1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Bu Uçurumun Kenarına Tekrar Nasıl Gelindi?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu Uçurumun Kenarına Tekrar Nasıl Gelindi?

A+A-

(secakirgil@yahoo.com)

DAİŞ savaşçılarının Suriye sınırından Türkiye tarafına açtıkları ateşle bir astsubayın ölmesi , bazı askerlerin yaralanması ile başlayan misilleme hareketleri bir anda bölgenin genel tablosunu daha bir değiştirdi.. Çünkü, Türkiye’nin IŞİD/ DAİŞ savaşçılarını desteklediği iddiaları yoğun şekilde yapılıyordu..


25 Temmuz tarihli ve ’Acele etme, belâya yetişirsin yavaş gitme, belâ sana yetişir..’ başlıklı yazımda görüşlerinin bir kısmına değindiğim bir dost, benim yapmaya çalıştığım izahlardan sonra, ’Bütün her şeyi dışgüçlere mi yükleyeceğiz, içerdekilerin hiç mi kusuru yok?’ diyordu.. İçerdekiler her kimler ise, elbette herbirisinin de kusuru olabilir.. Ama, benim  ısrarla değinmeye çalıştığım husus, Ortadoğu’nun, son 200 yıldır, -Osmanlı’nın son bir asrından beri- emperial güçlerle dizayn edilmeye, düzenlenmeye çalışıldığı hususunun değerlendirmelerde asıl kalkış noktası olarak ele alınması gerektiğidir. Bu konu unutulursa, yapacağımız değerlendirmeler  fizikteki ’avare kasnak’ teorilerindeki gibi, içiçe geçmiş kasnakların yuvarlanırken, bütün enerjilerini iç sürtüşmelerde tüketmeleri ve hareketten düşmeleri örneğinde olduğu üzere bir sonuç çıkarır karşımıza.. Çünkü, Ortadoğu’nun haritasını da, siyasî yapılarını da, bürokratik ve askerî yönetim kadrolarını ve iç örgülerini de, okumuş sınıflarının eğilimlerini de asıl planlayanlar, emperial güçlerdir ve bölge halklarıbu duruma itiraz etseler bile, onlarınki bir itiraz seviyesinde olmaktan öteye geçememektedir.


Dün (Pazar günü), 40 yıllık eski dostlarımdan Ali Bulaç ve Necati Aktülün’le öğle namazında Fatih Câmii’nde buluştuktan sonra bir yere gidip, uzun uzun bu konuları konuştuk.. O koskocaman Fatih Camii’nin  doluluğu, diyebilirim ki, yarıdan fazlaydı ve cemaatin neredeyse yüzde 65-70’inden fazlası, 40 yaşın altında genç insanlardı.. Bu büyük cemaat, -hattâ içlerinde siyah ırktan birçok kardeşimiz de vardı-  hangi ırk veya etnik kökten gelirse gelsin, her müslümanın, neticede, bağlanacağı ve buluşulacak yerin İslâm olduğunu hatırlatıyordu. Elbette, değerlendirmelerimizde farklılıklar vardı. Buna rağmen, Hz. Ali’nin deyimiyle, ’kalbinde din derdi taşıyan insanlar’ olarak, velev ki, aramızda bazı noktalarda farklı görüşlerimiz olsa bile, endişelerimiz aynıydı ve herbirimiz de, İslam Milleti’nin başına bir büyük musibet çorabının örülmekte olduğu ve ’Bu ters gidişi durdurmak için birer müslüman olarak, ne yapabiliriz, bir şeyler yapabilme gücümüz var mıdır ve nasıl yapabiliriz?’ gibi konular üzerinde uzun uzun sohbet ettik..  Görüşlerimizin farklı olmasının bizim için bir zaaf ve soğukluk değil, bir zenginlik ve kardeşlik dayanışması olduğu ve kardeşliğimize halel getirmiyeceği üzerinde durduk.. Ve de, Hz. Peygamber (S)’den gelen bir rivayette işaret olunan, -meâlen-, ’Ümmetim için en büyük tehlikelerden birisi, bir büyük musibet zamanında, ümmetimin kendilerine birilerinin yardım etmesi çağrısında bulunurken, kendi kavimlerinden olanlara, ’Ey Kâhtanoğulları, ey Yemâme oğıulları.. Nerdesiniz?’ diye seslenmeleridir..’ şeklindeki sözden alınması gereken dersi bir daha hatırladık.. Çünkü, bugünkü durum, ileride daha da büyütülmek ve hepimize bir musibet yaşatılmak için kullanılabilir.. Öyle bir durumda, biz, birbirimize, ırkî, etnik, mezhebî veya sosyal konumlarımıza göre değil, temel hayatî değerlerimize göre yaklaşmak durumunda olmalıyız.. Halbuki, bugün toplumumuzda ne yazık ki, etnik-kavmî farklılıklar üzerine bir büyük fitne uyandırılmak istenmekte ve şu veya bu’cu kavmiyetçi ve de şeytanî söylemler dillendirilmekte. (Bu derin sohbete daha fazla değinmek imkanı olabilir.)


Bu noktaya ve insanlarımızın yüreklerini ağızlarına getiren bu sert ve gerilim tırmandırıcı noktaya nasıl gelindi?


Önce, şunu bir daha tekrarlıyalım.. Bu etnik veya mezhebî temelden ya da coğrafî sınır ihtilaflarından veya iktidar odaklarının mahiyetinden kaynaklanan düşmanlıklar, tam da 100-200 yıldır, emperyalist-şeytanî güçlerin istediği şekilde gelişiyor. Ama, dış güçlerin entrika ve fitnelerini görmezlik gelemeyiz, ama, bunu kendi iç zaaflarımızı gizlemek ve mâzur göstermek için kullanamayız.. Kurdun kuzuyu yemek istemesine şaşılamaz. Zira, bu durum, onun fıtratinin, yaratılışının, tabiî yapısının gereğidir. Şaşılası olan, bu kuzunun kurda gönül vermesi ve onun talimât ve planlarına göre hareket etmesidir.


100 yıl öncesine kadar da, ırk ve etnik farklılıklarımız asırlarca yine vardı, ama, bu farklılıkları bir düşmanlık değil, zenginlik halinde değerlendirmişken, Birinci Dünya Savaşı’nda müslümanların elindeki büyük bir gücün ve hükûmet ettiği coğrafyaların târumar edilmesinden sonra, herbirimizi diğer parçaların aleyhine düşman getiren emperyalist-şeytanî güçlerin oyununa karşı, inanç birliği ve basiretinden kaynaklanan bir tavır geliştiremedik..


Tarihte gerek Selçuklular ve gerekse 600 yılı aşkın Osmanlı döneminde Anadolu’da ve diğer coğrafyalarda devlet mekanizmalarını herhangi bir kavmin adıyla anmamışken ve ’millet’ kavramını bir inanç sistemi ve ve o inanca bağlı insan topluluğu olarak anmışken, ilk olarak, 1920’lerde, dönemin türkçü liderlerinden Rıza Nûr’un eliyle ve onun hatırâtında gururla belirttiği üzere, oldu-bittiyle, bir resmî metne, Türkiye adı ilk kez ve resmen yazılmıştır. Halbuki, bu ismi, asırlardır Avrupalılar yazıyordu, ama Osmanlı resmî anlayışı, diğer etnik unsurlara bir hile olarak değil, bu gibi isimlendirmelerin zehirleyici etkisinden korunmak için bu gibi isimlendirmelerden kaçınıyorlardı..


Nitekim, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi ardından ’Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk (Hukukun, hakların savunulması) Cemiyeti kurulurken, bu cemiyetin nizamnamesinde de hiçbir kavmin adı yazılmıyor ve sadece ’Ahali’y-i İslam’a yapılan yapılan mezâlime , (zulümlere) son vermek’ ideali, hedef olarak zikrediliyordu.  Ama, bu dikkat, 5 yıl sonra zehirlendi, kemalist-laik- türkçüler eliyle.. Esasen, son Osmanlı Meclis-i Meb’usanı’ (Parlamentosu)’nda da, Misâq-ı Millî sınırları belirlenirken, asırlarca birlikte yaşanılan ama türk kavminden olmayan diğer müslüman kavimler, halklar dışarda tutulmuştu. Kürdler ise, Lousanne (Lozan)’da, ingilizlerin, kürd beylerine ısrarla ’Size bir devlet verelim..’ şeklindeki olta yemine itibar etmediklerinden, genelde onların yaşadıkları coğrafyalar da Misaq-ı Millî sınırları içine alınmıştı.. Ama, başlangıçta, türk ve kürd halklarının birlikteliğine devamlı vurgu yapılırken, 1925 - Şeyh Saîd Hareketi’yle birlikte,  kürdler yok sayılmış  ve 90 yıl boyunca herkes sadece türk kabul edilip, ülkenin en büyük gazetelerinden birisinin logosunda, hergün resmî ideoloji ikonunun kellesi ve altında da ’Türkiye türklerindir..’ yazısı yazılmış ve bu yazı nicelerimizi hiç rahatsız etmemişti. Hattâ o ibareyi,  çoğumuz onun farkına bile varmıyacak kadar kanıksamıştık.. Biz bu tersliğe 30 küsur  yıl öncelerde de itiraz ediyor, bunun fitne çıkarıcı, dışlayıcı etkisini belirtiyor ve asimilasyon çağrıştırdığını söylüyor idiysek de, o gazetenin yöneticileri, ’Türkiye’de o ibareyi değiştirmeye kimsenin gücünün yetmiyeceğini’ meydan okuma havasında söylüyorlardı..


Ama, önce biraz Özal ve  Erbakan ve nihayet Tayyîb Erdoğan döneminde, ilk kez, bu konuda müslümanca bir tavır geliştirilmeye başlandı ve, müslüman halkları birbirine uzak düşüren şeytanî tuzaklar, 10 yıl öncelerde düşünelemiyecek derecede etkisiz hale getirilmeye başlandı.. Keza,  asırlarca ihmal edilmiş ve son yüzyılda da dışlanmış olan ve genelde kürd halkının yaşadığı bölgeler de belki tarihte görülmedik şekilde imar edilmiş, devletin hizmetlerinden faydalandırılmış ve halkın ekonomik açıdan daha zayıf kesimlerine büyük sosyal hizmetler götürülmüş, kürd halkının kendisini her zeminde ifade ve temsil etmek istemesi önündeki sedler, engeller kaldırılmaya başlanmıştı..


Buna rağmen.. Geçmiş asırların ve hele de son yüzyılın türkçü baskılarına bir tepkisi olarak kürdçü eğilimler de güçlenmiş ve nihayet halk kitleleri, hizmet siyasetine değil, kürd kimliği siyasetine vurgu yapanlara yönelmeye başlamıştır. Bu, en net şekilde 7 Haziran seçimlerinde görüldü..Ve kırk yıl öncelerden ve hattâ, son 10 sene öncelere kadar, hayal bile edilemiyen düzenlemelerle insanların etnik durumlarından gelen tabiî hakları kabul ve önündeki engeller kaldırılmasına rağmen, bu kez, kimlik siyasetine yeni bir aşk şeklinde bağlılığın etkileriyle bugünkü noktaya gelinmiştir.


Elbette bu arada, Irak’da, Kandil Dağı’nda yuvalanan PKK’yı,  Amerikan emperyalizminin ve diğer şeytanî güçlerin, müslüman coğrafyalarında kendi isteklerine aykırı şekilde güçlenmek durumunda olan ülke ve halkların ensesinde bir Demoklas Kılıcı gibi sallandırdığı- sallandıracağı da biliniyordu.. PKK, bu açıdan, tam da onların emellerine uygun bir konumda idi.. Hem onlarlaın silahlı, malî ve diplomatik desteğine ihtiyacı vardı ve hem de kürd halkından nice kitleleri kendisine cezbetmişti.. A. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye idâm edilmemesi şartıyle teslimi, bu yolda ilginç bir direkt müdahale idi..


Şimdi artık, bu gücün hem uluslararası büyük bir planlara konu olan bir konumu var, hem T.C. sistemi içinde büyük bir siyasî gücü (HDP) var;  öyleyse, bu konumundan daha fazla faydalanmak isteyecektir..  Nitekim, PKK liderlerinin ve HDP eşbakanlarının, T.C. rejimine meydan okumaya başlamalarıyla daha bir tırmanmış bir gerilimle karşı karşıyayız bugün.. Açıktır ki, bu silahlı ortam, Irak Kürdistanı’ndaki bölgesel hükûmetin başbakanı Neçirvan Barzanî’nin de dün, açıkça belirttiği üzere, ’KCK’nın ’ateş-kes’in sona erdiği yolundaki açıklaması’ndan sonra ve yığınla eylemlerinin, polis ve asker öldürmelerin ve hattâ  trafik polislerine, kaza ihbarı yapıp, bir noktaya getirilmesinden sonra taranmaları gibi ahlâksızca tuzakların devreye konulmasıyla bir anda daha bir yükselmiş bulunmakta..  PKK liderlerinin, kürd halkının silahlanması ve evlerin altına tüneller kazmaya başlamaları ve HDP eşbaşkanlarının da o çağrılara uygun şekilde, ’haklarının kendilerini koruyacağı’na dair nutuklar iradı ve F. Yüksekdağ isimli siyasetçinin, açıkça, ’sırtlarını elbette PYD gibi silahlı unsurlara dayadıklarını’ beyan etmesiyle gerilim daha bir tırmanacaktı, elbette.. Ve, nihayet, K. Irak’daki PKK mevzilerinin TSK tarafından bombardıman edilmesi noktasına gelindi.

 

Bu noktada, sorumluluk için illâ da şu suçlu, bu suçlu denilmesinin zamanı değli, ama, açıkça devlet anlayışına meydan okuyan bir silahlı çete ve onun  emrindeki siyasetçilerin ve hele de, siyasî karşıtlarına tv. ekranlarına, ’Sus lan..’ diyecek kadar kalas gibi incelikler sergileyen S. S. Ö. gibi m.vekillerinin bir takım kürd gençleri üzerinde uyandırdığı heyecan da tabloya eklenince..

Bu noktada, türkçülerin ve iktidar makamlarında olanların hiç hatası yok mu?.

Olmaz olur mu.. Kimseden hatasızlık beklenemez. Ama, ihtilafları hakaretlerle veya güç gösterileriyle veya kanlı tuzak ve oyunlarla gidereceğini zannedenler, evet, önce onlar kendilerine çeki-düzen vermelidir. Aksi halde, ortada devlet otoritesi kalmaz ve o zaman da ’gücü yeten yetene..’ tablosu çıkar ortaya..  

Bu bakımdan, bugün, halkımızın ekseriyetinin, inanç değerlerine göre birbirleriyle kardeşçe yaşamaları gerektiğine inananların, düşmanlık beyanlarından daha bir kaçınması zamanıdır.  Yoksa, altından kimsenin kalkamıyacağı ve emperyalistlerin tam da istediği- beklediği bir büyük boğuşmaya geçilir ki, sonu nereye varır, Allah bilir..
*

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum