Fitne Ateşi, Müslüman Coğrafyalarında Daha Bir Yayılırken..

24.07.2013 01:01

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Ortadoğu’da olup bitenlere, dünyaya müslümanca bir dikkatle bakmaya çalışanlar, son haftalarda özellikle de Mısır’daki askerî darbeyle meşgul, tabiatiyle..

Nasıl olmasınlar ki, 60 yıllık bir diktatörlük rejiminin bir halk ayaklanmasıyla safdışı olmasından sonra, Mısır halkının kurtuluş ümidiyle ve ilk kez serbest iradesiyle cumhurbaşkanı seçmek imkanı bulup, ülkenin yönetim sorumluluğunu 4 yıllık bir süre için Muhammed Mursî’nin eline vermesinin henüz birinci yılı dolarken, bir askerî darbeyle yönetimden uzaklaştırılıverdi.

Bu neticenin elde edilmesi için, bütün emperyalist odakların ve onların hele de arab diyarlarındaki kukla rejimlerin Mursî’yi başarısız kılmak için yığınla entrikaları devredeydi ve içerde ise, ekonominin yüzde 60 kadarını elinde tutan ordunun manipülasyonlarıyla, daha bir artan yığınla sosyo-ekonomik problemler, bir cumhurbaşkanı seçmekle bunların hemen halloluvereceği ümidine kapılan saf kitleleri de oyuna dahil etmişti. Böyle olunca, Kahire’nin ünlü Tahrîr Meydanı’nda günler boyu süren Mursî aleyhindeki dev gösterilerin  tezgahlanması daha bir kolay olmuştu.. (Mısırlı yazarlardan Fehmî Huveydî, 10 milyon- 20 milyon, 30 milyon diye daha bir abartılan Tahrîr Meydanı gösterileri için, geçtiğimiz günlerde, ’Bu meydan, yaklaşık 100 bin metre kare büyüklüğündedir ve her metrekareye 4-5 kişinin sığabildiği hesablanırsa; bu meydanda toplananlar en fazla 500 bin civarındaydı, haydi ara caddelerle birlikte, bunu iki misline çıkarsak, 1 milyon kadar idiler.. Ama, emperyalist dünyanın haber kanalları, bu rakamı, 30 milyona bile çıkarmaktan çekinmedi..’ kabilinden bir açıklama yapmıştı ve haklıydı..) Öyleyse, emperyalist dünya ve onların bölgedeki kuklaları ve içerideki, -başta laikler ve kendilerine özgürlükçü / liberaller diyen- gerçekteyse, emperyalizmin yerli temsilcileri ve onların propagandalarıyla sürüklenen kitlelerin sayıları olabildiğince büyütülmeliydi.

Ama, daha acısı, Mursî makamından uzaklaştırılıp, bilinmeyen bir yere götürüldükten sonra, Kahire’nin ’Rabia-t-Adeviyye ve Nahda’ meydanlarında ve ülkenin hemen bütün şehirlerinde de günlerdir devam etmekte olan ve dev gösterilerle Mursî’ye ve kendi iradelerine, oylarına sahib çıkmak isteyen milyonlardan hiç bir haber yok, dünya haber kanallarında.. Hattâ, bir sabah namazında üzerlerine keskin nişancılarla ateş açılarak katledilen (Kahire Tabib Odası’nın rakamlarına göre) 85 kişi ve binlerce yaralıdan da bir haber yok.. Ki, darbeden sonra, büyük ekseriyeti Mursî tarafdarı olmak üzere, öldürülenlerin sayısı 200’yü, yaralıların sayısı ise, binleri geçmiş bulunuyor. Bu korkunç cinayetlerden de dünya Mursî’yi ’firavun ve diktatör’ olarak niteleyen emperyalist dünyanın haber kanalları, sağırın da sağırı..

Çünkü, şerr güçler, alacaklarını aldılar; kazanmış gözüküyorlar. Müslümanların ezilmesinin, öldürülmesinin derdini de mi onlar çekecek?

Hele de, başka bir devlet başkanı hattâ diktatörler bile devrildiklerinde, onların hayatlarının korunması üzerine olanca hassasiyetlerini gösteren güç odakları ve dünya kamuoyu, makamından zorbalıkla uzaklaştırılmasından sonra, nereye götürüldüğü hakkında hiç bir bilgi verilmeyen Muhammed Mursî hakkında, âdetâ, tam bir sağırlık ve körlük sergileniyor. Halbuki, dünyada nice askerî darbeler vardır ki, darbeyi yapar yapmaz, devirdikleri  yöneticinin âqıbeti hakkında açıklamalar yaparlar. Burada ise, aradan üç hafta geçtiği halde, tek bir kelimelik haber, görüntü yok.. Nerede olduğundan da, kezâ..

Tekrarlayalım; müslümanların ezilmesinin derdini de mi onlar çekecek?

Irak’da hergün, patlayan bombalar, günlük ortalama olarak, neredeyse 30-40 insanı alıp götürüyor yıllardır ve dünyanun umurunda değil.. Ama, dünyanın müslüman coğrafyaları dışındaki bir başka yerinde tek bir patlama bile olsa, onların acısını bütün dünya paylaşır, haftalarca- aylarca.

*

Ve, ’Siyasî İslam’ın çöktüğü’ nârası atan diktatör Esed..

Evet, Mısır’daki askerî darbeyi, birbirlerine zıd oldukları halde, ilk anda sevinçle karşılayanların durumu da ilginçti.. Suûdî rejimi sevinç çığlıkları atıyor, Suûdi’yle oldukça soğuk ilişkileri olan İran adına yapılan ilk resmî açıklamada, ’Mursî’nin hataları yönetimdeki beceriksizlikleri sıralanıyor ve son olarak katledilen 4 şiî müslümanın öldürülmesini önleyemeyen Mursî’  için, ’Ohh olsun..’  havasında bir değerlendirme, devlet gazeteleri de başmakalelerinde aynı havada yayın yapıyorlar ve Mısır’lı uluslararası kukla M. el’Baradeî’ye atfedilen ’Mursî’yi, öldürülen 4 şiînin kanı boğdu..’ şeklindeki sözler, manşetlerden veriliyordu, ama, bu hava, bir-kaç gün sonra terkedildi. Suriye’nin kanlı diktatörü Beşşar Esed ise, Mursî’nin devrilmesini, ’Siyasî İslam iflas etmiştir..’  şeklindeki sevinç nârâlarıyla karşılıyordu.

Mısır’da bu gelişmeler olurken, Suriye unutulur gibi olmuştu, en azından bir süre.. Özellikle İran medyası, aylardır, Beşşar Esed’in nihaî zaferini ilan edeceğinin haberlerini kendi toplumlarına sık sık verip durmadaydı.. Hele de Lübnan Hizbullahı’nın lideri Nasrullah’ın, binlerce savaşçısıyla Beşşar’ın yardımına -zâten aylardır gayriresmî olarak katıldığı  bilinirken, artık- resmen de koşmasından sonra bu umut daha bir artmıştı.. Ama, değişen bir şey olmadı.. Binlerce insan, ’tekfirci, terörist ve yabancı güç’ denilerek, -diplomatik açıdan aynı statüde olan- ’Hizbullah savaşçıları’ eliyle, aynı mantıkla, ’onlar kafir’  diye nitelenerek katlediliyor.. Yüzlerce ’Hizbullah savaşçısı’ da can veriyor, bu boğuşmada..  Birileri, kendi stratejik hesabları veya mezhebî hedefleri adına onları Suriye’de eritirken; Suriye Baas rejimi de, hava bombardımanları ve dışarıdan aldığı ağır silahlarla silah üstünlüğünü koruyor gibi gözükse bile, Suriye halkına 50 yıldır kanlı bir diktatörlükle tahakküm eden bu rejim, bundan sonra, velev ki, zafer kazansa bile, milyonlarca insanı kaçmaya zorladığı, yüzbinlercesini katlettiği, bütün yerleşim birimlerini, şehirlerini korkunç harabelere ve hayalet şehirlere dönüştürdüğü bu çılgın savaştan sonra.. Öyle bir zafer, iki bin yıl öncelerde, Roma’lıların elde ettiği Pius Zaferinden sonra söylenmiş olan ’Zafer ya da hiç..’ sözünü tekrarlatmış olmayacak mıdır?

Evet, anlaşılıyor ki, Suriye’de, Suriye’li olmayan bir takım savaşçı gruplar da Baasçı Esed rejimine karşı savaşıyorlar. Bunların bir kısmı kendisini El’Qaide’nin Suriye kolu olarak niteliyor, ’En’Nasrah’ gibi.. Kimileri de, selefî denilen gruplar adına savaşıyor.. Ancak, halk onlara destek vermeseydi, bunların bir etkisi olmazdı.. Buna rağmen, bazıları, ’Suriye’den yabancılar güçler çıkmalıdır..’ diyor.. O zaman, Suriye halkını, halkı Baasçı Beşşar rejiminin ve ’Hizbullah güçleri’nin daha kolay ezeceğini umuyorlar.. Ama, bazıları başka müslüman savaşçıları terörist ve tekfirci diye ve yabancı güç diye suçlarken, Hizbullah’ın orada bulunuşuna başka kılıflar uyduruyorlar.. İki hafta önce, İran Dışişl. Bakanı Sâlihî’nin Ankara’ya yaptığı proğram dışı ziyaret sonrasındaki basın açıklaması sırasında İran’lı bir gazetecinin, Davudoğlu’na hitaben, ’Hem kardeşlikten söz ediyor, hem de Suriye’deki yabancı güçleri destekliyorsunuz. Suriye’den yabancı güçler çekilmeli değil midir?’ kabilinden bir sorusuna,  Davudoğlu’nun, ’Suriye’den evet, bütün yabancı güçler derhal çıkmalıdır. Ve bunların başında da Hizbullah gelmektedir.. Güney Lübnan’da, İsrail’e karşı direnişini takdirle karşıladığımız ve uluslararası zeminlerde de hep savunduğumuz Hizbullah’ın bu işe karışması son derece rahatsız edici bir durumdur. Bu gücün de Suriye’den derhal çıkmasını istiyoruz.. Bu konuyu, Sâlihî kardeşimle de net olarak müzakere ettik..’  şeklindeki cevabı üzerinde pek durulmadı, medyada... İran medyası ise, hâlâ Türkiye’nin, yeni Osmanlıcılık idealleriyle, ve de ’tekfirci, terörist gruplar’ın Suriye’nin şiî halkını (!) katlettiğini’ iddia edebilen makaleler yazabiliyor. Suriye’nin yüzde 80’inden fazlası, ayrı bir mezhebden iken ve de azlık mezhebi de, asırlarca şiî sayılmazken, birden Suriye’nin şiî halkı noktasına nasıl gelinebilir? Kaldı ki, biz, Suriye’de, ’başka bir mezhebin mensubları eziliyor, katlediliyor..’ diye değil; bir azlık unsurun, bir siyasî Mafia örgütü olan Baas rejiminin 50 yıldır bir halkı diktatörlükle ezmesi ve sonunda da cinayetlerini bu noktaya kadar vardırması hasebiyle yükseltiyoruz, itiraz ve feryadımızı..

*

Türkiye, Suriye buhranına başka nasıl yaklaşabilirdi ?

Kendisine de ulaşacak bir yangına seyirci mi kalmalıydı?

Hâlâ, bazıları, Türkiye’nin Suriye siyasetinin ve şimdilerde de Mursbî’ye karşı bir askerî darbe yapılmasından sonra, Mısır siyasetinin yanlışlığına daha bir vurgu yapıyorlar.

Bunlar tartışılabilir, elbette.. Ama, Suriye’yle ilişkiler iyi iken, Esed rejimi, kendi ülkesinin şehirlerini ve halkını hava bombardımanlarıyla ezmeye başlayınca da, Türkiye yine mi, seyirci kalmalıydı?

Bu cinayetler, bu diktatörlük kanlı diktatörlük görüntüleri karşısında, aylarca tavsiyeler, ikazlar yapıldı, Esed rejimine.. Ama, Beşşar Esed, kendisini iktidara getiren ve kuşatan Baas partisinin yarım asırlık diktatörlük kadrolarının elinde oyuncak olmayı ve babasının kaniçicilik mesleğini sürdürmeyi tercih etti ve ’Ben ve Baas rejimi olmayacaksa, isterse bütün Suriye yansın!’  anlayışınca, bir ’Yirminci yüzyıl Neronu’ görüntüsüyle ve en barbarca usûllerle bir ülkeyi ve bir halkı yoketmeyi sürdürüyor..

Amerika ve NATO dünyası ise, Suriye’deki esed rejimine karşı olmasına rağmen, İslamî güçlerin yönetime gelmesine daha fazla karşı olduklarından, Rusya’nın ve başkalarının Esed’e olanca desteği sağlamasına rağmen,  muhalif güçlere silah vermemek için direniyor. Türkiye’yi ise, bu ateşin içine kendi işlerine gelecek şekilde sokmaya çalışıyor. Türkiye Hükûmeti bundan diktkatle kaçınmaya çalışsa da..

Türkiye , ekeonomik ilişkilerini önceleyip, bütün bu cinayetlere seyirci mi kalsındı? Ya da, Mısır’da, askerî darbeyi Suûdî rejimi ve diğer kukla arab rejimleri gibi -ekonomik menfaatlerini düşünerek- alkışlasın mıydı? Ki, Türkiye, Mısır, ve Suriye ve diğer arab diyarları, henüz 90 sene öncelere kadar, 400 yıllık bir birliktelik ve tam bir kaynaşmışlık içinde birarada yaşıyorlardı.

Ve Türkiye’nin hele de Suriye’yle, 910 km.’yi bulan kara sınırı da vardı; ona nasıl ilgisiz kalınabilirdi?

Üstelik, bu 910 km.lik sınıra Beşşar Esed rejimi, iki sene önce, Türkiye kendisinden uzaklaştığı andan itibaren, gizlice benzin de dökmüştü.. Çünkü, bütün bu 910 km.’lik sınırın neredeyse 800 km.’lik bölümündeki köy ve kasabalarda 2 milyon civarındaki müslüman kürd halkı yaşıyordu ve Suriye rejimi, onlara 50 yılı askın bir zamandır vatandaşlık ve kimlik belgesi bile vermemişken, şimdi ordusunu ve diğer silahlı güçlerini bu bölgelerden çekivermişti.

Bu sadece güçlerini başka alanlara kaydırmak gereğinden mi kaynaklanmıştı, yoksa, Türkiye’yle bozuştuktan sonra, onların duvarının dibine mayın yerleştirmek için mi bu yola başvurmuştu? Ki, Suriye rejiminin Baba Esed zamanında, PKK lideri A. Öcalan’ı ve güçlerini, yıllarca bünyesinde nasıl koruduğu ve büyüttüğü ve geliştirdiği bilinmiyor değildi. Hattâ, Türkiye ve Suriye, bu yüzden 1998 yılında neredeyse savaşın eşiğine bile gelmişti..

Beşşar Esed rejimi de, şimdi işte aynı silahı kullanıyordu, Türkiye’ye karşı..

Tabiatiyle, o bölgelerdeki halk da, asayiş ve güvenliklerini kendi imkanlarıyla sağlamaya çalışacaklar ve bunun için de silahlanacaklardı.

Ama, bu bölgelere hâkimiyet kurmaya çalışan Baas rejimi karşıtı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)  ve ’En’Nusrah’ gibi silahlı güçler ve de PKK’nın Suriye’deki uzantısı sayılan PYD gibi teşkilatların güçleri arasında silahlı çatışmalar cereyan etmeye başladığında, Türkiye’nin, niçin daha bir diken üstünde olduğu anlaşıldı. Çünkü, PYD güçleri, ele geçirdikleri kasabalarda, bu iktidar boşluğundan faydalanarak, otonomi- özerk bölge ve hattâ müstakil devlet ilanı gibi laflar etmeye başladılar. Öyle bir yönetim boşluğunda, başkaları olsa, onlar da öyle düşünmezler miydi?

Dahası, Akçakale ve son olarak da Ceylanpınar’da, sınırın hemen öte tarafındaki silahlı çatışmalardan sıçrayan kurşunlar veya top mermileri T.C. vatandaşlarını da öldürmeye, yaralamaya başlayınca..

Türkiye, kendisini zaten yıllardır tahmin ve endişe ettiği bir sıcak çatışmanın içinde buldu..

Türkiye’nin Suriye siyasetinde şöyle olsaydı, böyle olsaydı diye akıl yürütenler, bu gibi durumlara, eğer, meğer ve keşkeleri bırakıp, bu noktada ne yapabilirdi? Bunun mâkul cevabı verilmelidir.

Bu satırların sahibi, şu veya bu rejimin kaygusunu taşıyor değildir.  Ama, müslüman coğrafyalarının kalbi mesabesindeki Ortadoğu’da gelinen bu tehlikeli tırmanıştan, yarınlarda daha büyük yangınlara ulaşılabileceğinin endişelerini taşımakta ve İslam Milleti’nin bugün karşı karşıya kaldığı musibetlerin daha da büyümeden önlenebilmesi için çırpınmaktadır.

 

  • Yorumlar 12
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim