1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Geçmişe Yazmak İçin Bakmak
Geçmişe Yazmak İçin Bakmak

Geçmişe Yazmak İçin Bakmak

Asım Öz, bu haftaki kitap kritiğini Boğaziçi Yayınları'ndan çıkan bir kitapla sürdürüyor: "Hatıra Nev’inden Notlar "

A+A-

Sağ siyasi figürlerin yakın tarihte yaşanan bazı gelişmeleri, kişileri nasıl gördüklerini ortaya koyan notlardan oluşan Mehmet Turgut’un kaleme aldığı Hatıra Nev’inden Notlar sağı sağ metinlerden okumanın yakın zamanlara bakışı derinleştireceğini de ortaya koyuyor.

Asım Öz  / Haksözhaber

GEÇMİŞE YAZMAK İÇİN BAKMAK

hatira_nevi1.jpgGeçmişle ilgili bir şeyler yazma düşüncesi özellikle genç yaşta önemli olayların içinde yer alan, bazı tarihsel kişiliklerle bir arada bulunan ve onlarla birlikte çalışan kişiler açısından önemlidir. Hele fark edilen yanlışlıklar varsa yazma düşüncesinin baskısını hissetmemek mümkün değildir. Ama bu sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Zor olmanın ötesinde bazı güçlükleri içinde barındıran çok az kişinin farkında olduğu bir hesaplaşma sürecidir. Hatıra yazmanın zorluğunu anlatmak için Arthur Koestler bundan dolayı “Hatıraların geçmişi romantize” eden yanı üzerinde durur. Ernest Renan ise “Kişinin kendisinden bahsetmesinin daima şiir” sel bir yanının olduğunu belirterek insanın geçmişe bakmasının, geçmişe yazmak için bakmasının insan tabiatından, insanın hep kendini temize çıkarmaya meyilli oluşundan kaynaklanan zorluklarına değinir.

Hatıra Yazma Usulü

Merkez sağ siyasetçilerden biri olarak 1961 yılında Adalet Partisi milletvekili olarak meclise giren Mehmet Turgut’un birkaç kitabına bakma imkânım oldu. Bu kitaplar içinde yazarın yetmiş yaşına merdiven dayadığı sırada kaleme aldığı Hatıra Nev’inden Notlar üzerinde özellikle durulması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü son zamanlarda birbiri ardınca çıkan ve hatıra adını taşıyan ve genellikle üç ciltten oluşan kitapların hatırat olup olmadığını anlamak bakımından önemli olduğunu düşündüğüm bir girişi var kitabın. Ne var ki, yazarın usulüne pek bağlı kaldığını söylemek mümkün değil.

Mehmet Turgut bu kitabının girişinde “gereği gibi” bir hatıra yazmanın daha çok yaşlılara yakıştırılan bir yazma biçimi olduğu üzerinde durarak, hatıra yazmanın insanın gücüne giden bir yanı olduğunu belirtir hiç çekinmeden. Hayatta yapacak herhangi bir iş kalmadığı düşüncesinin oluşturduğu bir histen kaynaklanır bu güce gitme düşüncesi.

İnsanın geçmişi ile objektif ölçüler içinde hesaplaşmasının güçlükleri vardır. Bu güçlüklerin çok değişik faktörlere bağlı olduğunu belirten Turgut hatıra yazmanın gerektirdiği ön şartlar bahsinde şunları zikreder: “Meselâ önce cesaret ister, sonra dürüstlük ister, daha sonra da sükûnet içinde kendi benliğinin derinliklerine inebilmek ister. Taraflı olmaktan, tek doğrulu düşünmekten, kendi ölçülerine bağlanıp kalmaktan kurtulmayı gerektirir.” Bu gereklilikleri yerine getirtemeyen pek çok politikacı hatırat yazmak yerine kendilerini ibra etmek ister. Bunun için de geçmişi parlatır, bugünü karartır ve geleceği sürekli olarak kötülerler. Bütün bu şartları ve olanları dikkate alan Turgut, kendisinin geçmişin aynasına cesaretle, doğru olarak ve kendi ölçülerinin dışına çıkarak bakmaya yani hatıralarını yazmaya kendini hazır hissetmediğini söyleyerek şunları ekler: “Yanlış anlaşılmasın, kendim için bir şüphem yok, kendimle hesaplaşmaya da hazırım. Hazırım ama, başkaları için sempati ve antipatilerimden tam olarak arınmış sayılmam veya kendimi böyle görmüyorum. Halbuki benim yazacaklarım içinde başkaları o kadar çok ki...

İşte bu düşüncelerden dolayı, bu kitabı bütünü ile bir hâtıra kitabı olarak ele almadım. Gerçi yazılanların hemen hepsi geçmişte olmuş ve hâtıralara dayandığı için de, kitabı bâzı hâtıraların izini taşımaktan kurtarmak mümkün olmadı. Böyle olunca da, bir hâtıra kitabı olmadığını belirtmek için “Hatıra Nev’inden Notlar” adı verildi.”

Mehmet Turgut bu düşüncelerle kaleme aldığı notlarında büyük kişiler olmaktan ziyade büyütülmüş dediği kişileri yakından tanımanın getirdiği bilme hali ile susmaktan yorulduğunu da belirtiyor sunuşta. Zaten bu notlar yorgunluktan kısmen de olsa kurtulmanın ve yıpranmayı biraz azaltmaya dönük bir bakışın hasılası. Bütünü ile veya belli devrelere odaklanmak şeklinde değil daha çok nokta nokta bazen de kısa çizgiler halinde kaleme alınan notlar da hatıra yazmanın tabiatında bulunan kendini temize çıkarma gayretinden mümkün olduğunca uzak kalmaya gayret ettiğini de belirterek sonlandırdığı giriş dışında hatıra notlarında dikkat çeken bazı noktalara da değinmek gerekir.

Hatıra notlarında en dikkat çeken nokta Mehmet Turgut’un Süleyman Demirel’e amansız bir muhalefet içinde olmasıdır. Öyle ki merkez sağ politikacıların çoğunun her daim eleştirdikleri İsmet İnönü bile olumlu vasıfları ile anlatılırken Demirel’e dair tek bir olumlu cümle yok dense yeridir. Bunun yanında Celal Bayar’ın bir siyaset bilgesi olarak öne çıkarıldığı da görülür. Dr. Nazım’ın bir nevi menfaat peşinde koşmakla eş değer gördüğü masonluktan uzak kalan Celal Bayar’ın ittihatçılar hakkındaki değerlendirmesi de dikkat çekici: “ Bir devrin veya bir siyasetin muhasebesini yapmak çok zordur. Dünya görüşü ister, ufuk genişliği ister, adalet hissi ve objektif olabilmek gerektirir. Biz bunlara sahip miyiz veya İttihat ve Terakki Partisi hakkında hüküm verenler buna sahip mi, bilemiyorum. İttihatçılık ne göklere çıkarılacak kadar muhteşem, ne de yerin dibine batırılacak kadar ayıplı bir harekettir. Bana göre şartlar ve imkanlar o hareketi yarattı, sonra şartlar ve imkanlar o hareketi bitirdi.”

Necmettin Erbakan hakkında da bütünüyle olumsuz düşünceleri vardır yazarın. Vehbi Koç’a bakışı Sakıp Sabancı’ya göre daha olumludur. Adnan Menderes ise mazlumiyetinden dolayı hep olumlu yönleriyle anılır. Yılbaşı ile kadir gecesinin aynı geceye denk geldiği bir zamanda Park Otel’de kalmakta olan Adnan Menderes oğlu Aydın Menderes ile milletin neler yaptığını görmek için İstanbul sokaklarını dolaşır. Beyoğlu, Eminönü, Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih gibi yerleri dolaşan Menderes oğluna milletin asli değerlerini korumakta oluşundan duyduğu memnuniyeti anlatır.

Masonluk, komünizm, Kürt sorunu, din devlet ilişkileri, solun radikalleşmesi, TİP, Doğu mitingleri, bin yıllık tarih gibi Türkiye’nin uzak ve yakın tarihinde tartışılan pek çok konuya da kendi siyasi anlayışı doğrultusunda bakan yazarın yakın tarihle ilgili önemli anekdotlar anlattığını da belirtmek gerekir. Mesela 1925 ile 1955 yılları arasında basılan kitapların içinde dinle ilgili kitapların oranı sadece yüzde 1,7’dir.  1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde Cumhuriyetin kendine ait parası yoktur mesela. Çünkü o yıllarda banknot baskısı dışarıda yapılan ve oldukça masraflı bir iştir. Bundan dolayı 5 Kasım 1927 yılına kadar Türkiye Cumhuriyet Osmanlı banknotlarını kullanır. Basılan bu paralar on yıl kadar Arap harfleri ile basılmıştır. Çünkü banknotların yeni harflerle basılması ekstra masraf gerektirmektedir. İsmet İnönü, CHP ve 27 Mayıs Darbesi ile ilgili olarak “CHP, 27 Mayıs’ın ne içindedir, ne de dışında” demiştir. Oysa CHP bu süreçte, darbenin içinde olup dışında görünme politikasını benimser ağırlıklı olarak. 1950- 1960 yılları arasında siyasi partiler arasındaki tartışmaların temeli, yabancı sermaye kanunu, petrol kanunu, irtica iddiaları ve kalkınma politikası gibi bazı önemli konular dışında ağırlıklı olarak sadece Anayasa’ya aykırı kanunlar üzerine oturtulmuştur. Buna karşın 27 Mayıs sonrasında bu kanunlarla ilgili olarak herhangi bir tasarrufta bulunulmamıştır.

Gücün Hukuku

Türkiye’de hukuk mantığının nasıl işlediğini gözler önüne seren önemli bir olay da anlatılır. Dönemin Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri ardından da Ticaret Bakanlığı Müsteşarlığı yapan Cihat İren 27 Mayıs öncesinde istifa eder. İstifa gerekçesi siyasi partilere uzak durmak istemesindendir. Hatta istifa ettikten sonra İsmet İnönü’nün telefonda kendisiyle görüşmek isteğini iletmesini de reddeder. İstifadan kısa bir süre sonra 27 Mayıs 1960 darbesi meydana gelir. Cihat İren ise bu istifadan da ilham alınarak, Ticaret Bakanı olarak ilk darbe hükümetinde görevlendirilir. Kabinenin ilan edilmesinden birkaç gün sonra Profesör Muammer Aksoy davetsiz bir misafir olarak İren’in evine gelir. Yanında da bir çanta dolusu kitap getirmiştir. İhtilal ve karşı ihtilal hakkındadır bu kitaplar. Önce bu kitaplardan bazı bölümleri Cihat İren’in eşine okumaya ve anlatmaya başlar. Özetle Cihat İren’in düşürülen iktidarla ilgili çok şey bildiğini, bunları anlatmaya mecbur olduğunu belirtir Muammer Aksoy. Aksi halde karşı ihtilal olacak ve düşürülen iktidar tekrar geri gelecek herkesi kesecektir. Muammer Aksoy Cihat İren’in eşine gece saat ona kadar bunları anlatır. İren saat onda eve gelince Muammer Aksoy’u karşısında görmenin şaşkınlığını yaşar. Aksoy ise boy boy kitapları çıkararak şunları anlatır: “ Bak Cihat Bey, size önce İsmet Paşanın sevgi ve muhabbetlerini getirdim. Gözlerinizden öpüyor ve bildiklerinizi mutlaka açıklamanızı istiyor. Unutmamak gerekir, ihtilâlin kendilerine göre kanunları vardır. Başarılı olan haklıdır, başarısız olan ise haksız. 27 Mayıs Harekâtı başarılı olmuştur, kuvvetlidir ve hak kuvvettedir. Düşük İktidar’dan mutlak hesap sorulacaktır ve hesap, belki de kanlı olacaktır.

Siz bunlarla beraber çalıştınız ve şimdi bakansızınız. Bunlar hakkında çok şey biliyorsunuz ve bütün pislikleri ortaya koymalısınız. Yani ihtilâlcilere yardımcı olmalısınız. Aksi hâlde bu ihtilal yarım kalır veya karşı ihtilâl olur. Bu takdirde hepimiz asılırız, başta da siz. Bu noktaya gelmemek için konuşmanız ve bütün pislikleri ortaya dökmeniz gerekir.”

Cihat İrem ise bildiği bir pislik olsa bunu açıklamaktan geri kalmayacağını belirterek Muammer Aksoy’u eli boş bir şekilde yolcu eder. Aksoy ise yaratmak istediği korkunun oluşmamasından duyduğu üzüntü ile çıkar gider. Zaman zaman bu ziyaretlerini tekrarlasa da herhangi bir netice alınamaz. İş bununla da kalmaz: 1961 Ekim seçimlerinde Cihat İren’in CHP milletvekili adaylığı reddedilir. Buna benzer olaylar üzerinden 27 Mayıs’ı sadece orduya mal etmenin doğru olmadığını ortaya koyan Turgut, solun 27 Mayıs’ın hedeflerine ulaşmak için 60’ sonrası süreçte oldukça aktif bir biçimde kullanıldığını düşünmektedir. Sağcı bakışın getirdiği abartılar olsa da dönemin Yön, Devrim gibi dergileri bunun boş bir iddia olmadığını kanıtlayan yazılarla doludur.

Teknotratlıktan Siyasete Erbakan’ın Dünyası

Politik ve sosyal olaylarda öne çıkarak önemli rol oynayan mühendisler de ele alınır. Mühendislerin başka memleketlere nazaran Türkiye’de oldukça geç sayılabilecek bir dönemde siyasi hayatta etkili olmalarının sebebi olarak önceki devirlerde mühendislerin bürokrasi içerisinde teknokrat olmaktan yukarı çıkamamaları gösterilir. Mühendislerin teknokratlıktan kurtulamamaları Türkiye’nin modernleşme sürecini uzun yıllar Fransa ekseninde sürdürmüş olmasından da kaynaklanır. Bu model 1950’lerden itibaren İngiltere’nin liberal modeline dönmeye başlamış, mühendisler de teknik bürokrat olmaktan kurtularak politik ve sosyal hayatta etili olmaya başlamışlardır. DP döneminde başlayan mühendislerin sanayici ve politikacı olarak sosyal hayata dahil olmaları 1950’de yüzde altı iken 1971 yılında yüzde kırk bire yükselmiştir. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Turgut Özal bunlardan bazılarıdır.

Mehmet Turgut mühendisleri anlattığı satırlarda Necmettin Erbakan’ın aşırı sola akın eden solcu mühendislerin kalkınma politikasına benzer bir biçimde devletçilikten hatta aşırı devletçilikten kurtulamamakla suçlar. MSP-CHP koalisyon hükümeti zamanında tatbik edilen ağır sanayi politikasının fiyasko ile sonuçlanmasından dolayı Hocanın hayalciliğinden memleketin çok zarar gördüğünü belirtir. Özallı yıllar ise liberal fikirler, liberal ekonomi ve piyasa ekonomisi gibi kavramlar ekseninde yüceltilir. Özal’ın dava adamı kimliği yerine teknik adamı kimliğini yerleştirmesi, ilkeler ve ideoloji yerine icraata dönük pragmatik bir yaklaşımı benimsemesi, ideolojileri dışlayarak yumuşak gündemi esas alması övülür.

Erbakan asistanlığı yıllarında devam ettiği Zeyrek camii imamı Abdülaziz Bekkine ile parti meselesini konuşur. Bir sohbet esnasında Bekkine’ye “Hocam yeni partiler kuruluyor. Herkesin bir partisi var ve yenileri kurulmakta. Bizim, yani Müslümanların partisi ne zaman kurulacak veya kurulmalı” diye bir soru sorar. Abdülaziz Bekkine bu soruya şöyle cevap verir: “Bak oğlum İslâm’ı ve İslâm cemaatini politikanın dışında ve üstünde tutmak gerekir. Dini ayakta tutacak olan hareket dini politikanın dışında tutmak, batıracak hareket de politikanın içine sokmaktır ve siyaseti dine bulaştırmaktır. İslâm hiçbir zaman siyasi teşkilatlanma yoluna gitmemiş ve gitmemelidir. Çünkü İslâm, ne bir parti politikası içine girer ne de iktidar mücadelelerine karışır. Bunu unutmayın.

Bak oğlum, daha açık söylemek isterim, politika hamam tasına benzer.Bu tas cünüp olanın da cünüp olmayanın da eline geçebilir. Meselâ cünüp olanın eline geçince düşün hâlin nice olacağını. Bunları düşündün mü? Bunları düşünerek Müslümanların partisi olmaz diyorum. Dolayısı ile de Müslümanların partisi de kurulamaz, kurulmamalı. Din ve politika ayrı şeylerdir, dini particiliğe bulaştırmamalıdır. Özellikle de Müslümanlığı…

Sakın ola ki, benden dini politikaya alet etmek veya politikayı dine bulaştırmak için izin istemeyesiniz”

İstanbul Teknik Üniversitesinden tanıdığı Erbakan’ın çıkarcı, hayalci ve başarısız olarak gören Turgut, Erbakan’ın başarısızlıkla sonuçlanan Gümüş Motor şirketine uzunca yer ayırır. Menderes döneminde temeli atılan bu fabrikanın bir türlü açılamamasının bütün sorumluğunun Erbakan’a ait olduğu belirtildikten sonra 27 Mayıs sürecinde Menderes’in Yassıada cehenneminde zebanilerle uğraşırken Hocanın kendisine yeni kapılar bulmak için 27 Mayısın lideri Cemal Gürsel’in yanına uğradığı anlatılır. Gürsel’in, kalkınma, sanayileşme ve fabrika konusunda samimi olduğu ve Erbakan’ın bu durumdan yararlanarak sanayi bakanı olmayı planladığı bunun için de Devrim Otomobilini devreye soktuğu belirtilir. Hocanın planlarının hayali ve yanlış olduğunun anlaşılmasının ardından Cemal Gürsel ve MBK ile yollarının ayrıldığını ama sanayi bakanı olmak için harp Okulu Komutanı Talat Aydemir’in yapacağı darbeden medet umduğunu da eklemeyi unutmaz. Turgut’un Erbakan hakkındaki bu değerlendirmelerinin dönemin diğer kaynaklarıyla birlikte okunması Erbakan’ın bu yıllardaki faaliyetleri hakkında gerçeğin ne olduğunun ortaya çıkması bakımından önemlidir. Ayrıca hocanın legal siyaset yerine sürekli askerlerle iş tutmaya çalışan bir darbeci olarak sunulması da yazarın “hatırat” yazma usulünden ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Erbakan’ın sanayi bakanı olma sevdasına kapıldığını sürekli yineleyen yazarın kendisinin de 1965 genel seçimleri sonrasında sanayi bakanı olarak AP hükümetinde görev almış olması, sanayi bakanlığı konusunda yazılanlarda kişisel husumetin olduğunun bir göstergesidir. Hocanın Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına tayin edilmesi de Mehmet Turgut’un bakanlığı döneminde Demirel’in ısrarı ile gerçekleşir. Aradan bir yıl gibi bir süre geçtikten sonra Hoca’nın Odalar Birliği Genel Sekreterliğine talip olması AP içindeki çekişmeleri arttırır. Turgut Hocanın bu görevi sıçrama tahtası olarak kullanacağını düşünmektedir. Başbakan, Sadettin Bilgiç, Ali Demirel başta olmak birçok kişi Sanayi Bakanının kapısını aşındırır. Hocanın iddiası “Anadolu sermayesinin ihmal edildiği, üvey evlat muamelesi gördüğü”dür. Mehmet Turgut ise Hocanın bu konudaki düşüncelerini samimi bulmaz. Onun tatminsizliğini, gözünün yukarıda oluşunu, çok zaman ihtiraslarının aklının önünde olduğunu gündeme getirir. Ardından genel sekreter olan Hoca Anadolu’yu dolaşarak kimi yerde milliyetçi bir dille kimi yerde Müslümanlık vurgusu ile etkisini genişletir ve Türkiye Odalar Birliği Kongresi seçimleri ile Odalar Birliği Başkanlığına oturur. Bu seçimden sonra Demirel bir iddiaya göre Şevket Demirel’in telkini ile bir iddiaya göre kendi düşüncesi ile Erbakan’a karşı tavır alır. Demirel İç işleri bakanı Faruk Sükan’dan Hocayı polis zoru ile başkanlık odasından attırmasını ister. Sükan mahkemeye intikal eden işe polisin karışmasının yanlış olacağını belirtse de başbakanın ısrarı ile Hocayı polis zoru ile çıkarmak için Ankara Emniyet Müdürüne emir verir. Hoca bütün bu olanlardan sonra hiçbir şey olmamış gibi AP Konya Milletvekilliği aday adaylığı için partinin kapısını çalar. AP’nin genel idare kurulu toplanarak Hocanın adaylığını reddeder. Ardından bağımsız Konya milletvekili olarak meclise girer. Bu dönemde özellikle AP’nin içi tabir caizse fokur fokur kaynamaktadır. Demirel parti

İçindeki muhafazakâr kanada karşı açık bir tavır almıştır. Hocanı bu atmosfer içinde parti kurmayı düşündüğünü belirten Turgut şunları yazar: “Hoca’nın kafasında kuracağı partinin Müslümanların partisi olması ve iktidara Müslümanların partisi diye gelmesi vardır. Bundan dolayı da parti olarak ilk girdiği 1973 genel seçimlerinde hedefi “Bu seçim Müslümanların sayımı” diye tespit etmiştir. Yani Hoca bir partinin lideri olarak politikaya ilk adımını atarken veya ilk seçime girerken, milleti Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar diye ikiye ayırmaya başlamıştır. Gerçi seçimim gürültüleri arasında bu parolanın üzerinde kimse durmamıştır ama, Hoca’nın o günden beri politikasının özünde kendi partisinin Müslümanların partisi ve kendisinin de “Mücahit” olduğu iddiası hakimdir.”

Topçu’un Erbakan Eleştirileri

 Erbakan’ın Bekkine ile konuşmasının ardından Müslümanların partisini kurmak için uzun süre niçin beklediği üzerinde durulabilir. Parti meselesi ile oldukça erken tarihlerde 1953 yılında tanışan Erbakan’ın sonraki süreçte Müslümanların partisi kavramını kullanırken Müslüman dünyadaki hareketlerden etkilenip etkilenmediği de bugün itibariyle henüz netliğe kavuşmuş meseleler değildir. Erbakan’ın Bekkine ile yapmış olduğu parti konuşmasını hatırlayan isimlerden Nurettin Topçu bu konuda Erbakan’ı ağır bir dille eleştiren bir yazı kaleme almıştır. Hoca’nın ilk parti kurduğu yıllarda yazılan bu makaleden şu uzun pasajları aktaran Turgut kendisine güçlü bir destek bulmanın da sevincini yaşamaktadır adeta: “ Bugün Türkiye’de, İslâm bakımından bir kargaşa yaşanmaktadır. İslâmcı gazeteler adın ayapılan neşriyat, Müslümanları soymak için bir taraftan İslâm’ın düşmanlarını taşlarken, bir taraftan da onlardan ileri gidip onların haya tanımaz üslubunu kullanmayı marifet biliyorlar. Öyle ki, zamanımızda İslâm cephesinin bir ruh ve karakter sahibi olmadığına bu neşriyattan daha mükemmel bir delil ve şahit bulunamaz.

Kendisini İslâm’ın lideri olarak gösteren bazı siyasi liderler, bu işte kendilerini eşiz kahramanlar gibi görüyor ve gösteriyorlar. Bunlardan biri Halifeyi getireceğini, Ayasofya’yı açtıracağını, hattâ Meclisi Ayasofya’da açacağını iddia ediyor. İslâm’ın dinimizde benzeri bulunmayan istismarcılığını yapmaktan çekinmiyor. Şüphesiz ki, İslâm’ın böylesine istismar edilmesi, hem dinimize hakaret, hem de milletimizle alay etmektir.

Bilinmelidir ki, samimî Müslüman olan kimselerden vicdan ve hulûs ile istenen, önce İslâm’ı politikanın içine sokmak ve sonra kelime simsarlığı ile halkın gözünü boyamak değildir, belki vatansever ve namuslu milletin mes’uliyetlerini yüklenen büyük ruhlu başların idarede yer almalarıdır ama, milleti aldatan sahtekârların değil…

(…)

Siyasetle ruhları çürümüş bu insanlar, bu gök kubbe altında İslâm’ın nurunu her gün biraz daha karartıyorlar. Eşsiz sahtekarlık hünerleri ile ticaret ve siyaseti pek mükemmel birleştiren, dergâhı kâh fabrika bacası, kâh ikbal ve siyaset kapısı hâline koyan bu hezeyanlar, İslâm dinine bugün en büyük tehlikeyi getirme durumundadır. Çılgın bir avuç insanın halkı coşturup sürükleme sevdası ile göze aldıkları bu ölçüsüz istismar, Müslümanları en büyük felâket uçurumuna doğru sürüklemektedir.”

Nuretin Topçu’un bu yazısından dolayı Erbakan’ın Topçu’ya büyük bir kin duyduğunu belirten Turgut, Hoca’ın hükümette başbakan olduğu yıllarda TRT Genel Müdürlüğü için RTÜK tarafından seçilen üç kişiden biri olan Tuncer Erginertan’ı sadece Topçu’nun yeğeni olduğu için bu göreve atamadığını düşünür. Onun aktarımına göre Aydın Menderes bu atama için epey uğraşmıştır ama herhangi bir netice elde edilememiştir.

Turgut Erbakan’la ilgili değerlendirmelerinde daha çok AP’li olarak meselelere yaklaşmakta olduğundan Erbakan ve partileri hakkında genel olarak olumsuz bir yaklaşım sergiler. MNP’nin dini politikaya alet etmede daha radikal, çok hırslı ve çok ifrat bir noktada bulunduğunu anlattıktan sonra bu partinin 12 Mart 1971 askeri darbesi ile kapatıldığını, bu partinin kapatılmasından 15 ay sonra kurulan MSP’den farklı olduğunun altını çizer. MSP’nin kurulmasına kimsenin ses çıkarmayışını hatta göz yumulmasının yaklaşmakta olan 1973 seçimlerine bu partinin girmesinin sağlanması olduğunu düşünür. Turgut’a göre bu seçimlerde birinci parti çıkması kuvvetle muhtemel olan AP’nin oylarının bölünmesi için MSP’ye göz yumulmuş ve netice elde edilmiştir. Ne var ki sistemin Erbakan’ı nasıl olsa kontrol ederiz düşüncesi gerçekleşmiş Erbakan adı ile “irtica” söylemi gün geçtikçe yaygınlaşmaya başlamıştır.

Kalem sahibi politikacılardan biri olarak Mehmet Turgut’un kaleme aldığı hatıra notları yakın tarihin kimi çetrefilli meselelerine sağın bir kanadının nasıl baktığını gözler önüne serdiği gibi benzerlerini başka kaynaklarda özellikle İslamcılıkla alakalı çalışmalarıyla öne çıkan isimlerin söyleşilerinde rastladığımız oldukça tartışmalı malzemeler de sunuyor.

Mehmet Turgut, Hatıra Nev’inden Notlar, Boğaziçi Yayınları, 2000, 356 sayfa

HABERE YORUM KAT

1 Yorum