Ehven-i Şer ve Şer Tartışmalarına Bir Katkı da Benden! -1

28.06.2008 21:18

Ahmed Kalkan

Mehmet Pamak Bey’in Haksöz Dergisi’nin Mayıs ve Haziran 2008 sayılarında yayımladığı ve Haksöz Haber portalında geniş ilgi uyandırıp bazı güzel tartışmalara sebep olan ve konunun enine boyuna gündeme taşınmasını sonuçlandıran yazılarını, sanıyorum bu konulara duyarlı Müslüman kamuoyu yakından takip etmektedir. Mehmet Pamak’ın bu güzel yazılarının açılımını biraz da Murat Kayacan’a borçluyuz. Bu akademisyen arkadaşın Mehmet Bey’in yazılarını farklı anlayıp konuya “ehven-i şer” açısından bakmaya çalışması, eskiden beri sistem içi çalışmayı savunanların varsa yoksa delilmiş gibi öne sürdükleri bu hususun tekrar masaya yatırılmasına sebep olduğuna şahit olduk.

Aslında, Mehmet Pamak Bey’in yazdığı ifadelere ilave edecek bir şey olmadığını düşünüyorum. Bütün cümlelerinin altına ben de imzamı atmakla iftihar edeceğimi belirtiyorum. Bununla birlikte bu vesileyle duyarlı mü’minlerin kafa karışıklıklarının giderilmesi için katkı sağlayabilir umuduyla uzunca bir değerlendirme de ben yaparak, hayra vesile olacağını sandığım bu tartışmalara bir katkıda bulunmayı tercih ettim. Önce Mehmet Pamak Bey’in yazılarını okumayanlar onları tümüyle okuduktan sonra ilave kabul edilebilecek tarzda benim katkı yazılarımı okumalılar. Yoksa benim ne demek istediğimi de tam anlamamış olurlar; bakarsınız hiç beklemediğim ve arzu etmediğim halde tartışma benim yazılarım sebebiyle başka bir boyut kazanabilir. 

Ehven-i Şer ve Şer Tanımı

Ehven-i şer yaklaşımını akidenin de önüne çıkaranlardan, önce kendileriyle çelişkiye düşmemelerini beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum. Şerler arasında tercih yapanlar, Kur’an’daki hangi âyet, ehven de olsa şerre tâbi olmayı, onunla uzlaşmayı câiz görür? Bu kimseler önce şerrin en büyüğünün tâğutları reddetmeyip tâğutî düzeni savunma olduğunu bilmiyorlar mı? Her şeyden önce kullandığımız Kur’an kavramlarını Kur’an’ın kullandığı anlamda kabullenmek zorundayız. Yoksa hakla bâtılı karıştırma riski ile karşı karşıya kalırız.

Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah (3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20) sadece hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denilemeyeceği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.

“Hayır” ve “şer” kavramını, Kur’an’ın kullanımından, İslâm akîdesi ve âhiretle bağlantısından kopararak, pragmatist bir yaklaşımla ve dinin reddettiği hususları desteklemek için kullanmaya kalkışmak, hakla bâtılı sentezlemeye çalışmak olmaz mı? 

Öncelikle bilinmeli ki, Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yari “Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer” diye bir ölçüleri sözkonusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır. “Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir. Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir; yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan bir şer ile, ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak” (2/Bakara, 86), “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak” (2/Bakara, 41), “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek” (2/Bakara, 42) gibi konular, bir muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer” tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim, “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına, sosyalizmi   ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler. PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için insana yaklaşabileceği bir alandır.  

Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’ yani günah işleme duygusu da anlatılır.

Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır (8/Enfâl, 22, 55). Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.

Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir (21/Enbiyâ, 35). Bazı insanlar mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu (5/Mâide, 60) daha kötüdür. Evet, Kur’an’a göre en büyük şer tâğuta itaat ederek ona kulluk yapmaktır.

Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü de ancak vahy’dir.  İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu konuda kesin bir ölçü olamaz.  

Hayır ve şer konusundaki hükümler, insanın onlardan hoşlanıp hoşlanmamasına göre değil, onların insanı götürdüğü sonuca göre verilmelidir. Çünkü bu konudaki değerlendirmeler çoğu zaman izafi (göreceli) olmakta ve karar vermekte acele edilmektedir. Kur’an, bu konuda tipik bir örnek vermektedir: “Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” (2/Bakara, 216)

“İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11) Bu âyet, insanın önemli bir psikolojik yönüne işaret etmektedir. Dünya karşılığında âhireti satmak, basit dünyevî gerekçelerle dininden taviz vermek, her ne pahasına olursa olsun mutlak hayrı tercih etmesi gerekirken, şerler arasında tercih yaparak kendine göre ehven gördüğü şerri savunmak “şerri istemek”tir. Denize düşen, denizden daha zararlı yılana sarılır, onu kurtarıcı kabul ederse bu şerri istemektir. Denize düşenin yılana sarılması, ehven-i şer anlayışıyla ilgilidir.

İnsanın bilgisi, hele Allah’ın ilmi ile kıyaslanınca yok sayılacak kadar azdır. O, kendi hayrına ve şerrine olan şeyleri de yeterince bilemez. Bir de hevâsı/kötü arzuları, geçici dünya rahatı işin içine girince hayır ve şer kavramlarını karıştırır. Bir şeyin hayırlı veya şerli oluşunun, bir insanın o şeyi sevmesi ya da ondan hoşlanmaması ile temelde hiçbir ilgisi yoktur. Asıl önemli olan, o şeyin bizi götürdüğü nihâî sonuca nazaran hüküm verilmesi gerekmektedir. Yani hayır, Allah’ın hoşlandığı şeydir; bu, bizim hoşlanmadığımız şey olabilir. Nefsin hoşlandığı her şeyi yerine getirmek, Kur’an tâbiriyle hevâyı ilâhlaştırmak (25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23) ile Allah’ı râzı etmenin (5/Mâide, 119) ayrıldığı noktadır hayır ve şer tanımı.

İşte bu noktada Vahy devreye girmekte ve Rahmân olan Rabbimiz, bize hayır ve şerri göstermekte, sırât-ı müstakîme hidâyet etmektedir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha şer/kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara, 216). Âyetin son cümlesine dikkat ettiğimizde görürüz ki: Hayır ve şerrin ne olduğu konusunda da ölçü insan değil, Allah’tır. Hayır ve şerrin tanımı ve içinin güncel tercihlerle doldurulması, şerrin ehveninin ne olduğu gibi konularda insanın yanılma ihtimali büyüktür.  O yüzden her şeyi bilen Allah, hayrın ve şerrin tanımını yapmış ve insanın (ehven kabul etse de) şerri değil, hayrı seçmesini emretmiştir. Âyette verilen örnek de tartışılan konuya çok uygun düşmektedir. Savaş, aslında sevilen, nefsin hoşlandığı bir şey değildir. Tâğutlara ve tâğutî düzenlere savaş açmaktan hevânın hoşlandığı şey değildir. Nefsin hevâsı, uzlaşmadan, riski az olduğu düşünülen tavizlerden yana olabilir. Fakat insan hayra ulaşmak için savaşmak zorundadır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır. Kendilerine ‘ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin’ denilen kimseleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan, Allah’tan korkar gibi, yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar da; ‘Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi, yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?’ dediler. Onlara de ki: ‘Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır, size kıl kadar haksızlık edilmez. Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!...” (4/Nisâ, 76-78). Bu savaş, her zaman diliminde ve her coğrafyada “kıtâl” demek olan fiilî sıcak savaş olmayabilir; “cihad” denilen Allah’ın yoluna engel olanlara karşı Allah’ın verdiği tüm imkânları kullanarak çaba serfetmek şeklinde de olabilir. Savaş ve cihaddaki sırrı insan tümüyle bilemez; Allah bilir.

“Hoşunuza gitmediği halde üzerinize savaş yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir de siz bilemezsiniz.” (2/Bakara, 216). Bu âyette, hayır ve şer konusunda da işlerin içyüzünü ancak Allah'ın bildiği belirtilmektedir. Evet, insan ne kadar bilgili olsa da, onun bilgisi, ancak duyuların verilerine bağlıdır. Duyulara çarpan olaylardan gelir. Yargısı da görünüşlere göredir. İnsan, olayların iyi veya kötü olduğu, bunlardan doğacak yarar veya zararları deney ile bilir. Çoğu kez bir olayı denemeye imkân olmaz. Denemeye kalkıldığı zaman da iş işten geçmiş olur. İnsan, olayların ancak dışyüzünü bilir; hâlbuki Allah, her şeyi yaratan kendisi olduğundan, her şeyin dışını da içini de bilir. Bu bilgisi uyarınca insanın hayrına olan şeyleri emreder, şerrine olan şeyleri de yasaklar. O'nun emrettiği her şey, zâhiren hoş görünmese de gerçekte hoştur, hayırdır.

Savaş da görünüşte hoş değildir; çünkü insanın ölümüne sebep olabilir. Ama birkaç kişinin ölümüyle bir toplumun hürriyeti, şeref ve nâmusu kurtarılır. Ölenler de cennette ebedî diriliğe ve mutluluğa erişirler. Peygamberlere arkadaş olmak şerefine ererler. Gerçekten, cihad eden İslâm toplumları yükselmiş, cihadı bırakınca dünya haritasındaki yerleri küçülmeye başlamış, sonunda güzelim ülkeleri kâfir yabancılar ve onların güdümündeki yerliler tarafından sömürülmüştür. Cihadı bırakmak, öncelikle safların netlik kazanması için gayret sarf etmemektir. Hak ve bâtılın net olarak ortaya çıkması ve insanların tevhid ve şirkten birini hür iradeleriyle tercih etmeleri için nebevî usûlle tevhidin tebliğinin terk edilmesi de cihadı terk anlamına gelir.

Âyetten çıkarılacak birinci hüküm, birinci ders hak uğrunda ve tüm bâtıllara karşı cihada katılmak ve cihadı sürdürmektir. İkinci ders de, bazı hoşumuza gitmeyen şeylerin hakkımızda hayırlı olabileceğidir. Nice üzüldüğümüz şeyler vardır ki, sonunda bizim için çok hayırlı olmuş ve nice sevdiğimiz şeyler vardır ki, bizim için şer olmuş, kötü sonuç doğurmuştur. O halde, bize düşen mutlak hayır ve mutlak şer kapsamına nelerin girdiğini vahyden öğrenmek ve ona teslim olmaktır.

Bir babanın, küçük çocuğunu bazı şeylerden men etmesi, çocuğun zoruna gitse de onun yararınadır. Doktorun verdiği ilâç acı da olsa hastanın şifasına sebep olabilir. Doktor, zulmünden değil; şefkatinden ötürü o ilâcı hastasına vermektedir. Hastanın her arzu ettiğini vermek, hastayı ölüme sürükleyebilir.

Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır.“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (2/Bakara, 269) Bu âyette geçen “hikmet”, Kur’an ilimleri ve onunla amel etmek demektir. Derin ve yararlı ilme, kendisiyle amel ediliyorsa hikmet denir. Allah’ın, kendisine hikmet verdiği kimseler öncelikle peygamberler ve ilmiyle amel eden âlimlerdir. İlim sahibi olmanın en çok değer verilen tarafı, insanlığa faydalı olmak, onlara hayrı dokunmaktır. Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız uygulamak için çaba sarfeden, bu konuda hiçbir gerekçeyle hiçbir kimseye taviz vermeme gayreti içinde olan kimse hikmet sahibidir ve kendisine büyük hayır verilmiştir.    

İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ'nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur.

Olaylara ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.

Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir; böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur. Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler, şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvâda (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (5/Mâide, 2) Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.

Allah (c.c.) kullarının şer işlemlerine izin verse bile, şer yapılmasını istemez; buna râzı değildir. O yüzden kullarını sürekli hayra ve hayır işlemeye dâvet eder. Kullarının yanlışlarını ve hatalarını hatırlatarak hayır olanı onlara göstermektedir (2/Bakara, 54, 103, 184, 281; 4/Nisâ, 25; 7/A’râf, 85 vd.).

Kur’an, her türlü hayrın kaynağı olarak vahyi göstermektedir. Hayra ulaşmak, hayırlı ameller işlemek ve bunların sonunda da hayırlı bir neticeye ulaşmak isteyen insan, vahyin doğrultusunda hareket etmek zorundadır. En şerlilerin, yani Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen zâlimlerin (5/Mâide, 45), inkâr edilip reddedilmesi gereken Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif hükümler ortaya koyan ve o hükümlerle insanları yöneten tâğutların (2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60) yönettiği düzenlerde ve o metotlarda hayır barınamaz. Dünyada da âhirette de gerçek kurtuluşun yolu, hayır sayılan amelleri işlemekle mümkün olur. Bu anlamda hayır, şirkten uzak bir iman ve onun hayata yansıması olan sâlih amelin ta kendisidir.

İnsanlar farklı farklı hedeflere yönelirler. Kendilerince önemli buldukları işleri yaparlar. Birçokları da kendi yaptıklarıyla övünür. İslâm'a göre ise hayat bir hayır işleme yarışıdır: “Herkesin yüzünü kendisine doğru çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda birbirinizle yarışın…” (2/Bakara, 148)

Hayrın ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez. Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez; hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.        

Mü’min ferâsetli ve basiretli olmaya çalışır. Başkasının dünyası için kendi âhiretini riske atmaz. Sistem içi uzlaşmacı faaliyetleri savunan “ehven-i şer”cilerin önemli bir kısmı, maalesef (kendilerinin de değil) başkalarının basit dünyevî çıkarı uğrunda kendi izzetlerini ve âhiretlerini hebâ etme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Bakın tek önderimiz ne buyuruyor: "Kıyâmet günü, Allah indinde, derece itibarıyla insanların en şerlisi, başkasının dünyası uğruna âhiretini hebâ eden kuldur." (Kütüb-i Sitte Terc. 4/265)

Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine ve Allah’ın rızâsına göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı kılmış olabilir (2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19). Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar (3/Âl-i İmrân, 110). Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.

Şerlerin yaratılması insanın sınanması içindir. Hayrı mı tercih edecek, yoksa şerlerden birini mi tercih edecek insan her davranışında sınanmaktadır. “Sizi imtihan olsun diye, önce kötülük (şer) ve iyilik (hayır) ile deneriz. Sonra Bize geri döndürülürsünüz.” (21/Enbiyâ, 35). Hiçbir peygamber, ehven de olsa şer peşinde koşmamıştır. “...Onlar (peygamberler) hayır işlerinde koştururlar; umarak ve korkarak Bize yalvarırlardı; onlar Bize huşû (derin saygı) duyarlardı.” (21/Enbiyâ, 90). Biz de sırât-ı müstakîm olan peygamberlerin yolunu takip edersek, kendimize göre ehvenini arayıp tercih ederek şerri seçmek gibi dalâlet ve gazap edilenlerin yolunu değil; kendilerine hayır nimeti verilenlerin safını seçmiş oluruz. Tabii bu yolu seçmenin dünyevî bedelleri var. Öteki yolu seçenlerin de dünyada zillet ve rezilliği kuşanmak ve âhirette ebedî azâba atılma ihtimalini göze almak yanında, dünyevî bazı çıkarları var. Tercih bize kalmış: Ya hayır veya (ehven de olsa) şer!

Unutmayalım: “kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı (ehven miktarda da ve ehven ölçüsünde de olsa) şer işlerse onun karşılığını görecektir” (99/Zilzâl, 7-8)

Sistem İçi Mücadele

Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa "ehven-i şer"dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise, hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için, esas büyük şerden de daha zararlı olabilir. Bunun örneğini 1950 öncesindeki C.H.P.'nin açıkça din düşmanlığı yapıp şerri her şeyiyle temsil ederek İslâm'a ve müslümanlara her türlü baskı ve zulüm yapması neticesinde, düzene hep kuşkuyla bakan, baskıdan dolayı zorla benimser görünen, imkân olsa düzeni devirmek ve ona zarar vermek isteyen, okullarını, askerliğini... beğenmeyip az da olsa tepki gösteren halkın konumunu gözönüne getirebiliriz. 1950'den sonra hak adına, hayır adına değişik sağ partiler veya "ne sağcıyız, ne solcu" diyen parti, kitlelere belediyeleri, Vakıflar Bankası gibi kurumları, resmî okulları, hatta emniyeti, polisi... sevdirmede açıkça şerri temsil eden zihniyetten daha zararlı olmuştur. Müslümanın devlet dairelerinde işi kolay görülmeyecek, âmir ve memurlar siyaset icabı da olsa müslümana karşı içindeki kin ve zulmü ortaya dökecek ki, İlâhî tecellînin başlangıcı oluşsun. Çile çeken müslüman, zulme uğrayan insan, zâlimlere ve zulüm düzenine cepheyi açsın.

Ehven-i şer, insanları oyalar durur. Düşünelim ki, defalarca iktidara ortak olan sözkonusu ettiğimiz hayır diye takdim edilen ehven-i şer, Şeriatın bir tek haramını bile kaldıramamış, bir farzını bile kabul ettirememiştir.

Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub'un dediği gibi; "Bu dine sahip çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir." İslâm, öyle büyük bir nizamdır ki, onu vaz' eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi, vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah'a kulluk, ibâdet ve O'nun rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab'ın hükümleri ve Rasûl'ün pratik uygulamalarıyla açıklanmıştır. Parti, İslâm'da olmadığına ve Batıdaki demokratik rejimlerin unsuru olduğuna göre, İslâm'da olmayan, İslâm'ın gayri meşrû kabul ettiği şeyle İslâm'a gidilemeyeceği gibi, İslâm'a hizmet de edilemez; tam tersine netice verir. Bir kimse İslâm'da zinânın, fâizin, içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi gerektiği) halde, "zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla İslâm'ı getireceğiz, bunlarla İslâm'a hizmet edeceğiz" demesi ne kadar İslâm dışı ve saçma ise, "evet, İslâm'da parti yok, ama bugünkü şartlarda biz bununla İslâm'a gideceğiz, bununla hizmet edeceğiz. En güzel yol budur" demesi de en az o kadar İslâm'a ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Sidikle abdest alınmaz. Haram parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir vâsıtayla İslâm'a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Kâfirlerin demokrasi adlı parti atına binen de bilmelidir ki, bu atın içi, Truva atı gibi bizi mahvedecek askerle doludur. Bâtıl, ancak Hak'la zâil olur; Başka bir bâtılla değil.

Çoğumuzun, hatta particilerin ve partizanların meâlini ezbere bildikleri birkaç âyetten biri olan Mâide Sûresinin meşhur âyetlerini tekrar düşünelim: "... Artık, insanlardan korkmayın, Ben'den korkun. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın (hiçbir değerle değiştirmeyin). Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin ta kendisidir." (5/Mâide, 44). Seçeceğimiz insanların, seçildiklerinde Allah'ın hükümleriyle (şeriatla) hükmetmeyeceklerini, ister-istemez tâğutların yaptığı anayasanın ve rejimlerinin tek bir hususunu bile, dine (İslâm'a) uymasını isteyemeyeceklerini, dine dayandıramayacaklarını bildiğin veya bilmen gerektiği halde, karşı çıktıkları bir şeye "Allah haram kıldı" diye değil, "mevcut rejime zarar verir" diye karşı çıkanların, zâhiren küfrün hâkimiyetini kabullendiklerini bilerek, bu âyetin şümûlünden istisnânın, nasıl mümkün olduğunu izah edeceksin? Evet, bu âyet sadece yahûdilere dâir, onları uyarmak için inmediği gibi, sadece Reagan veya Ecevit ve Demirel'ler için de inmediğini, "Kim..." diye ifâde edildiğini; zâhire göre hükmederek partilere ve seçtiklerinize, tavırlarına bu âyet ışığında tekrar bakmalı değil miyiz?

Küfre, küfrün kanunlarına, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine (hâkimiyetine), milletvekillerinin Allah'ın kanunlarına rağmen kanun koymaya, yetkilerini Allah'tan almadan insanları idare etmeye kalkmalarına, farkında olmadan da olsa ilâhlık taslayıp tâğutluk yapmalarına rızâ göstermenin, sadece rızâ göstermekle de kalmayıp yardımcı ve sebep olmanın hükmünü mutlaka öğrenmeliyiz. Kimden mi? D.İ.B.'in ve partilerin emrindekilerden veya Bel'am'lardan değil elbet. Mûteber tefsir ve fıkıh kitaplarından. Küfre rızâ nedir, cevabını bulmalıyız. "İyilikte ve takvâda yardımlaşın. Haram işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'tan sakının. Allah'ın cezâsı şiddetlidir." (5/Mâide, 2). "Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı olan o şerri yapan gibidir" hükmüne göre, tekrar düşünelim: Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa, farkında olmadan veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek, câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar? Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar  veya müslüman zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? "Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah'tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan bir toplum bilir." (5/Mâide, 50)

İslâm, Allah'a teslim olmak ve O'nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid'de bu ifâde tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah'a iman ve O'nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm'ın dışındaki bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah'a imandan da önce gelir ki; kalp, kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri evvelâ "lâ-hayır!" süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hakiki İlâh'ın kabulü yerleşsin. "Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir." (2/Bakara, 256)

Kâfirlerin parti gibi demokratik, uzlaşmacı, yasal, resmî legal faâliyetlerden kimi saf beyinlerin iddia ettiği gibi ciddî bir rahatsızlığı sözkonusu değildir. Onlar istiyorlar ki, müslümanlar da küfür kanunlarına uysunlar, o kanunlara uygun olarak parti ve teşkilat kursunlar, illegal faâliyet yaparak küfür düzenine temelden darbeler vurmasınlar, kıyam ve fiilî cihad yolu böylece engellenmiş olsun. Korkan rejim, hiç korktuğu partiye kolaylıkla serbestiyet verir mi? Komünizm Partisine bile müsâade etmeyen sistem, D.İ.B.'i kendi düzenine âlet etmek için bir sürü paralarla kendi kurduğu ve devam etmesinde faydalar gördüğü gibi, mümkün ki, parti konusunda da böyle düşünüyor. Tabii, işi daha fazla sağlama alarak eski Konya mitingi benzeri şeyleri yaptırtmayacak, tekrar ettirmeyecek sözler alarak, kanuni yaptırımları fazlalaştırarak. Yani. Bu demokrasi ve particilik oyununun yasa ve yasaklarını tâğutlar belirlemişler, figüranlar ve kuklalar arasında yeşil renklerin de bulunmasını, hatta arzu etmişler, hiç değilse lütfen müsâade etmişlerdir.

Tabii, demokratik düzen için partiler mutlaka lâzımdır. Yoksa bu küfür rejimi güzelce(!) işlemez. Resmî ifâdeyle "partiler, demokratik parlamenter sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır." Düzen, partilerden vazgeçemez (Müslümanlar vazgeçebilir veya vazgeçmeli midir, ona siz karar verin). Diyanet'in; düzenin koltuk değneği, can simidi olduğu gibi, sağcı ve yeşil renkli D.İ.B. tipli İslâm(!) görünümlü partiler de düzenin ayakta kalması için şarttır. Çünkü muhâlefetini ve muhâliflerini kendi tesbit eden rejim ve iktidarlar, devamlı olarak egemenlik ve iktidarlarını sürdürürler. Düzen, oy vermeyi, seçime katılmayı, kendi varlığı ve demokrasinin tümüyle yerleşmesi, halka iyice benimsetilmesi için zarûrî gördüğünden oy vermeyenleri, seçime katılmayanları cezâlandırıyor. İstiyor ki, her vatandaş, kendine yakın gördüğü bir partiye oy versin. Versin ki, demokrasi curcunası renkli bir şekilde tüm vatandaşları tahakkümü altına alsın. Düzeni istemeyenler, daha çok da rejimin bazı küçük esaslarını (meselâ fâiz, 163. madde gibi) tenkit edip ıslahatlar yapılmasını, düzeni güçlendirecek şekilde veya eksiklerini yamayacak şekilde savunsunlar, bu görüşlerini sadece demokratik yollarla dile getirsinler, küfürden medet umar biçimde legal, yani küfür kanunlarına uygun, denetime açık faâliyetler yapsınlar. Böylece şeriat gelecek diye kıyâmete kadar beklesinler.

Müslümanların seve seve kabullendiği, düzenin verdiği rol ve istekleri, müsâade ettikleri bu ve bunun benzeri şeyler. Peki, bu konularda Allah'ın isteği ne acaba?

"Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister. Onlara, 'Allah'ın indirdiği Kur'an'a ve Peygamberim hükmüne gelin' denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca bir dönüşle yüzçevirirler." (4/Nisâ, 60-61). "... Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun koyma hakkı) ancak Allah'ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (12/Yusuf, 40)     

Kur'an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor: "Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete 'Allah'a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının' diye bir peygamber gönderdik..." (16/Nahl, 36). Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti? Putlara ve Nemrut'a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun'a karşı Hz. Mûsâ'yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim. Nemrut'un, Firavun'un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında "Gerçekten Allah'ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için size Allah'ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır." (33/Ahzâb, 21) hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları... Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah'a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'le uzlaşma yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında "dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim" teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere Kur'ân-ı Kerim'den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler "bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt" diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber'in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü "biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız." (28/Kasas, 57) diyorlardı. Zâten Rasûlullah'ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti. Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin, Efendimiz'e teklif ettikleri birkaç husustan biri de "istersen gel, seni başımıza kral yapalım" teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın kırallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını bir düşünelim. Efendimiz ise: "Vallahi, bir elime güneşi, bir elime de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem" diyordu; dâvâ hiçbir tâviz ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz'in reddettiği anlayış, şimdilerde "bırakın birkaç sene de biz idare edelim" şeklinde hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında İslâm nâmına neler değişmişti acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99'unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? "Yoksa siz Kitab'ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir." (2/Bakara, 85). Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.

Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha ters olur: "...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez..." (13/Ra'd, 11)

Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini istiyorlar. Hâlbuki İslâm'da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?

Hatırlanmalıdır ki, İmam Humeynî, Paris'teki sürgün hayatından İran'a döndüğünde şah denilen tâğutun son başbakanı Şahpulbahtiyar tarafından uzlaşma teklifiyle karşılaşmış, "parti kur, seçimlere katıl, halk seni istiyorsa iktidarı seve seve sana teslim ederiz, başbakan sen olursun" demişti. İmam'ın, şiddetli tepkisi, uzlaşma teklifini gündemden hemen çıkardığı gibi, bir daha da bu tip tekliflere yanaşmayacağı izlenimini bütün dünyaya ilân etmiş oluyordu. Nice partici kardeşin o zaman hayretle karşıladığı bu tavır, İmamı devlete götürmüş, başarıya ulaştırmıştı.

Parti ile İslâm'a giden, bu yolla ciddî hizmetler veren dünyada hiçbir örnek gösterilemezdi; aksi ise, dâima olagelen vâkıa idi. Kur'an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu: "Hepiniz, toptan Allah'ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın..." (3/Âl-i İmrân, 103). Fırka fırka, hizip hizip olmak yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar, hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle, bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı. Osmanlı'nın son zamanlarında ve T.C.'nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe karşılığı olarak "fırka" kelimesi kullanılıyordu hatta. "İttihad ve Terakki Fırkası", "Halk Fırkası", "Serbet Fırka" gibi. Rabbimiz fırka fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel oluyordu. "Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup, parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte, onunla övünmektedir." (30/Rûm, 32). Eski Türkçe'de fırka, Arapça'da hizip (hızb) diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe'de Avrupa'daki kullanılışı gibi aynen kullanılan "parti" zâten parça demekti. Partinin bu anlamı, âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup düşman hale geliyor, bu seçim atmosferinde daha berrak gözükmektedir.

İslâm ise, kelime-i tevhid'deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için "lâ" ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri cihad nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan ve cihad olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: "(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın." (17/İsrâ, 73-75). Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: "Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin." (2/Bakara, 42)

İslâm'ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm'ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil. "Allah'ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği Kur'an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır." (5/Mâide, 49). Tam bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir: "Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz." (15/Hicr, 94-95)

Partilerin en önemli derdi; ekonomi, işsize iş, aşsıza aş... Efendimiz (s.a.s.) Mekke'de tâğutlarla mücâdele edip, sadece Allah'a kulluğa dâvet ederken, Mekke'li muhâtaplarına dedi mi ki: "Beni lider kabul edin, ben sizin yollarınızı onarayım, açları doyurayım. Bakın Mekke halkı fakir. Bu ülkenin kalkınması lâzım. Bu da şu şekilde olur. Kalkınma, fakirlikten kurtulma, büyük Mekke devleti olmak için şunları yapmak lâzımdır..." gibilerden herhangi bir söz söyledi, müşrik yöneticilere akıl vermeye çalıştı, müşrik devletin idâresiyle uğraştı, veya o idareye o şekliyle tâlip oldu mu? O günkü çalışma, iş, dünya şartlarını ıslah edeceğini mi vaad etti, yoksa çile, eziyet, işkence ve savaş mı, sabır mı vaad etti? İnsanları neye çağırdı? İkinci Akabe bey'atinde Medinelilerden bey'at alırken, amcası Abbas, hemen atılmış ve Medinelileri uyarmıştı: "Bakın, öyle bir dine giriyor, öyle birini lider kabul ediyorsunuz ki, bu kabul; bütün dünyayı karşınıza almak ve bütün dünya ile savaşmayı göze almak demektir" diyordu. İnsanlar da bunu bile bile Peygamberimiz'in safında yer alıyordu. Efendimiz, dünyalık küçük bir tâviz karşılığında müslüman olmak isteyenleri bile reddediyor, sadece cennet vaad ediyordu; Dünyalık bir şey değil...

Şimdikilerin yolları, sanırım çok farklı. Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılmasında görüyorlar çözümü. Avrupalı ve Amerikalı tâğutları ve kefereleri dost ve müttefik kabul etmekte sakınca görmüyorlar. Memleketi küçük bir Amerika gibi ekonomisi düzgün, yolu, fabrikası olan ülke yapmak istiyorlar. Zâhiren gözüken bu. Sünnetullah, Allah'ın değişmez kanunu odur ki, müslümanlar çile çekecekler, tâğutlarla mücâdele edecekler, çoğunlukla ülkelerinden sürülecek, işkence çekecekler... Bu şekilde iman ve ihlâslarını isbat etmiş, imtihanı kazanmış olacaklar, âhiret nimetlerine ve bu arada muhtemelen dünya nimeti olan İslâm devletine Allah'ın bir lutfu olarak hak kazanacaklar. Çünkü devlet bir meyvedir. Hak etmeye bağlıdır. Efendimiz: "Nasılsanız öyle idare edilirsiniz" buyururken, tevhidin tanımını yapamayan, bulunduğu vasattaki putları, şirki tanımayan ve tâğutlara itaati sevap zanneden ve % 80'e yakını beş vakit namazı kılmayan insanları değiştirmeden devlet istemeye hakkımız ne kadar olacaktır? Belirli sayıdaki insanlar, hakikaten Şeriat'ı istediğini, nefsinde, ailesinde, çevresinde tâvizsiz şekilde yaşayarak isbat edecek ve sonunda şu veya bu uydurma yollarla değil, peygamberler gibi tâğutla mücâdele edecekler. Allah da bu samimi mü'minlere Devlet nimetini, belki onca çalıştıkları Mekke'de değilse bile, Medine'de ihsan ediverecek.

Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir şeyi O'na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak, bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor: "Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm'ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır. Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır." (24/Nûr, 55). Bu âyetin tefsirinde Mevdûdî diyor ki: "Burada Allah'ın yeryüzünde halîfelik verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi, amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah'ın dinine uymada şirkin her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek münâfıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm'a yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart: Mü'minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah'a bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki mânâda bu imana sahip kimseler Allah'tan bir vaad üzeredir ve Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah'a karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından dolayı değil, Allah'ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip gelir." (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, c. 3, s. 497-499)

Kendi nefsinde ve ailesinde... yaşayabileceğinin en son noktasına kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren, devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah'a kulluk) yapalım. Allah'ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah'a kulluğun fiilî cihadsız da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat'ı getirmekle değil, zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat'ın hükümlerini yaşamakla mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere vaad ederek üzerine alıyor. Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları... yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, "İslâm Devleti istiyoruz" demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde, kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler? Düşünelim, böyle bir şeye teşebbüs isbat edilebildi mi diye?

Bir insanın veya teşkilâtın "biz peygamberlerden ve Peygamberimiz'den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla, maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve tâğutlara boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar. Biz ise çok daha kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler..." dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, "bugün devlete gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur" diyerek rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid, sonra bekle, gelsin Şeriat!

Din tamamlanmış, Kur'an'ın ve Sünnet'in ahkâmı Kıyâmete kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir. "Bugün kâfirler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, yalnız Ben'den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip ondan râzı oldum." (5/Mâide, 3). Asrımızın en büyük bid'atlerinden biri particiliktir. Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye'ye, oradan da İslâm âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden tehlikesi çok büyük bir bid'at olmuştur. Çünkü bid'atin târifi: Dine, Peygamberimiz'den sonra sokulan herhangi bir şeydir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.” (Müslim, Cum'a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153) “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” (İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49) "Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır." (42/Şûrâ, 21). Bid'at ve bid'atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.

Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. Dünya inkılâbî hareketlerinin en gerisinde kalan, İslâmî harekette adı bile anılmayan T.C. topraklarında ciddî inkılâbî faâliyetlere girelim ki, şu imtihan dünyasında "Rabbimiz'in "Cihad edenlerle oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?" (3/Âl-i İmrân, 142) hitâbını ve yine "(Ey mü'minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' dediler. İşte o zaman (onlara), 'Şüphesiz Allah'ın yardımı yakın' (denildi)." (2/Bakara, 214). Bu âyette eşsiz bir faâliyet metodu ve terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve şuurla çalışmak, çabalamak, sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve safâyı, rahat ve eğlenceyi tercih eden nefisten, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz.

Unutmayın, iktidara gelmek, gelirse muktedir olmak müslüman görünümlü partiler için kesinlikle imkânsızdır. Unutmamak lâzım ki; iktidar olmak ayrı, muktedir olmak ayrıdır. Hükümeti ele geçirmek çok önemli değil, devleti ele geçirmek önemlidir. Hükümet, davulu tutar, tokmağı devlet (askerler başta olmak üzere, bürokratlar, holding sahipleri, medyayı elinde bulunduranlar, Amerika ve İsrâil ve de derin devlet) tutar. İnsanlar, milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında birer sekreter seçmektedirler. Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar. Bir dâvâ partisi, hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için değişmesi, egemen güçlerin tehlikeli saymaması gerekir. İktidara gelmek için; dinin dışında yollar bulan kalabalıkların çoğunu memnun ederek oy almalısınız ki, o zaman da zâten onların partisi, kitle partisi olmayı kabul etmiş olursunuz. Öyle ya, egemenliği kalabalıklar tâyin ediyor, siz de bunu kabulleniyorsunuz. Aslında Türkiye gibi ülkelerde egemenlik, kayıtsız şartsız paranındır. Paraya sahip olan devlet düdüğünü öttürür. Egemenliğin para babalarından kalan tarafı da halkın değil; yahûdilerindir, askerlerindir, medyanındır. Kimin olursa olsun, Allah'a âit olmadığı müddetçe biz bu tür egemenliği istememeli, reddetmeliyiz. Kaldı ki, iktidar olsanız, bir düdük çalınınca işiniz bitecek. On iki Eylül'de, daha önceki tüm faâliyetler partiye dayalı olduğundan, düdük çalınınca, senelerce faâl gözükenlerden hiçbir faâliyet çık(a)madı. Her şey, tâğutlar tekrar partiye müsâade edinceye kadar durdu. Sonra, sil baştan. 1960'da Adnan Menderes'lere tahammül edemeyen egemen güçler, rejimin askerleri, size nasıl tahammül eder dersiniz?

Neyse... Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:

"Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten." (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır. Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.) Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm'a göre "zâlim", "zâlime yardımcı olmak", "insafsız avcı" ve "köpek karakterliler"i değerlendirme ferâsetinde olun. "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir." (5/Mâide, 45). "Zâlimlere az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez." (11/Hûd, 113). Bundan önceki âyette de "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (11/Hûd, 112) uyarısı yapılır.

Bu particilik konusunda en önemli problemlerden biri, "elfâz-ı küfür" meselesidir.

Oy vererek seçtiğiniz tüm milletvekilleri: "Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına, Cumhuriyet'i koruyacağına, laikliği ve rejimi savunacağına..." yemin etmekte, nâmusu ve şerefi üzerine söz vermektedir. Hem de bu yemine tüm vatandaşları şâhit tutmaktadır düzen, televizyon kanallarından naklen vermektedir bu yenin denilen küfür sözlerini. Tirmizî ve Ahmed bin Hanbel'in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif: "Bir kimse Allah'ın isimlerinden başka bir şey üzerine yemin ederse şirke düşmüş olur." Müslim ve İbn Mâce'den bir hadis-i şerif de, "yemin ederken, başka şeye dâir niyet etse, niyeti (nasılsa) sağlam olsa, ne olur?" sorusuna cevap veriyor: "Yemin, yemin edenin niyetine göre değil, ettirenin niyetine göre hüküm alır."

Ayrıca, parti tüzüğünde açıkça "Atatürk ilkelerine ve partiler kanununa... bağlı kalacağınıza" dair yazılı teminat verme ve kendinize tüzük olarak kabul etme durumundasınız. Parti binalarına putların resmini asacak, zaman zaman, bazı bayramlarda seyranlarda anıtkabirlere gidecek, putların karşısında divan duracaksınız. Bayram kabul edilen günleri, 23 Nisanları kutlayacak, cumhuriyeti, demokrasiyi, Allah'ın indirmediği kanunları hazırlayan meclisleri öven beyanatlar vereceksiniz. "Atatürk yaşasaydı, bizim partimizden olurdu" diyeceksiniz. Şirk olan düzenin unsurlarına ve düzene sahip çıkan sözler söyleyip uygulamalar yapacaksınız. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyeceksiniz. Küfrün kurumlarına sahip çıkacak, polisini, ekonomisini... güçlendirecek, yıkılası rejimin iskeletine kan pompalayacaksınız.

Bunların İslâmî hükmünü öğrenmek, tâğut adaylarına olduğu kadar, onları en azından oylarıyla destekleyenler için de şarttır. Kolaylık olsun diye ifade edelim: Zikredeceğimiz âyetin tefsirinde bu konuda hüküm mevcuttur. Meselâ, bakz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 5, s. 3130): "Her kim imanından sonra Allah'a küfrederse, yani kelime-i küfrü (küfür lafızlarını) ağza alır, söylerse -kalbi iman ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hâriç, yani canını veya âzâsından bir uzvunu, telef edilmesinden korkulan bir emir ile ikrâh edilmek (zorlanmak) sûretiyle değil- lâkin küfre sinesini açan, yani ikrâh olunmadığı halde rızâsıyla kelime-i küfrü söyleyen kimseler üzerine Allah'tan bir gazap ve bir de azîm bir azap vardır. Çünkü cürümleri en büyük cürümdür... İkrâh-ı mülcî halinde, yalnız lisânıyla kelime-i küfrü söylemek câizdir." (16/Nahl, 106 âyeti ve tefsiri).

Gümüşhanevî'nin Ehl-i Sünnet İtikadı adlı akaid kitabının 69 ve 70. sayfalarında aynen şu cümleler yer alıyor: Bir kimse kendi isteği ile elfâz-ı küfürden bir söz sarfeder de, bu sözün küfür olduğuna inanmadığını veya bilmediğini söylerse, bütün âlimlerce kâfirdir. Zira bilmemek özür değildir. Bir kimse zorlama olmadığı halde, dili ile küfrü icap ettiren bir söz söyler ve kalbi de iman ile mutmain olursa yine kâfirdir." Diğer akaid, fıkıh ve tefsirlerde de bu konu açıkça beyan edilir. Zorlamanın, yani ikrâhın, mülcî olması, yani ölüm veya uzuvlardan birinin kopacağı kadar bir işkence olmasına ruhsat vardır. Böyle bir şey yoksa bu, zorlama kabul edilmez denir. "Kelime-i küfrü söylemek için ölüm ve âzânın kesilmesinden başkasında şer'î ruhsat yoktur." (Mülteka, c. 4, s. 11)

Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri bilen yalnız Allah'ındır. Diğer tâğutların sözlerine ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz'in "kalbini yarıp baktın mı?" sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi hangi şer'î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.

Ya T.B.M.M. denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i kerimeden yola çıkalım: "Allah size kitabında (Kur'an'da) şunu da indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar (başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa, orada kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır." (4/Nisâ, 140). Ve bu âyetin bir öncesi: "Mü'minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve izzet tamâmen Allah'a âittir." (4/Nisâ, 138-139). Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi, yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan çok daha kötüdür "egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu" küfür ifâdesine -ki, Kur'an hükmüne tümüyle terstir: "Hüküm (egemenlik, hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah'ındır." (12/Yusuf, 40)- devamlı seyirci olmak. Mescis'i düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis. Bu mecliste her Allah'ın günü Allah'la ve O'nun diniyle, hükümleriyle alay etmek, O'nu inkâr edip kaale bile almamak, O'nun hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak, kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler sık sık söylenecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek. Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz? Günde binlerce defa değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine, nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak? Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların Allah'a rağmen kanun koymaya kalktıkları... yerde oturmanın hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.

Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî filân değiliz. Ulu-orta tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa karşıyız, itidalden yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet, küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü'mine kâfir demenin câiz olmadığı bilinci içindeyiz. Amma, Kur'an ve hadis-i şerifler ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık şer'î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa, Kur'an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı. Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur'an'ın kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona da mü'min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket etmeleridir. Biz falan veya filân şahsı değil, zihniyeti ve grubu İslâm'a göre eleştirdik, İslâm'ın hükmü, küfür denmesini icap ettiriyorsa, ancak onu dedik. Peygamberimiz (s.a.v.) öyle yapardı. Çünkü "münâfıkların alâmeti şunlardır...", "şöyle yapan şirke düşmüştür", "şu câhiliyye alâmetidir", "şunu söyleyen bizden değildir" veya "kâfirlerdendir" gibi genelleme yapar, açık delil olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı. Yalnız bu konuda da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini gerektireceğinden dolayı, kâfire mü'min demenin de günahı bilinmelidir. Bütün bunlara rağmen, bizim için geçerli olmasa bile, bir te'vil ile İslâmî hükümleri farklı yorumlayan ve açık bir inkâr içinde olmayan kimseleri mü'min kabul etmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Kâfir olma ihtimali olan bir mü'mine kâfir demenin vebalinin, mü'min olma ihtimali olan bir kâfire mü'min demekten daha büyük ve geridönüşlü olduğunu değerlendiriyoruz. Oy verenlerle oy verilenlerin de ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyoruz.

Evet, ey müslüman! Sakın ha tâğutlardan bir tâğut beğeneyim deme. Tâğutlar, sağcı mı olsun, solcu mu, yoksa millî mi, ayrımına gitme. Tâğutun tanımını da iyi öğren. Ne düzeni daha sola götürecek tâğutları, ne de daha güçlendirecek tâğutları... hiçbirine OY VERME! Oy vermemek, seçime katılmamak, düzenin kanununa göre yasaksa, cezâyı gerektiriyorsa, unutma ki, oy vermek, seçime katılmak da İlâhî kanuna göre yasaktır, cezâyı gerektirir. Cezâlardan birini tercih et. Dünya cezâsından kurtulmanın birçok yolu da vardır, ama Allah'ı (hâşâ) kandırmanın yolu yoktur. İlle sandığa oy verme için, cezâdan korktuğun için gitmen gerekiyorsa, biraz erkekliğin varsa, yazını biraz değiştirerek oy pusulasına ya "Ve men lem yahküm ... " âyetinin meâlini veya "hiçbir tâğuta oy yok!" ifâdesini veya bir benzerini yaz, T.C.'nin mührü yerine, oy pusulasına böylece tevhid mührünü vurmuş ol.

"İman edenler Allah yolunda mukatele eder, savaşır. Küfreden kâfirler de tâğut yolunda savaşır. O halde siz şeytanın dostları ile savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır." (4/Nisâ, 76). "İyi bil ki hâlis din ancak Allah'ındır. Ondan başka, kendilerine birtakım dostlar edinenler de şöyle diyorlar: 'Biz onlara ibâdet etmiyoruz, ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye yapıyoruz' derler. Elbette Allah, onlarla mü'minler arasında, ihtilâf edip durdukları şeyde (din hususunda) hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı olan, kâfir olan kimseyi doğru yola, hidâyete iletmez." (39/Zümer, 3) Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenlere gelince, onlar için müjde vardır. O halde kullarımı müjdele! Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidâyete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir." (39/Zümer, 17-18)

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim