Herkesin Gayreti Kendine

14.03.2012 04:20

SEZAİ ARICIOĞLU

Hal böyleyken, insan yine de (çoğu zaman) iyilik için dua ediyormuşcasına (tutkuyla) kötülük için dua eder; çünkü insan (yargılarında) tez canlıdır.

 17/11

 

Aidiyet hissi insana ait olmayı hatırlatır ve insanın bir anlamda özgüvenini de artırmasına yardımcı olur. Duruşunuz, sözleriniz, bakışınız ve vicdanınız da buna göre şekillenmeye başlar. Adalet duygunuz da buna göre gelişir.”Adam sende” demezsiniz. Vefasızlık etmezsiniz.

Terazinizin kefelerine doldurduklarınız ve omuzlarınızda hissettiğiniz yüktür sizi siz yapan. Emeğe gösterdiğiniz saygıdır.

Hedefe neyi, nasıl koyacağınızdan çok olguları değerlendirip sosyal-siyasal sonuçlar çıkartıp bunlar üzerinden ulvi bir gerçekliğe ulaşmayı denersiniz. Yoksa sizi esir alan inadınız yüzünden hakkı kıyıp durmazsınız.

Reel politiğe kurban gitme kâbusunun böldüğü ve parçaladığı algılarınız, aslında bilip durduğunuz halde, söylemekle adalete yapacağınız katkıları da köreltebilir, yok edebilir.

En baştan bakıldığında ve öncesi düşünüldüğünde, o çok önemsediğiniz şahsiyetlerin nasıl bir bunalımın girdabında oldukları ve nasıl amansız bir hastalığa duçar olduklarını görürsünüz, hem elem verici ve hem de çok ithal bir şeymiş gibi girebilir zihinlerinizin orta yerine.

Alışılmış bir hızla devam eden hayat olgusuna dışarıdan etki eden herhangi bir etmen gibi bu da, önce ortalığı karıştırır adeta bir dip etkisi yapar. Toplumsal değişim dönüşüm talebi ve isteklerini büyük oranda yorumlayamazsınız, yönetilemez boyutlara kadar ulaştığına karar verdiğinizde de canınız sıkılır,   agresifleşebilirsiniz.

Savunmacı psikolojik reflekslerle hareket edip söz söyleyenler bir tarafa, asıl burada öznel olan davranış bozukluğu önceden beri bünyenizde var olan kadim bir rahatsızlık, bir acayip durum, yani nasıl diyelim bir tür yok sayma hastalığı, tekrardan ve geri dönülemez bir şekilde yeniden nüksetmiş olabilir.

Adaleti unutturan bir tevhidi bakış ya da algının ne zaman, nerede ve nasıl bir zarara yol açacağını kestirmenizin önündeki engeller her geçen gün artar.

Bilirsiniz ki; kendi kişisel tarihlerini doğru okuyamayanların büyük laflar ederek didinip durdukları vaziyet edebilme gayreti, etraflarındaki nümayiş sürdükçe ancak devam edebilecek bir durumdur.

Tepeden inmeci bir yaklaşımla ortaya konan tezleri dediğim dedik bir karakter ile dayatmaktan elde edilecek sanal faydaları beklemek sadece romantizmle belki ifade edilebilir. Hoşa giden bu nümayiş daha ne kadar sürer bilinmez ama bilinen ve görünen odur ki; bu yaklaşım tarzı kendi kendini kemiren bir sorumsuzluğa doğru hızla akıp gider ve gitmektedir.

Kendi düşüncelerini haklı çıkartmak için etraflarına sözlüklerin hep aynı yerlerinden ezber yaptırtmak, aynı zamanda bütün soyut ve eş anlamlı kelimeleri yok sayıp, tahammülsüzlüğünü şartların kendilerine dayattığı “ağır abi” rolü ile kapatmaya alışmış olmak ciddi ve tutarlı bir özeleştiriyi de engelleyen en önemli kişisel ve sosyal sorunlarınızdan bir tanesidir.

Sakıncalı tüm sözcükleri kendisinin sarf edebileceği vehminde yaşamak, her sözünden alınması gereken bir ders olduğunu düşünmek, dil küçültülse de daraltılsa da bir hikmete binaen yapıldığı izlenimini vermek, aynı sorunun diğer uzantıları olarak görülebilir.

Ayrıca kişiselleştirilen çıkmazların boğduğu nefeslerle, hayatı ve mücadeleyi atılan ve yenen goller perspektifinden ucuza kapatılmış bir eşya mesabesine indirgemek de ne kadar büyük laflar edilirse edilsin kalıcı ve sahici olana ilişkin hiçbir şey bırakmaz yarınınıza.

Sersemletici bir köşe kapmaca oyununda ne pahasına olursa olsun galip gelme şartlanmışlığı ile ruhunu ve bedenini sarsan ve aklını inşa eden nakli görmezden gelmek modern bir yalnızlığın yokuşlardan ürken yanılsaması da olabilir.

“Ne kadar saldırabilirsem o kadar iyidir” ya da “Ne kadar yıpratabilirsem ne kadar zarar verebilirsem kazançtır” öngörüsünün esir aldığı zihinlerin, varoluş tezlerini bu şekilde kurmalarından umulacak fayda yanıltıcıdır.

Ne sese ne de söze dökülemeyen ve insanı içten içe kemiren, aslında acınası durumlardan sıyrılıp “benim bu trajedide ne işim var?” diyebilecek bir özeleştiri yerine, yüz binlerin iradesine pranga vuracak neo-kaderci yaklaşımlar, birilerini utandırmasa bile atladıkları adalet terazisini hatırlatmalı değil midir?

Bu trajediden kendisini kurtarmak yerine, sorgulamadan sorgulatmadan aynı trajedinin içerisinde çırpınıp her geçen gün daha da batmayı, saldırganlıkları ile kapatmaya çalışanların kişisel çıkarları peşinde koştuklarını hiç kimse iddia edemez, zaten etmiyor da.

Olaylara bakıp değerlendirirken temkinli olarak bakmak ya da mesafeli durmak bir nebze anlaşılabilir olsa da kayıtsız kalarak iftira atmak ancak kurduğu derebeyliğin çıkarlarından başka bir şey görmeyenlerin düşebileceği bir durumdur.

Metoda ilişkin yorumlarınız da temel bir inanç ilkesine dönüştürülürse yorumlar tartışılamaz olur gider. Ayrıca temel inanç ilkelerinden tutalım tarih, siyaset ve ekonomi ve diğer tüm algılarınıza kadar neşet edilen kaynak vahiy merkezli olmak zorunda değil midir?

Kopuk tarih okumalarının yarattığı sorunlarla baş edilemeyince ve bunun yarattığı çaresizlik sinirleri de yıpratınca alınan “vitaminler” vahiy merkezli değişim dönüşüm okuyuşunu yenileyebilmeyi ve üretebilmeyi engelleyen faktör olarak karşınıza çıkar.

Bir de taleplerini dile getirirken sakınıp korkması daha fazla muhtemel olanlara gösterilmesi gereken tavır Firavun’a karşı gösterileni mumla aratmaması gerekir.

Sonuçta rahmeti gazabını geçen Rabbimizin buyruklarını tekrardan “ululelbab”  olarak okumanızdaki faydalar görülmez, görülemez. 

  • Yorumlar 14
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim