Gazze yardım konvoyunda yaşananların hikâyesi

16.01.2010 06:20

Nuriye Akman

İngiliz Avam Kamarası üyesi ve uluslararası insan hakları savunucusu George Galloway'in başkanlığında Gazze'ye araç, giyecek ve ilaç yardımı taşıyan Viva Palestina konvoyunun üçüncüsü 17 ülkeden yüzlerce gönüllünün katılımıyla menzile ulaştı.

Türkiye gönüllüleri bu ekibe İHH İnsani Yardım Vakfı kanalıyla iştirak etti. Onlar 16 Aralık 2009'da Türkiye'den yola çıktıklarında yaşayacakları sıkıntıları biliyorlardı. Nitekim Mısır'ın çıkardığı engeller yüzünden gereğinden fazla yol kat ettiler, sınır kapılarında günlerce beklediler, Mısır polisi tarafından kolları, bacakları morarıncaya kadar coplandılar, taş yağmuruna tutuldular, aralarında ciddi yaralananlar oldu. Nihayet Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun girişimleriyle 10 gün gecikmeyle hedeflerine ulaşabildiler ve geçtiğimiz gün Türkiye'ye döndüler.

Önemli görüldükleri için habere dönüşen olaylar, gazete satırlarına sığdırılmaya, televizyonun kalıplarına dökülmeye çalışınca sanki içeriği boşalıyor. Anlatılan her şey eksik çünkü, duygu paletinin tüm renkleri giremiyor habere, girenler soluklaşıyor. O nedenle sıcak evimden okuyup seyrettiğim bu cesur insanların hiç değilse birkaçını tanımak ve teşekkür etmek istedim.

Ziya Alp, onlardan biri. 37 yaşında. Bilgisayar programcısı. Galloway'in ateşlediği Gazze'ye yardım organizasyonundan geçen yıl İngiltere'de yaşayan bir akrabası kanalıyla haberdar oldu. Konvoya katılan Manchester'li kuzeninin yaşadığı güçlükleri bile bile bu yolculuğu yaşamak istedi. "Yaklaşık 90 yıl önce o topraklar bizim topraklarımız, o insanlar bizim vatandaşlarımızdı. Sonuçta aynı inancı paylaşıyoruz. İngiltere gibi uzak bir ülkeden, dini İslam olmayan bir insan bile sırf insani kaygılarla bu konvoya başkanlık edebiliyorsa bizlerin bu olayı daha fazla sahiplenmemiz lazım." diye düşündü. Ufacık bir toprak parçası üzerinde var olma savaşı veren bir millete uygulanan ambargoya isyanını görünür kılmak istedi.

Abdülkadir Tahiroğlu, 41 yaşında. Makedonya göçmeni. Alibeyköy'de tatlıcı dükkanı var. Ayrıca kuyumculuk yapıyor. Arkadaşı Sami Çavuş, dükkanına gelip Gazze'ye gideceğini söyleyince, hiç düşünmeden "Ben de geliyorum" dedi. O da yolculuğun ne kadar meşakkatli geçeceğini biliyordu.

İHH aracılığıyla toplanan yardımlarla, on gibi kısa bir sürede ambulansa dönüştürülebilecek minibüsler, çöp arabaları, jipler alındı. İçleri yardım malzemesiyle dolduruldu. İngiltere'den gelen araç konvoyuyla İstanbul'da birleşildi ve yola çıkıldı.

Gaziantep'ten Suriye'ye, oradan Ürdün'ün Akabe limanına kadar gidip araçlarını gemilere yükleyecekler, Mısır'dan da yine karayoluyla Gazze Refah kapısına varacaklardı. Ancak Mısır hükümeti Akabe'den girişe izin vermedi. Bu yüzden bin kilometre ekstra bir yol yapıldı ve Suriye Laski limanına gidildi. Araçlar gemiye yüklendi ve sonunda Gazze Ariş limanına indirildi.

Bu araçlar, uzun mücadelelerden sonra, yirmişerlik gruplar halinde Gazze'ye girebildi. Mısır hükümeti, önce "lüks araç bunlar, Gazze'nin ayranı yok içmeye" mealinde gerekçelerle araçların girişine engel oldu, sonunda hükmü ancak Amerikalıların araçlarına geçebildi. Çünkü bu araçlar daha ucuz olsun diye Mısır'dan satın alınmıştı. Böylece Mısır, Gazze'ye yardımı önleyemese de, kendi topraklarından alınan bir aracı Arap kardeşlerine vermeyerek İsrail'i gücendirmemiş oluyordu. Görevini yapmıştı Mısır, kendiyle gurur duyabilirdi.

Abdülkadir Tahiroğlu Gazze yolculuğunu anlatırken, "Allah'a ne kadar şükretsem az. Bana nasip etti, gittim" deyince ne mutlu bize ki aramızda başkalarının sıkıntıları hafiflesin diye meşakkate talip olanlar var diye düşündüm. Onların sayesinde nasıl diri bir toplum olduğumuzu hissedebiliyoruz.

Konvoya Türkiye'de uğradıkları her yerde büyük sevgi gösterisinde bulunulmuş, insanlar onları ağırlamak için yarışmışlar. Tahiroğlu, Suriye'de gece yarısı arabaları bozulup konvoydan koptuklarında, bir tamirciyi bulmalarını ve adamın ailesiyle birlikte onlar için seferber oluşunu "Allah'ın onlara gösterdiği bir kolaylık" olarak değerlendiriyor.

Tahiroğlu, Şam'dan Ürdün'e geçtiklerinde sınır kapısında Ürdün polisinin yolu kapatmasıyla başlayan kargaşa sırasında, gecenin karanlığında, tek bir ağacın olmadığı uçsuz bucaksız bir düzlükte, aniden beş yüz tane kuşun gelip adeta onlara kanat çırparak destek oluşuna ve polislerin uzun tartışmalardan sonra yolu açtığında, kuşların da birden dağıldığına bir mucize gibi tanık oldu ve "Allah'ın arkamızda olduğunu biliyordum zaten" dedi kendi kendine:

"Akabe'de bizi kafes gibi bir yere götürdüler. Bütün arabaları oraya park ettik. Mısır'dan geçiş iznini beklerken orada dört gece çadırda kaldık. Allah razı olsun Akabe halkı beş yüz kişiye sabah öğlen akşam devamlı yemek verdiler. Hiç aç kalmadık, benzine dahi para vermedik. Yanımızda getirdiğimiz paraları dahi bozdurmadık, evimizden getirdiğimiz kurabiyelerle beraber daha sonra Gazze halkına verdik."

Sami Çavuş, Bayrampaşa Belediyesi'nde şoför, hikayeye şöyle devam ediyor:

"Mısır hükümetinin Akabe'den bizi bırakmayışının en önemli sebeplerinden birisi bizim Mısır halkı ile kaynaşmamızı önlemekti. Çünkü bizim hareketimiz Mısır halkına da çok büyük moral olacaktı. Ve onlar da birçok yardımı bizimle birlikte göndereceklerdi. Buna engel olmak için Ariş limanına hapsetti. Konvoy Refah'a doğru hareket ettiğinde bizden haberi olan Mısırlıların yolun kenarına çıkıp bize el salladıklarını, gizlice zafer işareti yaptığını gördük."

Ariş limanında, Mısır hükümetiyle İHH'nın daha önceden yaptığı anlaşmaya rağmen araçların bir kısmı alıkonulmak istendi ve geçişe izin verilmedi. Orada, demir kapıların önünde beklerken Arapça ve Türkçe olarak 'Canımız kanımız feda olsun' Gazze'ye şeklinde sloganlar atılmaya başlandı. Kuran okundu. Konuşmalar yapıldı. George Galloway, ne zaman söze başlasa "bismillahirrahmanirrahim" diyor, "essalamünaleyküm" diye bitiriyordu konuşmasını. Yardımcısı Kevin Oovindn bile konuşurken inşallah diyordu, elhamdülillah diyordu.

Geçen yıl o kapıda yine büyük arbede yaşandığı için ekip her an her şeye hazırlıklıydı.

Limanda beklerken sonradan Müslüman olmuş, Arapça öğrenmiş yirmilerinde bir İngiliz delikanlı, Mısırlılara hitaben duygusal bir konuşma yaptı ve onlara "Sizin kalbiniz yok mu? Sizin kardeşiniz aç kalsa yemek götürmeyecek misiniz? Hasta olsa ilaç vermeyecek misiniz?" diye sordu. İki dakika sonra polisler ellerinde coplarla gruba saldırdı.

Yine Sami Çavuş'tan dinleyelim:

"Bizden arabaları istiyorlar biz de vermiyoruz. Başlangıçta hepimiz oturuyorduk. Bir baktık bizim oraya tırlar, kamyonlar getirip komple yolu kapadılar. Az sonra Çevik Kuvvet gelmeye başladı. Arkasındaki kalabalığı biz sivil halk zannettik. Meğer hepsi sivil polismiş. Geçen sene yapılanların aynısı bizim başımıza gelmesin diye önlem aldık. Set yaptık, bir kısmımız yüksek bir yere çıktık. Çünkü elektrikler söndürülüyor, polisler birden falakaya kalkışıyor. Nitekim aşağıda kalanlara coplarla giriştiler. Biz yukarıdan bazılarını yanımıza çekip kurtarabildik. Bu arada tazyikli su fışkırttılar. Camlar kırıldı, ellerimize battı. Sonra başımızdan aşağı yağmur gibi taşlar atılmaya başladı. Mısır polisi resmen hazırlıklı gelmiş. O taşlardan kafasına dikiş atılacak kadar yaralananlar oldu."

Arbede bitti, herkes sağa sola çekildi. Yaralılar hastaneye gitti. Milletvekili Murat Mercan orada anlaşma için temaslar yaparken konvoya yeniden saldıracaklar diye haber geldi. Bunun üzerine herkes demir, taş ve benzeri şeyleri toplayarak saldırıya hazırlandı.

Abdülkadir Tahiroğlu o sırada şöyle düşünüyordu:

"Savaş yapacağız artık. Allah'a dua ettim, öleyim ama beni sakat bırakma dedim. İHH başkanı Bülent Bey hepimizle helalleşti. Allah'a çok şükür son anda anlaşma sağlandı haberi geldi."

O arbede sırasında Mısır polisleriyle yardım gönülleri birbirlerinden esir almışlardı. Esirler değiş tokuş edildi, tırlar çekildi, yollar taşlardan temizlendi, kapılar açıldı.

Yirmi beş günlük bir yol hikayesi bu. Bunun sadece iki günü Gazze. Uzunluğu 41, genişliği 6 ila 12 km arasında değişen bu küçük toprak parçasında 1 buçuk milyon insan yaşıyor. Metrekare başına 4.100 kişiyle dünyanın en sıkışık bölgesi. Halkın bir kısmı çadırlarda yaşıyor. Evlerine henüz bomba isabet etmeyenler de var tabii. Herkes her an tepelerine düşecek bombayla, ilaçsızlık veya yoksulluktan ölmeye hazır.

Gazze Hükümeti konvoyu, şehre 40 kilometre uzaktaki Refah kapısında karşıladı. Yol boyunca uzanan dışarıdan gıda malzemesi girişinin yasak olduğu Gazze'yi kıt kanaat besleyen tarla, sera ve tavuk çiftliklerini gördüler. Gazze Hükümeti, hayatta kalma mücadelesi içinde olmalarına rağmen, dünyanın dört bir köşesinden gelen gönüllüleri kendi yetiştirdikleri besinlerle ağırladılar. Konvoy daha sonra şehir merkezine hareket etti. Şehre varışları gece yarısını buldu. Halk kadınlı erkekli kırk kilometre boyunca yol kenarlarına dizilmiş, ateşler yakılmıştı. Bölgedeki tüm motosikletler ve araçlar da yardım konvoyuna katılınca yol tamamen kapandı. Kornalar ve sirenler eşliğinde milim milim ilerlediler. Camdan ellerini uzatıyorlardı Gazze halkına. Sadece gönülleriyle değil, tenleriyle de dokunmak istiyorlardı birbirlerine. Kırk kilometreyi iki saatte alabildiler. İki yüz aracı park ettiler. Yaklaşık 500 kişiydiler, otobüslerle otellere taşındılar. Gece saat ikide yol yorgunu ama içleri kıpır kıpır bu insanları pilav, tavuk, turşu, patates cipsinden oluşan mükellef bir sofra bekliyordu.

Öyle anlaşılıyordu ki, Mısır'a doğru kazdıkları yer altı tünellerinden geçerek, canları pahasına aldıkları gıda maddelerini ikram etmişlerdi. Mısır'ın defalarca bombaladığı ve pek çok Gazzelinin şehit olduğu bu tüneller de artık kapanıyor. Çağın firavunları, çelik kazıklarla yerin altına delinemez duvarlar örüyor. Tünel ticareti bitince bu insanlara ne olacak bilinmiyor.

Ziya Alp'in Gazze gözlemleri şöyle:

. "Gazzeliler çok güzel insanlar. Yüzleri aydınlık, görünüşleri çok dik. Çehrelerinde acıyı hissedemiyorsunuz. Ama konuşmaya başlayınca, biraz altını eşeleyince inanılmaz acılar yaşamışlar. Bunları ağlayarak anlatmıyorlar. En son bombalamada iki erkek kardeşinin şehit olduğunu, annesinin bel kemiğinin kırıldığını, ablasının yine çok ciddi hasara uğradığını sıradan bir olaymış gibi anlatıyorlar. Ailesinden on kişiyi kaybeden on dört yaşındaki bir delikanlının gözlerinde bir damla yaş yok. Gazze halkı bu acılarla yoğrulduğu için mizaçları sertleşmiş. Ancak kılık kıyafetleri de sokakları da tertemiz. Yıkılan binaların molozları sokaklardan toplanmış. Belediye hizmetleri çok güzel işliyor. Bağımsızlıklarını şu anda kendi ellerinde tutuyorlar. Ve bunun bedelini de ambargoyla ödüyorlar."

Sami Çavuş bu gözlemlere şunları ekliyor:

"Gazze'ye 27 kilometre uzaktaki Hanyunus, savaşın en ağır yaşandığı yer. Bir mutfak tüpü için yirmi dört saat sıra bekliyorlar. Mısır'da 2 dolar olan tüp orada yirmi dolar. Bu kadar zorluk var ama halkın yüzünde bunu göremiyorsunuz. Dediler ki burada El-Fetih'in döneminde her bakkalda uyuşturucu maddeleri bulabilirdiniz. Birçok insan bunların müptelası olmuştu. Ama şimdi bunlardan eser dahi kalmadı. Gazze'nin bu şekilde ayakta kalmasının sebebi yönetimin ve halkın birbirine yakın oluşu.

İki yüzü gayrimüslim, beş yüz kişilik konvoyda yer alan Türk kızı Beyza Karaduman, 18 yaşında. Duygularını, "Bizler can damarı kafilesi olarak kardeşlerimize gidip, onlara yardım götürmeliyiz düşüncesiyle yola çıktık fakat kendimizi kandırıyormuşuz. Onlarmış yardım eden, bizmişiz yardıma muhtaç olan" sözleriyle ifade ediyor ve şöyle devam ediyor:

"Çok mutlu bir 25 gündü. Ekmeği paylaşınca tadını almak bu konvoyda nasip oldu. Elmanın çürük yerini kendine almak, kalan kısmını kardeşine sunmak bize bir biz daha kattı. Spor komplekslerinde yatmak, kulübelerde soğukta Kur'an-ı Kerim'i dinlemek anlatılası değil yaşanılası anlardı. Zalim Mısır hükümeti kafamıza değil yüreklerimize attı o koca taşları.

Bunda da varmış bir hayır. Dünyanın Mısır'ın kim olduğunu göresi varmış. Gazze'ye gelince, ülkeleri muhasara altına alınmış, yürekleri dünyanın en özgür ülkesi gibi özgür, bir o kadar da Rabb'ine tevekkül etmiş, saatlerini şehadete kurmuş Müslümanlarla dolu. Bugün yemeğini yeyip yarın belki de cennette yiyeceğim düşüncesiyle yatağına giren mukavemet sahibi insanlar topluluğu doluydu Gazze..."

Mısır yolları kesti. Bundan sonra Gazze sevdalıları gemilerle ulaştıracak yardımlarını. Şimdi bağış zamanı. Bu kez deniz kucak açacak onlara. İsrail taciz atışı yapsın ya da yapmasın Müslüman ya da Hıristiyan ve hatta Yahudi, konvoyda yine genç kızlar, yaşlı kadınlar da olacak. Kimi bastonuyla katılacak konvoya, topal bacağıyla, kimi coplanmaktan mosmor kesilen kollarıyla, kimi "utanmıyor musunuz?" diye dünyaya haykıran hançeresiyle. Din kardeşliği değil bu. Vicdan kardeşliği. Gazze'nin şahsında yabancılar tanış olacak, sevecek ve sevilecek. Eşkıyayı tahtından indirecekler.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim