22 Mayıs 2012 Salı

Kenan Alpay

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İdam Eder, Mezarsız Bırakır, Arşivleri Kapatır!

06 Şubat 2012

İskilipli Atıf Hoca’nın şehadeti üzerinden 86 yıl geçti. Meclis’in önünde çatılan idam sehpasında ibret olsun diye arkadaşı Ali Rıza Hoca ile birlikte üç gün boyunca sallandırılan ve cenazeleri ailelerine verilmeyen Atıf Hoca gibi nice değerli insanımız var. Öyle ki bir mezardan dahi mahrum edilen mazlumların savunma bilgileri arşivlerden bile silinmiş. Bir dönem, bir inanç, bir mücadele ve bir toplumun toptan inkâr ve imha edilebileceği tasarlanmış.

Cumhuriyetin tarihi ve temellerini tartışmak, Cumhuriyetin hukuk ve yargı geleneğini teşhir etmek, Mustafa Kemal ve kadrolarının gözünde İslami değerlerin ve toplumun ne ifade ettiğini anlamak açısından İskilipli Atıf Hoca tam bir mihenk taşıdır. Şehit İskilipli Atıf Hoca, Kemalist inkılapların ilk kurbanlarından biri olmanın çok ötesinde bir “alem/sembol”dür.

Ulu Önder’in Yargı Mafyası: İstiklal Mahkemeleri

Birkaç gün önce okurlarımıza da hediye edilen “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesi dolayısıyla Atıf Hoca’yı idam sehpasına sürüklediler. İstiklal Mahkemeleri basını sıkı bir kontrole tabi tutmak ve muhalifleri susturmak için Mustafa Kemal’in elindeki en kullanışlı silahtı. İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyetin niteliği kadar Mustafa Kemal’in karakterini ve siyaset tarzını da serer önümüze.

Olağan üstü yetkilerle donatılmış, delile ihtiyaç duymaksızın mahkeme heyetinin tamamen vicdanen karar verebileceği bir mahkeme. İtirazı mümkün olmayan kararların infazı derhal uygulanıyordu. Tek istisnası Mustafa Kemal olmak üzere asker-sivil tüm yöneticilere emir verebiliyordu. Çünkü onun “rica”sı İstiklal Mahkemesi’nin varlık sebebiydi.

Mahkeme Reisi Kel Ali’nin durumu yakın arkadaşlarınca şöyle tanımlanır: “Bir albayın mareşale bağlı oluşu gibi Mustafa Kemal’e bağlıydı.” Sözde Mahkeme Başkanı özde emir eri/emir kulu yani.

Çankaya köşkünde verilen bir balo esnasında Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali’yi yanına çağıran Mustafa Kemal şunu söyler: “Senin Mahkemeyi kaldırmaya karar verdim. Artık gereği kalmadı.” Talimat kesindi lakin Kel Ali kem-küm edip koltuğunu korumak adına birkaç cümle sarf etti. Mustafa Kemal herkesin ortasında bağıra çağıra azarlamaya başlar Mahkeme Başkanı Kel Ali’yi: “Rapor mu? Ne raporu? Sorunu ben kendim inceledim. Senin Mahkeme yarın kalkmış olacak.” Bağımsız yargı, hukuk devleti, güçler ayrılığı, saltanata son veren cumhuriyet gibi masalları yerle bir eden özlü hikâye işte budur.

Yediği fırça sonrasında binlerce insanı ipe çektiren Kel Ali’nin ayakları titrer, sesi mahzunlaşır, başı öne eğilir ve kabahatli bir çocuk gibi Ulu Önder’in huzurundan çekilir. Yargı kılıfına bürünen devlet terörü yani İstiklal Mahkemeleri dönemi Ulu Önder’in emri, Kel Ali’nin kayıtsız şartsız itaati ile böylece son bulur.

Sadece Bedenini Değil, Mezarını ve Tarihini de 

Son yıllarda piyasaya sürülen “Şapka meselesinden kimse idam edilmedi. İdam edilenler İngiliz işbirlikçileriydi” gibi yalanlarda yoğunlaşma oldu. Bu yalanların sürümü klasik Kemalist literatürün doğasına uygun elbette.

Şehit Atıf Hoca’nın İslami kimlik ve tercihi doğrultusunda itiraz ettiği “şapka” halkı modernize etmek adına İslami aidiyetlerinden uzaklaştırmanın en ucuz ve kestirme yoluydu. Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti halkın İslami değerlerini itibarsızlaştırmak, İslami değerleri kamusal hayattan söküp atmak için kanunları olduğu kadar idam sehpalarını da kullandı. İdam sehpalarına giden express süreç Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali gibi Kemalizmin sadık kullarına emanet edilmişti. Bir asır boyunca halkın kanı dökülerek inkılâpların geleceği teminat altına alınmak istendi.

Atıf Hoca’nın mezarı yaklaşık 10 yıl süren bir mücadelenin ardından bulunabildi nihayet. Ancak şehit Şeyh Said ve beraberinde idam edilen arkadaşlarının mezarları da yok.

İdamından sonra Dersimli Seyyid Rıza’nın bedeninin tamamen yakıldığı, küllerinin savrulduğu söyleniyor.

Said Nursi’nin cenazesi 27 Mayıs cuntası tarafından mezarından kaçırıldı ve mezarı halen bilinmiyor.

Resmi ideoloji ve iktidar sınıfları haksız yere idam etme, mezarsız bırakma ve arşivlerden silme gibi sapık bir gelenek inşa etmiştir. Diyarbakır’ın İçkale’sinde JİTEM karargâhında bulunan kafatasları bize şu gerçeği anlatıyor: Kuruluşundan bugüne Resmi İdeoloji ve Bürokratik Oligarşi hakkın, hukukun ve halkın düşmanı olmuştur.

İstiklal Mahkemesi kurmakla darbe yapmak-muhtıra vermek veya darbeye zemin hazırlamak için eylem planları yapmak arasında fark yoktur. Tıpkı şapka kanunu çıkarmakla başörtüsünü yasaklamak arasında hiç fark olmaması gibi. Zalimlerin lanetle, mazlum ve şehitlerin rahmetle, minnetle anılmasını hangi güç engelleyebilir ki?

***

Bu yazı 06.02.2012 tarihli Yeni Akit gazetesinde yayınlanmıştır.

YORUMLAR ( Toplam 3 yorum)
Refika
Aslan
08 Şubat 2012 Çarşamba 11:52
portatif/Mobile kanunlar, mobile+ tek kullanımlık yasalar, hatta bambaşka şartlar oluştuğunda yeniden yürürlüğe giren mensuh hükümler zemininde köklü bir sistem(!) hayali... Bir de bu dinmez zelzele nedir diye soranlar var!?Oturamayacak bu koca taş yeri yok çünkü.
mustafa
tarihe ve bugüne örneklik / şahitlik
07 Şubat 2012 Salı 14:04
Kenan kardeşim Vakit gazetesindeki yazılarıyla tarihe ciddi manada kayıtlar düşmekte. Tarihle bugün arasında kurulması kolaymış gibi görülen ilişki ağlarını analiz ediyor. Bize de vukufiyet ve ufuk kazandırıyor.
Bu ülkenin tüm toplumsal kesimlerinin üzerine karabasan gibi çökertilmiş olan kimliklerin ve sorunların da tevhidi bir bilinçle nasıl aşılabileceğinin köşe taşlarını gösteriyor.
İnşallah onun ve diğer kardeşlerin bu mütevazi çabalarını Rabbimiz daha da bereketlendirir ve yeni nesillerin bilinçlenmesine, bu yolda gayret göstermelerine kapı aralar.
yakub
Doğruyu söylemek her zaman değerlidir
07 Şubat 2012 Salı 10:27
Kenan kardeş bu İslami duyarlılığından ve böyle bir konuyu samimi bir şekilde işleyişinden dolayı teşekkür etmek istedim. İnsan samimi olarak birbirinin derdiyle uğraştığı zaman hiç de kötü olmuyormuş.
KARİKATÜR
PANO


Haksoz haksöz