Bir Kimlik Perspektifi Olarak İslami/Kürdistani Yaklaşım

29.01.2015 01:10

M. Hasip Yokuş

İslami/Kürdistani kavramının ilk kez kim tarafından tedavüle sokulduğunu bilemiyorum ama bu kavramın özellikle bir müddettir belli çevrelerce bir mihenk taşına dönüştürülerek pek çok farklı yaklaşım ve düşüncenin tepesinde bir kılıç gibi sallandırıldığını görüyorum.

Bu yaklaşım tarzının şöyle bir kalkış noktasından hareket ettiğini söyleyebiliriz: Bir üst ilke veya kat’i bir nas belirlenmişçesine kimi İslami anlayışlar, “Yeterince Kürdistani değil!” denilerek; kimi ulusalcı fikirler ise “Yeterince İslami değil!” denilerek eleştiri getirilmektedir. Böylelikle bir düşünce veya anlayışın makbul sayılabilmesi için İslamilik boyutuyla da, Kürdistanilik boyutuyla da belirlenen kalibreye uygun sıklette olması talep edilmekte, şart koşulmaktadır.

Bu yaklaşım sahipleri tezlerini şöyle bir öncüle dayandırmaktadırlar: “Kürt halkı hem dindarlığından kaynaklanan haklarını, hem de kendi asli kimliği ve bundan neşet eden fıtri haklarını talep etmektedir. AK Parti dindar bir partidir ancak Kürt kimliğinin tanınması ve Kürtlerin kendi fıtri/insani haklarına kavuşması gibi bir derdinin olmaması nedeniyle eksiktir. Netice itibariyle AK Parti Türki bir devlet partisidir. Aynı şekilde diğer birçok İslami yapı, sahip olduğu yanlış ümmet telakkisi sebebiyle Kürt halkının haklarını sahiplenmemektedirler. Dolayısıyla bu yaklaşım sahipleri Kürt halkının beklentilerine karşılık verebilecek durumda değildir. HDP ise Kürtlerin haklarına kavuşması için ciddi bir mücadele vermekle beraber dine karşı mesafeli tutumu nedeniyle Kürt halkının beklentilerine tam olarak karşılık veremediği için zaaflıdır, eksiktir. Sonuç olarak; bu iki partinin (tarzın/yaklaşımın) de Kürdistan’ın geleceğinde yeri yoktur. Zira Kürt halkı hem kendi ulusal kimliğine sahip çıkmak istiyor, hem de dini kimliğini muhafaza etmek istiyor.”

Yine bu yaklaşım sahiplerine göre, “Kimi dindar Kürtler HDP çizgisinin dindarlığını eksik bulduğu için çaresizlikten AK Parti’ye yönelmektedirler. Hakeza; kendi etnik kimliğini ve haklarını önemseyen kimi Kürtler ise HDP dışında Kürt kimliğinin tanınması için mücadele eden başka alternatif bulamadığı için mecburen HDP’ye yönelmek durumunda kalmaktadır. İşte tam da bu noktada İslami/Kürdistani bir yaklaşım büyük bir ihtiyaç olarak orta yerde durmaktadır. Hem İslami hem de Kürdistani bir duruşu kendi içinde sentezleyecek bir anlayış Kürt halkı tarafından büyük bir teveccühe mazhar olacak; Kürt halkı seküler ulusalcılık veya yanlış ümmet anlayışına sahip İslamcılıktan birini tercih etmek mecburiyetinde kalmayacak, bu fasit daire kırılacaktır!”

Yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığımız bu yaklaşım sahipleri referans olarak da Molla Mustafa Barzani tecrübesini, yani Güney Kürdistan (Kuzey Irak)’ı örnek olarak göstermekte ve özetle; “Güney Kürdistan tecrübesi hem İslami hem de Kürdistanidir. Dolayısıyla idealize edilen bu formülasyona tam da uymaktadır.” demektedirler.

Güney Kürdistan tecrübesinin İslamiliği ve Kürdistaniliği ile ilgili olarak söylenebilecekleri şimdilik erteleyerek şu hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bu düşünce çokça bilinen MHP/Ülkücülük düşüncesinin Kürtçeye tercüme edilmiş versiyonundan başka bir şey değildir. “Tanrı dağı kadar TÜRK, Hira dağı kadar MÜSLÜMAN’ız” sloganı, bu düşüncenin bilinen söylemi, şiarıdır. Burada, Türki/İslami bir yaklaşım karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla hangi süslü cümlelerle servis edilirse edilsin özünde ırkı, etnisiteyi merkeze alan milliyetçi bir yaklaşım söz konusu olmaktadır. Nitekim “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” sloganında ifadesini bulan Müslümanlığa karşılık gelen Hira dağının Türklük lehine gittikçe aşındığını ve netice itibariyle küçücük bir tepeye dönüştüğünü görüyoruz.

Burada esasa dair kadim bir tartışmayla karşı karşıya olduğumuz ortada. Şöyle ki; kimliğimizin belirlenmesinde dinin yeri nedir, belirleyiciliği ne kadar olmalıdır? Din bizim temel üst kimliğimiz mi, yoksa folklorik bir çeşitlilik olarak etnisiteye dayalı üst kimliğimizi çeşitlendiren kültürel bir alt kimlik midir? Sorulması ve cevaplandırılması gereken asıl soru budur.

Yani bu kadim tartışma, başka bir ifadeyle dine biçilen role ilişkin tartışma neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Kendi toplumlarına İslam’ı anlatmakla görevlendirilen peygamberlere itirazın temel sebebi de özü itibariyle dinin hem bireysel hayatı hem de toplumsal hayatı düzenlemeye dair ilke ve taleplere sahip olması ve bunun da sentezci, eklektik yaklaşımlarla yapılmasına kapalı olmasıydı. Yani peygamberlere yapılan itiraz ve karşı çıkışın asıl sebebi; toplumsal hayatın tüm boyutlarıyla dine göre düzenlenmesi talebi noktasında olmuştur.

Sonuç olarak dinin hayatımızdaki yeri ve belirleyiciliği, kimliğimizin şekillenmesinde dine biçilen role dair tercihimiz, Kürdilik–İslamilik tartışmasındaki yerimizi ve tercihimizi belirlemektedir, belirleyecektir. 

Yöneliş Haber

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim