilleri tarafından yüksek mahkemeye arz edilmiştir. Hatta bizzat katıldığımız bir duruşmada, "bu hukuksuzluk devam edecekse, bunun sorumlusunun, idare (YÖK) değil, bu uygulamayı meşrulaştıracak olan yargının olacağı" ifade edilmiştir. Danıştay, siyasi ve ideolojik duruşuna uygun olarak, YÖK'ün bu uygulamasında hukuka hiçbir aykırılık bulmamıştır. Bu durum, hukuk adına son derece üzüntü verici olup, tarihteki gereken yerini almıştır! Dolayısıyla, Danıştay, YÖK'ün bu uygulamasına onay/vize vermekle, vicdanları yaralayan bu haksız uygulamanın devam etmesinin asıl sorumlusudur.

Bu haksız uygulamadan, tam on yıl sonra, adalet organları aracılığıyla değil de, aynı yürütme organının "başka yönde bir tasarrufu" ile vazgeçilmesi, kaderin garip bir cilvesidir. Demokratik ülkelerde, temel hak ve özgürlüklerin teminatı olan yargı organları, ülkemizde, maalesef, hak ve özgürlükleri kısıtlayan toplum mühendisliğinin bir aracı olarak çalışıyor. Yargının ileri derecede siyasallaşması nedeniyle, eşitlik, özgürlük ve adaletin adresi, sadece bize özgü yön değiştiriyor: Yargı "siyaset" yaparken, yürütme "adalet" dağıtmaya çalışıyor!

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT