1. YAZARLAR

  2. SİNAN ÖN

  3. İnsanı, İnsanın Kurdu Yapan; Küresel Siyaset
SİNAN ÖN

SİNAN ÖN

Yazarın Tüm Yazıları >

İnsanı, İnsanın Kurdu Yapan; Küresel Siyaset

A+A-

İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel özellikler; kültür, iletişim, toplumsallaşma ve akletme olarak sayılabilir. Ancak tarihsel olarak yaşanan hadiseler, insanlığını kaybetmişler ile diğer canlılar arasında pek de farkın olmadığını hatta insanın yukarıda sayılan özelliklerine rağmen yaptıkları ile aşağılarında aşağısına nasıl hapsolduğunu göstermekte.

21.yy’da karanlık çağların artık geride kaldığını iddia edenler, bilgi çağında her yaşananın şeffaflığından bahsedenler kör, sağır ve dilsiz olmanın hafifliğini doyasıya yaşamaktalar.

Her gün yüzlerce insanın katliam haberleri, göç yollarında yaşanan trajedilerin varlığı karşısında “çözüm nedir?” sorusuna cevap bul(a)mayanlardan fiili müdahale beklemek boş bir beklenti olmaktan öteye geçmiyor. Küresel siyaset ve uluslararası toplum adına oluşturulan örgütlenmelerin içinin ne kadar da boş olduğunu Kosova’da, Bosna’da vb.birçok dramda olduğu gibi bugün Suriye’de de acı bir şekilde tecrübe etmekteyiz.

“İnsanı insanın kurdu” yapan teoriler ile “hedefe giden yolda herşeyi mübah gören” anlayışlarından iki büyük dünya savaşı çıkartmayı başaran “gelişmiş toplum” için, evrimini tamamlamamış toplumların da böyle büyük acıları yaşaması gerekiyor herhalde!

Suriye halkı bir taraftan rejimin paralı askerleri, İran, Hizbullah, Rusya ile mücadele ederken diğer taraftan ABD önderliğinde Nato bombardımanlarına maruz bırakılmakta. Son günlerde yoğun bir göç dalgası ile karşı karşıya kaldığımız bir vasatta, mültecilerle alakalı sorumluluğu Türkiye’ye bırakma dışında çözüm üret(e)meyen, belki bunun yanında maddi yardım taahhüdünde bulunanlar, bombalamaları durdurma konusunda ise pek istekli gözükmüyorlar.

Neden durdursunlar ki; yaptıkları savaş “kutsal bir amaç” uğruna! Esed bağımsızlık, İran ve avanesi emperyalizm karşıtı, Pyd/Ypg özgürlük, Rusya ve batı ise İşid terörünü bitirmek için buradalar! Ölen çocuklar mı? onlar zaten masum ve “savaşın sadakası” hükmünde sayılabilirler! 

Batı emperyalizminin doğu emperyalizmi karşısında Suriye’de destekleyebileceği tek grup olan Kürt ulusal hareketi seküler kimliği ile bunun için biçilmiş kaftan. Özgürleşmenin yolunun ABD’den geçtiğine inanan bu hareket, “emperyalizm karşıtlığına” rağmen her türlü taşeronluğu yapmaya devam ediyor. Aradığı partnerini islamcı kimlikleri nedeni ile muhaliflerden bulamayan batı emperyalizmi ise “ya benimsin ya toprağın” nakaratı ile muhalifleri katletmenin derdine düşmüş durumda. Havadan bombalanan bölgelere taşeronlar karadan yerleşmekte.

Soğuk savaşın bitişini; “tarihin sonu” olarak değerlendiren Fukuyama, soğuk savaş sonrası yaşananları hangi kategoride değerlendiriyor acaba tarih dışı mı? Bugün 10-15 yıl önce  yaşanan katliamlar hakkında kendilerince ritüeller düzenleyenler, o günlerde Suriye’ye takındıkları tavır dışında yaptıkları bir şey yoktu.

Yine soğuk savaş sonrası çatışmanın; “medeniyetler çatışması” olacağını ve kutuplaşmanın islam ile yaşanacığını ileri süren Huntington hedef mi göstermişti yoksa? İslama ve müslümanlara yönelik dünya kamuoyunda oluşturulan algı ve bunun sonucunda dayatılan politikalar etkinin tepkiyi nasıl tetiklediğinin göstergesi gibi.

Tarihi ilerlemeci olarak değerlendiren anlayışlar, tarihin bu ileri çağında bir zalime müdahale edemeyecek acziyetleri ile mi ilerideler, yoksa geride kalmışları ileri taşıyamıyoruz, bu yüzden yok olmaları gerekiyor” mu diyorlar? Ya da dünyanın biyolojik taşıma kapasitesinin dolduğunu, yer açılması gerektiğini mi düşünüyorlar? 

Birleşmiş milletler çocuklara yardım fonu; açtığı bir sitede Suriye’li çocukların dramlarına yer vermiş! Amacı suriyeli çocuklardan kayıp bir jenerasyon olmamasıymış! Bu örgüt ne için birleşmişti ki duygusal ajitasyon yapmak için mi?

Uluslararası siyasetin geçmişine bakılacak olursa 1648 Westphalia antlaşmasının bu konuda ilk normatif düzenleme olduğu görülür. Otuz yıl boyunca Katolik-Protestan mezhep çatışmasına sahne olan Avrupa bu antlaşma ile modern devletlerin temellerini atmıştı.

Bu antlaşma ile otorite ile toprak arasında bağ kurulmuş, kendi coğrafyasında özerklik kazanan devlet toplumdan kesin bir şekilde ayrılmış, bireylerin yaşamları üzerinde son sözü söyleme yetkisiyle donatılmıştı. Bunun yanında bu devletler egemenlik kavramını sahiplenmiş karşılıklı birbirlerinin egemenliklerine saygı göstermeyi kabul etmişlerdi.

Ancak bu antlaşma dünya üzerinde düzenin kurulmasından ziyade devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmaması durumunu ihtiva etmekteydi ve egemenlikleri dışında kalan dünyanın paylaşımı sorunu öylece duruyordu. Birinci dünya savaşının yıkıcı etkilerine karşı, uluslararası düzeni korumak için tüm devletlerin siyasal ilkeler üzerinde anlaşacağı ve kararları uzlaşmayla alacakları kurumların oluşturulması fikri ile Milletler Cemiyeti 1920 yılında kurulur.

Milletler cemiyeti fikrini ortaya atan ABD olmasına rağmen üye olmamış, Almanya ve Japonya gibi ülkeler kısa sürede üyelikten ayrılmıştı. Çünkü dünya üzerindeki paylaşım henüz uluslararası şirketler aracılığı ile değil devletlerin hegemonya politikaları ile olmaktaydı.

İkinci paylaşım savaşı pastadan hakkını isteyenlerle, birinci paylaşımda kazandıklarını vermek istemeyenler arasında yaşanmış ve insanlık tarihinin gördüğü en büyük savaş olmuştu. İlk kez nükleer silah kullanılmış, yetmiş milyona yakın insan ölmüştü. Daha savaş sırasında tartışılmaya başlanan “dünya ölçeğinde barışı ve düzeni koruyacak” kurumların oluşturulması fikri savaşın bitişi ile beraber Birleşmiş Milletler Antlaşması ile hayata geçirilmişti.

Bu kurumun ilkelerini ve bu ilkelerine ne kadar riayet ettiğini, kısaca ikinci dünya savaşından galip çıkanların ve dahası savaşa “nokta atışı yaparak” noktayı koyan ABD’nin hegemonya politikaları belirlemekte. Güvenlik konseyinin beş daimi üyesinden birisinin veto ettiği bir kararın uygulanma imkanının olmadığı bir dünya barışı!

Bugün BM yapısının ürettiği en önemli sorun adaletsiz karar alma sürecidir. Suriye’de uluslararası toplumun, uluslarüstü belirleyicileri taraftır ve insanların vicdanlarına sinen, uygulanabilir kararlar alabilmesi mümkün gözükmemektedir. Son Cenevre görüşmeleri ve öncesindeki diyalog beklentileri bu yüzden gölge oyunu şeklinde gerçekleşmiş ve bundan sonra da farklı bir durum olmayacak gibi duruyor.

BM’in tanımlanan görevlerinden birisi; “hükmettiği insanlara karşı sistematik şekilde hak ihlalleri gerçekleştiren devletlere karşı “insani müdahale” kapsamında silahlı güç kullanabilme yetkisidir.” Uluslararası antlaşmalara imza atan devletler bu sınırlamayı kabul ederler. Ancak “Esed henüz bu müdahaleyi gerektirecek bir fiil işlememiş olacak ki” onunla devam edilebileceği zannı taşınmakta.

İnsani müdahale hakkını; güçlü devletlerin zayıf devletleri tahakkümleri altına alma aracı olarak kullananlardan katliamları durdurma gibi erdemli bir hareket beklemek zor. Bu kurumların belirleyicileri puslu durumdan nasıl kendi çıkarlarımı korur ve fayda elde ederimin derdindeler. Bunu örtbas edebilmek adına ise cambazlık yapıp müreffeh, aydın ve ilerlemiş toplumlarına barbar, cani, gözü dönmüş toplumları “ıslah etmek için” nasıl çaba sarf ettiklerini anlatma peşindeler.

Resim sergileri, tiyatrolar, yukarda bahsedilen Suriye’li çocukların hikayeleri, mültecilere karşı birkaç iyi davranış fotoğrafı, hatta iyi hareketlerden birini nobel barışına aday gösterme gibi bir çok faaliyete imza atıyorlar daha ne yapsınlar?

İnsan düşünmeden edemiyor acaba bu faaliyetler kendilerini ispatlama işlevimi görmekte. Nadir de olsa batı toplumları içerisinden çıkan vicdanlı sesler bugün yaşananlar hakkında insaflı tutumlarda bulunup bulundukları toplumlara yönelik eleştirilerde bulunuyorlar. Buna karşılık iktidarı ellerinde bulunduranlar ise modernliğin karşısına yerleştirdikleri üçüncü dünyanın azgelişmiş toplumlarını tasvir etme çabasına girmiş gözüküyorlar.

Vatandaşlarının “Irak’da ne işimiz var, Suriye’de ne arıyoruz?” soruları böylece havada kalmıyor! “Bakın bunlar barbar, çocuklarını katlediyor! Bunlara karşı mücadele edenlerde barbar, insanların kafalarını kesiyorlar! Biz mi ne yapıyoruz? Bir jenerasyonun kaybolmaması için onların hikayelerini sizlere aktarıyoruz ama onları ülkelerimize alamayız, bu mümkün değil, sizin refahınız için bunu kabul edemeyiz!”

19. yy evrimci antropologları; onbin yıl önceki avcı-toplayıcı kabileleri yabanıl ve vahşi olarak tanımlamışlardı. Bugün bu tanımlamalar gerçek bilim adamı kimliğini üzerinde taşıyanların çalışmaları ile çürütüldü. Ancak modern çağı da aşmış 21.yy’ın bilgi çağına ulaşmış toplumlarının vahşiliği hala sorgulanmaya muhtaç!

İnsanoğlu hayata tutunabilmek için diğer canlı türleri ve doğanın dengesi ile mücadele ederken vermiş olduğu mücadeleyi kazanmış ancak kendisinin kurdu” olmaktan maalesef sınıfta kalmıştır. John Locke bu teoriyi ileri sürerken aslında yaşanan tarihsel sürecin bir analizini yapmış, insanın bu yönünün dikkate alınarak tedbir alınması gerektiğini ifade etmişti. Ancak ortaya çıkan sonuç bireyler arası tahakkümden, devletler arası tahakküme evrilmiştir.

Bugün dünya siyasetine yön verenlerden Suriye’de köklü bir çözüm üretmesini beklemek zor bir ihtimal. Ancak müslüman ülkelerden soruna daha duyarlı olmalarını talep etmeliyiz. Ne kadar işbirlikçi, kukla iktidarlara sahip olsalar da halklarında bulunan islam fıtratı uyandırılabilir.

İşbirlikçi diktatörlerin tahakkümünden kurtulma hareketlerinin önüne çekilen set Suriye ile zirveye ulaşmış gözüküyor. Müslümanların ümitsizliğe kapılmadan daha önceki zalimlerin başına gelenleri hatırlayarak mücadeleden geri kalmamaları gerekiyor. Öyle ya da böyle zalimin dünyaya hükümdar olamayacağını haykırmak gerekiyor. Ancak bu şekilde Allah’ın adaletine giden yolda ayaklarımız sabit kalabilir yoksa zulüm karşısında susarak ancak zilleti yaşayan bedbahtlar oluruz. Rabbimiz müslümanları muzaffer kılsın, müslümanların eliyle zulmü defetsin ve canilerden intikamımızı almayı nasip etsin inşaallah...

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum