İslam'ın Batı'daki imaj savaşı

09.03.2008 05:05

Furkan Aydıner

İzlediğim yabancı bir belgeselde insanlardan şu iki soruya tek kelimeyle cevap vermeleri isteniyordu: "İslam deyince aklınıza ne geliyor?" "Terör deyince aklınıza ne geliyor?"

Cevaplar tahmin edeceğiniz gibi: Birinci soruya "terör" veya "şiddet"; ikinciye ise, "İslam" veya "Ortadoğu" cevabını veriyordu insanların büyük çoğunluğu. 11 Eylül'den sonra Amerika ve Avrupa'da yapılan kamuoyu araştırmaları da yabancıların zihnindeki İslam imajının belgeseldekinden farklı olmadığını gösteriyor. Çünkü 11 Eylül vahşetini işleyenler sadece Dünya Ticaret Kulesi'ni değil, milyonların zihnindeki 'İslam kulesini' de yerle bir etti. 11 Eylül'den sonra, hem yazılı hem de görsel medyada İslam'ı terörle eş kılan sayısız yorumlar yapıldı. Birçok insanın zihnine İslam ve terör kelimeleri birlikte kazındı. 11 Eylül öncesi ve sonrasında ABD'de bulunan biri olarak, İslam'ın yıkılan imajının tamiri 50 sene sürecek diye düşünüyordum. Ancak, Gallup'un, üç kıtada, 40 ülkede toplam 50 bin kişiyle yaptığı altı yıllık dev araştırma sonuçlarını ve bunu analiz eden, Georgetown Üniversitesi'nde İslam araştırmaları profesörü John Esposito'nun kitabını okuyunca yanıldığımı anladım. Bu yazıda öncelikle, Batı'da entelektüel cephede İslam'a karşı cihat eden ateist ve oryantalistlerin İslam korkusunu nasıl yaydıklarını anlatacağım. Daha sonra, karşı cephede İslam'ı savunan hakperest ve dürüst entelektüellerin cevaplarına değineceğim. Bu bağlamda, Gallup araştırması ve Esposito'nun kitabının "İslam'ın Batı'daki imaj savaşı"nı nasıl etkileyeceğini tartışacağım.

İslam'ın imajını tahrip eden ateist ve oryantalistler

Küresel kapitalist sistemin kalbi olan Amerika'da, 11 Eylül'den sonra İslam hakkındaki kitaplara büyük bir talep oldu. Richard Dawkins, Sam Harris, Cristopher Hitchens gibi "Yeni Ateistler" akımının öncüleri ile Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibi oryantalistler bu talebe karşılık vermekte gecikmediler. Söz konusu ateist ve oryantalistler, İslam'ın zihinlerdeki imajını yerle bir etmek için adeta "cihat" ilan ettiler. Yazdıkları eserlerde İslam'ı terör dini olarak gösterdiler. Özellikle cihatla ilgili ayetleri referans vererek İslam'ın şiddet telkin ettiğini iddia ettiler. Huntington'un "medeniyetler çatışması" kehanetinin doğru çıktığını söylediler. İslam'la kaçınılmaz savaşın vaktinin geldiğini söylediler. Hem bireyleri hem de devletleri, terörle mücadele adı altında, İslam'a karşı topyekûn savaşmaya davet ettiler. Herkesi terör paranoyasıyla korkuttular. Biyolojik ve nükleer kitle imha silahlarını ele geçirmek üzere olan teröristlerin kıyameti getireceğini yazdılar.

Sam Harris'in "İnancın Sonu" (The end of Faith) adlı kitabı İslam karşıtı eserlerin tipik bir örneği. Harris, kitabında ılımlı Müslüman olamayacağını, Kur'an'a Allah kelamı diye inanıp ona göre yaşayan insanın, kendi din mensuplarından başka kimseye tahammül edemeyeceğini iddia ediyor. Harris'e göre, günümüzde, ellerinde bir güç bulunmadığı için ılımlı gözüken Müslümanlar, yarın güç kazandıklarında kendinden olmayan herkesin başını uçuracaklar. Harris, argümanını desteklemek için "Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır" (Nisa Sûresi, 101) gibi ayetleri zikredip, bir müfessir edasıyla şöyle tefsir ediyor: "Bütün Müslümanlar Kur'an'ın hiçbir harfinin dahi insan tarafından yazılmadığına ve tamamıyla Allah kelamı olduğuna inanıyor. Allah, kâfirleri imha edin, size huriler vereceğim, sizi cennete koyacağım diyorsa Müslümanların canlı bomba olması gayet normal." Öte yandan, Harris, "Dininizden dolayı sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden men etmez. Çünkü Allah adil olanları sever." (Mümtehine Sûresi, 8)" gibi ayetlerden hiç bahsetmiyor.

İslam'ı savunan hakperest entelektüeller

Harris, kitabının sonlarına doğru, İslam'a karşı neler yapılması gerektiğini şöyle ifade ediyor: "İslam'la savaş halindeyiz. Bu savaş daha çok sürecek. Şehit olma hevesiyle, kurduğumuz medeniyeti yıkmaya hazır olanlara göz yumamayız. Bu insanların eline kitle imha silahlarının geçmesine müsaade edemeyiz. Onlara tolerans gösterip sonumuzu getirmelerine yardım edemeyiz. Milyarı aşkın insanı imha etmemiz mümkün değil. O halde dinlerini tamamen değiştirmeliyiz. Onların Kur'an'la bağlarını koparmalıyız, çünkü onlar Kur'an'a Allah kelamı olarak inandıkları sürece, bizim için tehlike olmaya devam edecekler."

11 Eylül'den sonra, hakperest ve dürüst entelektüeller, ateist ve oryantalistlerin İslam'ı çarpıtmalarından rahatsız oldular. İslam'ı savunmak için onlarca kitap yazdılar. Belgesellerle eleştirilere cevap verdiler. Örneğin, ABD'nin en çok izlenen ve en etkin televizyon kanalı PBS, doğru İslâmiyet'i "İman İmparatorluğu" ve Peygamberimiz'i (sas) de "Bir Peygamber'in Mirası" isimli tarafsız belgesel filmlerle anlattılar. En ön safta, Karen Armstrong, John Esposito, Bruce Lawrence gibilerinin yer aldığı hakperest aydınlar, büyük bir gayretle İslam'a yapılan saldırılara karşı göğüs gerdiler. On dört asırlık geçmişe sahip ve hâlihazırda bir milyardan fazla mensubu olan bir dini, günümüzdeki birkaç bin teröristin yaptıklarıyla mahkûm etmenin insafsızlık olduğunu söylediler. Bir dine mensup birkaç caninin yüzünden o dinin bütün mensuplarını potansiyel cani görmenin büyük bir zulüm olduğunu ifade ettiler.

Eski bir rahibe olan Karen Armstrong, İslam'ın Kısa Tarihi (Islam: A Short History) isimli kitabında, tarihsel olarak İslam'a bakınca, İslam'ın terör değil, barış dini olduğunu yazdı. İslam'dan önce Mekke'de tam bir anarşi ve vahşetin hâkim olduğunu, İslam ile birlikte barış ve huzur geldiğini anlattı. Kız evlatlarını toprağa diri diri gömenlerin, İslam'ın verdiği yüce ahlakla değiştiğini ifade etti. "Muhammed: Zamanımızın Peygamberi (Mohammed: A Prophet of Our Time)" isimli kitabıyla da, Hz. Muhammed'e (sas) yapılan haksız eleştirilere cevap verdi. O'nun hayatını incelediğinde, O'na adeta âşık olduğunu söyledi.

Bir radyo programında yaptığı söyleşide, Karen Armstrong, Hz. Muhammed'e (sas) olan sevgisinin gerekçesini şöyle açıklıyordu: "Muhammed'in bizim gibi beşer olmasını sevdim. Onun hayatı hakkında bildiklerimizi başka hiçbir dinin peygamberi hakkında bilmiyoruz. İsa'dan çok sonra geldiği için ayrıntılı bilgi var hayatı hakkında. İlk siyerciler onun hayatının her yönünü yazmışlar. Sadece mutlu taraflarını değil, sıkıntılarını da anlatmışlar... Muhammed'in zorluklarla mücadele edişini sevdim. O, şiddetin, ümitsizliğin, vahşetin hâkim olduğu bir topluma geldi. Böyle bir topluma, şiddet kullanmadan, barış ve huzur getirmeyi başardı. Gerçi beş altı sene boyunca Mekkeli müşriklerle savaştı. Ancak bu, bir zorunluluktu; çünkü Mekkeliler Müslümanları kökten yok etmek istiyorlardı. Muhammed'in savaşmak dışında alternatifi yoktu. Muhammed, mücadeleyi şiddetle değil, şiddete karşı olmakla kazandı. İki sene boyunca, her türlü baskılara rağmen, şiddet kullanmadan sabırla mücadele vermesi, Gandi gibi barış telkin eden liderlerin yaptığından geri kalmaz."

Duke Üniversitesi'nde İslam Araştırmaları Kürsüsü Başkanı Dr. Bruce Lawrence ise 2007 yılında Dünyayı Değiştiren Kitaplar serisinde yayınlanan, Kur'an'ın Bir Biyografisi (The Qur'an: A Biography) isimli kitabında İslam namına terörist eylem yapanların ilham kaynağının Kur'an olamayacağını yazdı: "Usame bin Ladin'in nihai maksadı nedir? Aslında onun gerçek gayesi ne bir İslam devleti kurmak ne de halifeliği geri getirmektir. Kanaatimce, Ladin'e Müslüman fundamentalist demek çok yanlıştır. Bence, Ladin, Muhammed ve sahabelerinin yolunu değil, yirminci yüzyılın başında terör fikrine öncülük eden Rasputin ve diğer Rus anarşistlerin yolunu takip ediyor. Ladin, Kur'an'ı insanlara hayat vermek için bir rehber olarak görmek yerine, insanları imha etmek için bir rehber olarak kullanıyor."

İslam'a yapılan eleştirilere sessiz kalmayanlardan biri de Georgetown Üniversitesi'nin İslam araştırmaları profesörü John Esposito'ydu. Akademik dürüstlüğü ve entelektüel misyonu gereği İslam'ı savunmayı kendine vazife gibi gören Esposito, 11 Eylül sonrasında yazdığı dört kitabıyla İslam düşmanlığı yapan ateist ve oryantalistlere cevap verdi. İslam'la İlgili Herkesin Bilmesi Gereken Şeyler (What Everyone Needs to Know about Islam) ve İslam: Dosdoğru Yol (Islam: The Straight Path Updated with New Epilogue, 3rd edition) kitaplarıyla Batılı okuyucularına İslam hakkında temel bilgiler sundu. Kutsal Olmayan Savaş: İslam Adına Terör (Unholy War: Terror in the Name of Islam) isimli kitabıyla da, terörün cihat olmadığını ve İslam namına terör yapılamayacağını anlattı zihni bulanık Batılı muhataplarına. Esposito, bunlarla da yetinmedi, Gallup araştırma şirketiyle işbirliği içinde, 40 ülkede 50 bin Müslüman'ın katılımıyla dev bir anket yaptı. İslam'a karşı cephe alıp, Müslümanlar hakkında yalan yanlış şeyleri uyduranlara, 6 yıl süren bu araştırmanın sonuçlarını tahlil eden kitabıyla cevap veriyor. Bu hafta piyasaya çıkan ve şimdiden satış rekorları kıran kitap şu başlığı taşıyor: İslam Adına Kim Konuşur?: Bir Milyar Müslüman Gerçekten Ne Düşünüyor (Who Speaks For Islam?: What a Billion Muslims Really Think).

İslam'ın imajını tamir edecek dev araştırma

Kırk ülkeden 50 bin kişinin katıldığı Gallup'un söz konusu araştırması, bilimsel araştırma yöntemlerine göre bir milyar Müslüman'ı temsil ediyor. Başka bir deyişle, 50 bin kişi yerine bir milyar insana aynı soruları sorsaydık yine aynı cevaplar alırdık. Bu araştırma, Müslümanların, terör, özgürlükler ve demokrasi konularında gerçekte neler düşündüğünü ortaya çıkarmış. John Esposito'nun kitabında analiz ettiği söz konusu araştırmanın sonuçlarına göre, Müslümanların yüzde 93'ü şiddet içeren eylemleri tasvip etmiyor. Politik olarak radikal yöntemleri meşru görenler ise sadece yüzde 7'de kalmış. Bu bağlamda, 11 Eylül vahşetini her yüz Müslüman'dan sadece yedisi tasvip ediyor. Onlar da, dini değil, politik gerekçelerle hareket ettiklerini söylemiş. Amerika'nın yaptığı zulümlere karşılık, 11 Eylül'ü hoş gördüklerini ifade etmişler. Daha da ilginci, radikal politik görüşe sahip olan Müslümanlar bile demokrasiye taraf olduklarını, ancak kendi ülkelerine gerçek demokrasinin gelmeyeceğini beyan etmişler.

Gallup'un bu araştırması, ABD Başkanı George W. Bush'un 11 Eylül saldırıları sonrasında Müslümanlar hakkında söylediği, "Bizdeki özgürlüklerden nefret ediyorlar. Din özgürlüğümüzden, düşünce özgürlüğümüzden, seçme ve seçilme özgürlüğümüzden nefret ediyorlar." sözlerini de tekzip ediyor. Araştırmanın sonuçlarına göre, politik olarak radikal olan Müslümanlar bile, Batı'nın demokrasi, özgürlükler ve teknolojik gelişmişliğine hayran olduğunu söylüyor. Ancak, söz konusu değerlerin kendilerine dayatılmasını tasvip etmiyorlar. Öte yandan, Amerikalılar gibi, Müslümanlar da, Batı'nın çürük ahlakını ve bozulan geleneksel değerlerini sevmiyor.

Kısacası, 11 Eylül'den beri Batı'daki entelektüel cephede İslam imajı üzerine büyük savaş yaşanıyor. İslam korkusu yayan ateistler ve oryantalistlerle, doğru İslamiyet'i anlatmaya çalışan dürüst entelektüeller arasındaki bu savaş Gallup'un dev araştırmasıyla yeni bir safhaya girdi. Gallup'un araştırması, ateist ve oryantalistlerin tezini çürütüyor. Müslümanların kahir ekseriyetinin ılımlı ve demokrat olduğunu belgeliyor. Şiddet ve teröre karşı olduklarını, demokrasi, özgürlükler ve teknolojik gelişmeyi arzuladıklarını ortaya çıkarıyor. Hiç kuşkusuz, bu araştırma birçok insan için tahrip olmuş İslam imajını tamir edecek nitelikte. Ancak, İslam'a karşı bütün önyargıların bir tek araştırmayla yok olacağını beklemek safdilliktir. Çünkü Einstein'ın dediği gibi, "Bir önyargıyı ortadan kaldırmak, atomu parçalamaktan daha zordur".

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim