1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. İslâm İnqılabı’nın 34. yıldönümünde, İran siyasetinde neler oluyor?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

İslâm İnqılabı’nın 34. yıldönümünde, İran siyasetinde neler oluyor?

A+A-

secakirgil@yahoo.com

10 Şubat günü, İran’da kullanılan Hicrî-şemsî (365 günlük güneş yılını esas alan Hicrî) takvime göre 22 Behmen 1357’de, son asırlarda görülen en büyük müslüman halk hareketinin, qıyâmının sonucunda, 1979 yılı başında, şehinşahlık düzeninin tarihin çöplüğüne atılıp, İslam İnqılabı Hareketi’nin, Nihzet-i İnqılab-ı İslamînin İmam Rûhullah Khomeynî rehberliğinde zafere erişmesinin 34. yıldönümü.. Böylece artık bu inqılab hareketi 35. yılına giriyor.

Bu ’silahsız’  inqılab hareketi, elbette ki, çok büyük ve ağır bedeller ödeyerek, müslüman halkın en az 100 binden fazla kurban vererek gerçekleşmişti. Elbette, çeşitli marksist ve de muhtelif etnik unsurlar adına yürütülen kavmiyetçi silahlı mücadeleler de on yıllardır var idi; ama, onlar müslüman halk kitlelerini arkasından sürükleyememişti.

5 Haziran 1963’te gerçekleşen ve binlerce insanın öldürüldüğü ’Panzdeh Khordad Qıyâmı’ndan sonra, önce 1 yıl kadar Türkiye-Bursa’da, sonra Irak- Necef’te, ve 1978’in son 4-5 ayını da Fransa’da sürgünde yaşamak zorunda kalan İmam Khomeynî liderliğindeki Nihzet-i İslamî ise, her şeye rağmen,  sonuna kadar silaha başvurmamıştı. 

Müslüman halk kitlelerinin tek silahı, özellikle de 1977 ortalarından itibaren, kadınlı-erkekli milyonların hançeresinden yükselip, bütün dünyaya dalga dalga yayılan ’Allah’u Ekber!’ feryadları idi. Şah güçleri ise, bu silahsız kitleleri bütün İran şehirlerinde, yerleşim birimlerinde binler-onbinler halinde kana buluyor, katlediyor ve katlettikçe de daha bir dehşete düşüyordu.

Sonunda, Şah Pehlevî’nin, geride Senato Başkanı Celâl Tehranî liderliğinde bir ’Saltanat Şûrâsı’ ve Şapur Bahtiyar liderliğinde bir hükûmet bırakarak aile efradıyla birlikte ülkeden kaçıyor ve 1 Şubat 1979 günü ise, İmam Khomeynî, 16 yıl ayrı kaldığı ülkesine geri dönüyor ve milyonların gözyaşı içinde karşılanıyordu.

Ama, İmam Khomeynî, gelir-gelmez hükûmete  ve sosyal hayata el koymuyor, Güney Tahran’ın fakir mahallelerinden birindeki bir ilkokulda karar kuruyor ve hadiselerin gelişimini bekliyordu..

Bu bekleyiş, 10 gün sürecekti..

Bu 10 günlük bekleyiş, daha sonra, ’ülkelerinde azgınlık eden ve bunun için, üzerlerine azab kamçısı yağdırılan’ ve artık geçip gitmiş eski güçlü kavimlerin, fir’avunların hikayelerinin, qıssalarının hatırlatıldığı ve ’akıl sahibleri için bir yemin değerinin bulunduğu’ hatırlatılan Fecr Sûresi’nde zikrolunan  10 fecrin / şafağın manevîyetinden ümid ve istimdâd olarak izah olunmuştur.

Bu 10 günlük bekleyişten sonra..

Şah hükûmetinin direnme çabalarına karşı İmam Khomeynî, halkın, 22 Behmen / 10 Şubat günü, bütün devlet dairelerine, kamu alanlarına, sosyal hayata el koyacağını açıklamış, Şah rejimi güçlerinin karşı koyması halinde ise, ’cihad ilân edeceği’  tehdidinde bulunmuş ve o gün, rejim güçleri, cihad ilanına gerek kalmadan meydandan kaybolmuşlar ve halk da ülkesini Rehberlerinin emrine göre teslim almıştı; ’Allah’u Ekber- Khomeynî Rehber!’  feryadlarıyla..

Ondan sonraki, hele de ilk 10 yıllık korkunç mücadeleleri, boğuşmaları; coğrafî sınırlar dışından, Saddam Irakı’nın saldırmasıyla başlayan 8 yıllık savaşı;  içeride ise, marksistlerin ve azerîci, kürdçü, arabçı, farsçı, belûccu, türkmenci ve sair yığınla etnik temelli ayaklanma çabalarının herbirisine ve ardı arkası kesilmeyen ve inqılabın en seçkin liderlerinden onlarcasını alıp götüren suikaddlere rağmen.. İnqılab, kendi istikametinde ilerlemeyi sürdürdü..

O 34 yıllık dönemin bütün hikayesini anlatmaya bu sütunların hacmi elvermez.

Sadece, hasbelkader, o inkılab hareketinin en hassas, en buhranlı ve ateşli potasında ve karınca kararınca, emek ve gözyaşlarıyla katkıda bulunmaya çalışmış birisinin, bu konudaki gözlemlerini bu kadarca da olsa aktarması herhalde, anlayışla karşılanmalıdır.

*

O büyük inkılab hareketinin, sadece İran’da değil, hemen dünya müslümanları arasında meydana estirdiği rüzgar ve dünyaya verdiği mesajlardan bugüne bakıldığında, nasıl bir mesafe alınmıştır veya geride ne kalmıştır?

İdealler açısından bakıldığında, olumsuz tablolar zikredilebilir. Ama, her hadise ve oluşumu, kendi özel şartları ile birlikte de değerlendirmek gerekir.

Unutulmasın ki, -her ne kadar sui misal misal olmaz ise de-, kendi ülkemizde,  Osmanlı’dan sonra kurulan katı laik-kemalist-türkçü rejim, aradan geçen 90 yıla rağmen, henüz bile normalleşememiş olmanın sancılarını çekmektedir. Böyleyken, İslam İnqılabı Hareketi’nin geride bıraktığı 34 yılın muhasebesini bir çırpıda yapmak hem kolay olmaz; hem de ortaya çıkan tabloya bakarak, bütün hakkında hüküm vermeye kalkışmak, insanı çok da âdil olmayan noktalara sürükleyebilir. Hele de, İran halkının büyük ekseriyeti, İslam’ın şiî yorumunu, 500 küsur yıldır değil de sanki yeni benimsiyormuş gibi, yorumlara kalkışmak, sanırım, bizi başka yanlışlara da götürür..

Herhalde, sadece şu kadarı belirtilmelidir ki, bir değerlendirme yapılırken, idealler veya hayâller açısından olması gerekenler kadar; mevcud şartlar, imkânlar ve vakıalar da gözönünde bulundurulmalıdır. Yani, ideal istenirken, realiteden de uzak düşülmemesi, ayakların yerden kesilmemesi de gerekir.

*

Bu girizgâhdan sonra, İran’da son günlerde, iç ve dışsiyaset açısından meydana gelen ve dünyayı da derinden ilgilendiren gelişmelere..

*

Ve gelelim; İran’ın iç ve dış siyaseti açısından yaşananlara..

4 ay sonra, yani, önümüzdeki Haziran’ın ilk yarısında, İran, yeni bir Cumhurbaşkanlığı seçimine gidecek.. 7,5 senedir C. Başkanlığı yapan Mahmûd Ahmedînejad, 4’er yıldan iki dönemlik, 8 yıllık vazife dönemini tamamlayıp, üçüncü bir dönem için seçilme imkanı da kanûnen olmadığından, gelecek seçime katılamıyacak.. Ama, yeni seçimlere bu kadar kısa bir süre kalmış olmasına rağmen, henüz ortada bir aday yok..

Dahası, 2009 Haziranı’nda yapılan C. Başkanlığı seçimlerinde hile ve yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla meydana gelen ve aylarca süren büyük karışıklıklardan sonra,  o zamana kadar İslam İnqılabı Hareketi’nin ön safında bulunmuş yüzlerce- binlerce ismin hapiste olduğunu hatırlayalım. O tutuklananlara karşı acımasızlığıyla sivrilen bir savcı olarak Said Murtezevî’yi işaret edelim ki, biraz sonra ona da değinilecek..

O seçime aday olarak katılan eski başbakan Mîr Huseyn Mûsevî ve eski Meclis başkanlarından ve İmam Khomeynî’nin yakın talebelerinden Mehdî Kerrubî’nin yargılanmlaksızın, 3,5 senedir ev hapsinde tutulmaları da devam ediyor.. Öyle ki, Mûsevî’ye babasının cenazesine katılması için bile izin verilmedi. Onlara, o büyük günahlarından dolayı tevbe etmeleri hatırlatılıyor. Onların ise, böyle bir siyasî tevbeye yaklaşmadıkları anlaşılıyor. 

Bu yüzden de, aleyhlerine yıllardır, ’seran-ı fitne’ (fitnenin başları) ve Yezid karargâhının askerleri’ gibi ağır yakıştırmalar yapılıyor. İnqılabın başından beri önde gelen simâlardan olan Habibullah Askerevladının geçtiğimiz günlerde, ’Mûsevî ve Mehdi Kerrubî’yi fitnenin başları olarak değil, tam tersine ’fitnezede’ (fitneye uğrayan) kimseler olarak nitelemesi üzerine, tartışmalar yeniden alevlendi.

Öte yandan, anlaşılıyor ki, gelecek seçimde C. Başkanı adayı olacak bazı kimselere, Musevî ve Kerrubîyi suçlamaları şartı getirilecek.. Bunu, Şûrâ-y’ı Nigehban denilen ve bir bakıma Anayasa Mahkemesi gibi yetkisi bulunan ve aday olacaklara katılım izni verecek olan kurumun başkanı olan Âyetullah Ahmed Cennetî defalarca belirtmiştir. Hattâ, öyle ki, 1997-2005 arasında 8 yıl cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Khâtemî’ye de, aday olmak istemesi halinde aynı şartın getirileceği medyada açıkça dile getiriliyor.

Ancak, bir diğer mes’ele ise, Ahmedînejad’ın, dünürü ve yardımcılarından ve hattâ bazılarına göre şeyhi olarak gösterilen İsfendiyar Rahîm Meşaî’yi aday göstereceği ihtimali idi. Ancak, onun son yıllarda, kamuoyunda sürekli olarak, bir inhiraf-ı itiqadî (itiqadî sapkınlık) hareketinin içinde ve hattâ öncüsü olarak nitelenmesi ardından bu yolun tıkandığı sanılıyor. Ne var ki, bu kişi aday olacak olursa, hakkında hiçbir hukukî mahkûmiyet bulunmayan birisinin adaylığının reddedilmesi halinde, bunun hangi gerekeçeye dayandırılacağı merak konusu..

Gerçi, Ahmedinejad, iki ay kadar önce, bu konudaki bir soruya, ’İran’da cumhurbaşkanını Allah belirler!’  karşılığı vermişti..

Böyle bir merhalede, Meclis Başkanı Ali Laricanînin gelecek Cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adaylarından birisi olması sözkonusu..  

Ancak, onun geçen hafta Ahmedînejad’la giriştiği sert tartışma, onu zayıflatmış mıdır, ya da daha mı güçlendirmiştir, o da bir ayrı konu.. Bu sert tartışmanın konusu ise, 3,5 yıl öncelerdeki büyük karışıklık sırasında tutuklananlara çok ağır işkence ve zulümler yaptırdığı iddia olunan savcı Said Murtezevî..

Bu kişi, yıllardır bir türlü sorgulanamıyor.. Çünkü, onu Ahmedînejad koruyor, yüksek makamlara tayin ediyor. Tayin kararnamelerini yargı ibtal ediyor, o zaman da başka bir vazifeye tayin ediliyor. Ki, son olarak Sosyal Güvenlik Kurumu Genel Müdürlüğü’ne getirilmişti.. Ama, yargı bu tayini de geçersiz sayınca, bu kez de aynı makama Genel Md. Vekili olarak vekaleten tayin edildi.

Böylece de dananın kuyruğu koptu. Ve Meclis’de, Çalışma Bakanı A. Şeyhulislamî aleyhinde bir istizah (gensoru) önergesi verildi. Ahmedînejad, bakanını korumak için, ’en iyi savunma saldırıdır  taktiğine başvurdu ve Ali Laricanînin kardeşlerinden Fâzıl Laricanînin Savcı Murtezevî ile yaptığı bir rüşvet görüşmesinin gizli çekilmiş filmini Meclis barkovizyonundan göstereceğini açıklayınca, itirazlar yükseldiyse de, Ali Laricanî, bu filmi yayınlattı. Filmde, Fâzıl Laricanî, Murtezevî ile görüşürken görülüyordu. Ancak konuşmalar anlaşılamadığından, arada geçtiği iddia olunan sözleri, bizzat Ahmedînejad okuyunca, itirazlar yükseldiyse de, Laricanî Meclis’i yatıştırdı.

Ahmedînejad, sözlerini bununla da sınırlandırmadı ve ülkenin Meclis Başkanı ve Yargı Gücü Başkanı tarafından, bir aile tarafından yönetilmek istendiğini ve Hükûmet’e de yön vermeye çalıştıklarını söyledi.

Bu da ayrı bir itiraz dalgası oluşturdu. Ahmedînejad’ın bu sözlerinin altında, İnqılab Rehberi’ne dolaylı bir serzeniş seziliyordu. Çünkü, Yargı Gücü’nün başında bulunan Sâdıq Laricanî, Ali Laricanî’nin kardeşi olup, o da,

Yargı Gücü’nün başına İnqılab Rehberi tarafından tayin olunmaktadır. Ki, Ahmedînejad, birkaç ay once, de, Tahran’ın ünlü Evin Cezaevini teftiş etmek istediğinde, Sâdıq Laricanî, bunun ’yargıya müdahale olacağı’ gerekçesiyle cumhurbaşkanına izin vermemiş ve aralarında cereyan eden oldukça sert, usul dışı ve hattâ tehdidlere varan yazışmalar medyaya da yansımıştı. Görülüyor ki, gerçekte, Çalışma Bakanı hakkında verilen gensoru bir bahane idi..  

Ahmedînejad Meclis’te, Laricanî’yle hesablaşma sayılabilecek sert konuşmasını bitirincçe, Ali Laricanî de bir konuşma yaparak kendisine ve yakınlarına yapılan saldırıya karşılık verdi ve Benim yakınlarım hakkında bir iddianız varsa, bunu niçin yargıya taşımadınız da, gizli ve mafyatik usûllerle, ahlâk ve edeb dışı usullere yöneldiniz..’ şeklinde karşılık verdi, Meclis çoğunluğunun tekbîr sadâları arasında.. 

Ahmedînejad, tekrar söz isteyince, Laricanî, ’Siz sözünüzü söylediniz, ben de cevabını verdim,  konunun dedim-dedi’ye dönüşmesine müsaade etmem..’  diyerek söz hakkı vermeyince.. Ahmedînejad kızgın bir şekilde, Bakan’larıyla birlikte Meclis’i terketti.. O giderken, arkasından, Laricanî de ‘Selametle..’ diye seslendi. Yapılan gensoru oylamasında da, Çalışma Bakanı büyük bir ekseriyetin güvensizlik oyuyla düşürüldü. Hemen arkasından Murtezevî tutuklandı, ama, bir gün sonra da kefaletle serbest bırakıldı..

Danya kamuoyuna, ’Meclis Başkanı Laricanî’nin Ahmedînejad’ı Meclis’ten kovduğu’ şeklinde çarpıtmalı olarak sunulan gelişmelerin özeti, bu..

 İlginç olan bir diğer konu da şu ki, bu tartışmalar canlı olarak ülkeye ve tabiatiyle, ânında bütün dünyaya da yansımışken, İnqılab Rehberi Khameneî, bu bu ihtilafın, düşmanların eline fırsat vermek olacağını söyleyince, hele de ertesi günün devlete bağlı gazetelerinde hiç yer almadı.

Ama, internet sitelerinde gırla gitti..

Böylece, konu, gerçekten de gizlendi denilebilir mi, düşünülmelidir.

*

Ve Ahmedînejad’a Ezher’de sergilenen tuhaf misafirperverlik!

Ahmedinejad, İran Meclisi’ndeki o sert tartışmaların hemen ardından, İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’ne katılmak üzere, Kahire’ye hareket etti. Mısır’a, 34 yıl sonra ilk kez bir İran C. Başkanı gidiyordu. Bu açıdan daha bir önemliydi, bu gezi.. Ahmedînejad da, bu geziyi iyi değerlendiremeye çalıştı ve ünlü Ezher Üniversitesi’ni de ziyaret etti. Ama, orada ilginç bir tablo çıktı ortaya..

Şöyle ki, Ezher Rektörü (veya oradaki deyimle Şeyhi), Ahmedinejad’la birlikte kameralar karşısına geçince, kendinden de geçti ve şiîlerin râfızî (sapık) olduklarını, ayrılık tohumları saçtıklarını, bazı sahabelere saygısızlık yaptıklarını vs. dile getirince.. Ahmedînejad, bu tuhaf hoşgeldin konuşmasına, haklı olarak, ’Bu konuşma devam ederse, burayı terkederim..’ tehdidinde bulundu ve bu sözler Ezher Şeyhi’ne tercüme edilince, o da hemen sözlerinin akışını değiştirdi ve sonunda, kardeşlik, vahdet vs. sözleri dile getirildi ve yüzlerde tebessümler oluştu.

Ama, bu durum, İran medyasına da yansıdı tabiatiyle ve ’Bu Mısırlılara, diplomasi edebi öğretilmeli..’ şeklinde yorumlar yapıldı. Ama, kimse, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursî’nin 5 ay kadar önce, Tahran’daki konuşmasının hem de resmî tercümanlar eliyle nasıl çarpıtıldığını hatırlayan olmadı..

Yani, tencere dipleri misali..

*

Devletler birbirlerine karşı nasıl hüsnüniyet sahibi olur?

Ahmedînejad Mısır’dayken, Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden, İran ile ciddî ve doğrudan müzakerelere geçmek istediklerini açıklayınca.. İİC Dışişleri Bakanı Salihî, bunun Obama’nın yeni döneminde izleyeceği siyaset açısından ümit verici bir gelişme olduğunu belirtti ve Ahmedînejad da, Salihî’yi paralel sözler söyledi..

Ama, bir gün sonra, İnqılab Rehberi Khameneî, Tehran’da 7 Şubat günü yaptığı konuşmada, Amerika’yla müzakere kapısını, ’Ben diplomat değilim, inqılabçıyım, sarih söylerim sözümü.. Size silah doğrultmuş olanla ne müzakeresi.. Müzakere, ancak, karşı taraf hüsnüniyetini gösterdiği zaman sözkonusu olur..’ diye kesin olarak kapatınca, hemen Ahmedînejad da, Salihî de ve arkasından, Hizbullah lideri Nasrullah da, aynı gerekçeyle, müzakerenin bir mânâsının olmadığını söylediler.. 

’Hüsnüniyet sahibi olunmadıkça müzakere mânâsızdır.. sözü şeklen doğru da.. Hüsnüniyetli olmanın nasıl bir objektif, kesin kriterinin olduğu üzerinde düşünülmelidir, herhalde..

Kezâ, bütün devletlerin bir ellerinde silah varken, diğer elleriyle de müzakere masalarına otururlar. Her devlet, diğer tarafın silahını kendisini için tehdid olarak görür. Bu, sadece Amerika için değil, bütün ülkeler için de böyledir.

Böyle olunca, mesela, İran’ın nükleer teknolojisi konusunda üzerinde, aralarında B.Amerika’nın da bulunduğu 5+1 müzakerelerinin hüsnüniyetli olduğunu kabul etmek mi gerekecektir? Kezâ, uluslararası diplomasi açısından, hangi devlete hüsnüniyetli olduğu hakkında kim güven besleyebilir? Bütün devletler sadece kendi maslahat ve stratejilerini öncelediklerine göre..

Hakezâ, İran, Suriye konusunda, aylardır, Esed rejiminin kendilerinin kırmızı çizgisi  olduğunu belirtirken, arkasından, muhaliflerin de, Suriye rejimiyle müzakere masasına oturmasını ısrarla önerdiğine göre, 60 binden fazla insanın öldürüldüğü ve bütün bir ülkenin mahvedildiği bir korkunç mücadeleden sonra, tarafların hüsnüniyetli olarak müzakere masasına oturabilecekleri mi düşünülüyor?

Evet, nasıl bir hüsnüniyet?

YAZIYA YORUM KAT

26 Yorum