’Benim Ormanımın Ağacı, Ya Minber Olur, Ya Dârağacı..’

15.12.2013 05:45

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Önce bir teşekkür:

Onu son görüşümün üzerinden 33 yıl geçmişti. En küçük kardeşimizdi. O zaman 14 yaşında bir çocuktu. Daha öncesinde de, Samsun’a 1-2 senede bir gittikçe görürdüm. Belki, bu yüzden aramızda oldukça mesafeli bir bağ vardı. Yakından tanımadığı bu ağabeyiyle münasebetini mesafeli tutmayı prensip edinmiş gibiydi. Halbuki diğer ağabeyleriyle oldukça senli-benli, esprili konuşmalarını duyuyordum. Yakın çevresindeki herkes onun, kimseyi kırmamaya dikkat eden, halim-selim, espritüel ve ’ayaklı kütüphane’ denilecek cinsten, engin bir umumî kültüre sahib olduğunu söylüyordu.

*

10 Aralık akşamı, hayatını kaybettiği haberi ulaştı.

Onunla birlikte, bu 33 yıllık ayrılık boyunca, dünyadan ayrılışlarında yanlarında bulunamadığım en yakınlarım 4’ye yükseldi.. Babam, annem, kızkardeşim ve son olarak da Muhsin.. Ve kendi ailesinden uzaklarda, vefat eden merhûme eşimin gurbeti de bir ayrı kalb sancısı idi. Ve onun anne-babasının vefatları da eklenince, bu rakam, 9’u bulmakta..

*

Muhsin, kazâ yapmamıştı, bir trafik kazasını görünce, arabasını bir kenara çekip, o hadisedeki kazâzedelere yardımcı olmak isterken, alevler içinde kalarak can vermişti. Kendisine aid bir kusur sözkonusu değildi. Bil’akis, ’takdir-i ilahî’  diye teslim olabileceğimiz bir tablonun bütün unsurları vardı.

Evet, ölüm haberleri daima acıdır, ama, onun dünya hayatını, başkalarının hayatını kurtarmaya çalışmak gibi hayırlı bir çaba hareket içindeyken noktalaması, geride bıraktığı bizler için bir teselli vesilesi idi.

Allah’u Teâlâ, hepimize hayırlı âqıbetler nasib eyleye..

*

Bu münasebetle, telefon, mesaj veya şahsî ziyaretlerle fakir’i teselli edip acısını paylaşan bütün herkese teşekkür ediyorum. Kezâ, bunca yoğun meşguliyetlerine rağmen, telefonla bağlanıp, rahmet ve başsağlığı dileklerini bildiren Tayyîb Bey’e de ayrıca teşekkürler...

*

Bu şaşırtıcı zikzaklı tavırların hangisine itibar edilmeli?

Bu satırların sahibi için, sadece müslüman bildiği kimselerle değil, herkesle de herhangi bir polemik havasına girercesine yazmak, konuşmak, elem vericidir ve bunca yıllık yazı hayatımda bundan hemen daima kaçınmıştır. Ve kendini frenlemek için özel bir zorlama dikkati bile göstermez. Çünkü, dili ve kalemi kendisine elhamdulillah böyle bir rota çizmiştir.

Bu yüzden, son bir ay içinde yapılan tartışmalarla ilgili olarak değil, o tartışmalar sırasında, en ağır ve ölçüsüz sözlerin kullanılmasından dolayı yazmak zorunda kaldığım birkaç yazı bile, benim için ağır olmuştur. Ve o yazılarda da, kimseye hakaret etmeden, sadece hakaret sözlerini söyleyenlere bu tavrın kendilerine yakışıp yakışmadığını sormaya çalışmışımdır.

Bir önceki yazım da bu mahiyettedir. Ama, bu konuda ‘din dili‘yle konuştuğu ileri sürülen tarafın beyanlarına, söylemlerine bakınca, ne zaman nasıl konuşacağına dair herhalde kimse bir tahminde bulunamıyordur.

Nitekim, bırakalım önceki zamanlarda birbiriyle çelişen nice beyanları; sadece şu son bir aylık beyanlar bile, nasıl keskin zikzaklar çizildiğini göstermeye yeter. Bazan en şiddetli ve hiddetli savunma ve hattâ saldırı; bazan tam bir uzlaşmacı havasında.. İnsan bu beyanlardan hangisini esas alacaktır, hangisini ona aid sayacaktır, ya da hangisi onun dünyasını yansıtıyor veya bütün bu çelişkiler, sahibinin içinde bulunduğu durumu mu yansıtmaktadır, insan anlamakta zorlanıyor.

10 Aralık günü yaptığı konuşmada, F.G., son zamanlardaki konuşmalarından çok farklı bir profil oluşturuyordu.. Daha önceki beyanlarda değinilen konulardan tamamen farklı olduğunu göstermesi bakımından, alınız size son bir örnek..

Bamteli'nde ’Her Zaman Sulh Yolunda’  başlığıyla yayınlanan konuşmasında, F.G., ’Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur. Bunu öyle göstermek isteyenler (Zannediyorum) ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar, mekirciler, keydciler ve hud'acılardır" diyordu..

Ekim-2004 tarihli ve son zamanlarda açıklanan gizli belgeler etrafındaki  MGK kararlarına da değinen F.G.,  "MGK 2004 kararlarıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz'in bir gaileyi ucuz atlatma adına geri adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim; bazen geriye adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir. Mesele siyak ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mâzur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.." diyordu. Halbuki, daha önceki konuşmasında, F.G., ‘O belgeyi gördüğüm zaman kolum-kanadım kırıldığı’ demiş ve onun bu sözleri, tarafdarlarını tetiklemiş ve Tayyîb Erdoğan aleyhinde ağır itham ve hattâ hakaretlerin yapılmasına kadar vardırılmıştı.

Şimdi ise.. F.G., ‘Kolum kanadım kırıldı!’  ifadesini başka niyetle kullandığını beyan ile,  ‘Hususiyle günümüzde nifak ve şikakın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekilmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalıdırlar" ifadesini kullanıyordu.

Umarım, bu konu, birilerinin birilerine güç vehmettirmek istemesiyle daha başka vadilere çekilmez. Çünkü, konunun uluslararası zeminlere bile çekildiği de görülmekte..  Nitekim, 13 Aralık günü, The Economist'te yayınlanan, ’Erdoğan mı, Gülen mi?’ yazı buna bir örnek.. O yazıda, ‘Başbakan Erdoğan'ın son 10 yıllık iktidarı süresince en büyük başarısının orduyu siyasetten uzaklaştırmak olduğu’  belirtilirken, bunu Cemaat'in de desteğiyle gerçekleştirdiği iddiasına yer veriliyor ve amma; Erdoğan'ın şimdilerde otoriterizme doğru saptığına değinilip, ‘Onu durdurabilecek tek gücün de Fethullah Gülen olabileceği’  ve önümüzdeki yıl mart ayında yapılacak belediye seçimlerinde Gülen'in Erdoğan'a destek verip vermeyeceği konusuna değinilerek, "Gülen Cemaati Erdoğan'a karşı harekete geçirecek mi? Eğer böyle olursa Cemaat’in desteği AK Parti'den İstanbul'u almaya yetecek mi  ve Erdoğan'ın Türkiye'nin seçimle iş başına gelen ilk başkan olmak hayaline ne olacak?" soruları sıralanıyor ve Başbakan, Gülen- İsrail itilafının onu koltuğundan etme peşinde olduğuna inanıyor. Erdoğan'ın şüpheleri Gülen'in 2010 yılında Türkiye'nin İsrail ile kopan ilişkileri konusundaki eleştirileriyle daha da arttı.’ denilerek şu görüşlerle noktalanıyordu: ’Kimin galib geleceğini söylemek için çok erken. Gülen, son vaazında bazı uzlaştırıcı söylemlerde bulundu. Son anketler AK Parti'nin hâlâ yüzde 50'nin desteğini aldığını gösteriyor. Gülen'e yakın insanlar Cemaat’in acı çektiğini ve iç hesaplaşmalar yaptığını kabul ediyor. Kabahatini çok nadir kabul eden Erdoğan, daha ılımlı davranmalı..(…)’

Allah-Allah.. İngilize n’oluyor da, Erdoğan’ın dış siyasette değil, bir iç mes’elede bile daha mülayim davranması gerektiği tavsiyesine yer verebiliyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir ayrı konu değil mi?

*

Bangladeş müslümanlarının yeni bir cinayetle imtihanı..

Merhûm Ebû-l’Âlâ Mevdudî’nin kurucusu olduğu Cemaat-i İslamî’nin Bangladeş’deki en önde gelen isimlerinden Abdulqader Mollah, 12 Aralık akşamı, salben (asılarak) öldürüldü.. İdâm değil, öldürülme.. Çünkü, idâm, hukuk dilinde, ‘öldürülmeyi hakk edenin öldürülmesi’ fiili için kullanılan bir ıstılah / terim..

Abdulkadir Molla’nın öldürülmesi konusunda girmeden önce, kısa bir durum muhakamesi yapılması gerekiyor.

Önce, hatırlayalım ki, Hindistan, Gaznelilerden başlayarak uzun asırlar, Müslümanların hâkimiyetinde olmuştur. Hele de, Babur Şah ve oğlunun 1480 ve 1550 yılları arasındaki hâkimiyeti ve bu arada, yine aynı zaman diliminde İmam Rabbanî ve Muiniddin-i Çeştî gibi  müslüman önderlerin çabalarıyla, İslam’ın insanlara verdiği özgürlük ve hak-hukuk ölçülerinden, Hind kast sisteminde, necîs sayılan ve kendilerine dokonulamaz ilan edilen ve resmî makamlara ve mâbedlere girmelerine bile izin verilmeyen ‘haricanlar’ın haberdar olması başta olmak üzere, yüzmilyonların kitleler halinde İslam’a geldikleri de hatırdan çıkarılmamalıdır.

Ama, 1947 yılından önce, Pakistan diye bir devlet yoktu.

Hindistan ise, 200 yıla yakın bir süredir ingiliz sömürgesi idi ve halkın yaklaşık üçte biri müslüman; gerisi hinduizm, brahmanizm, budizm vs. gibi Hind dinlerinin müntesibi idi. İngiliz emperyalizmine karşı 1900’yü yılların başından itibaren başlayan mücadele, adım adım gelişiyor ve Hind İstiklal Savaşı derinden derine şekilleniyordu. Ama, ingiliz emperyalizmi, müslümanlarla, başta hindular olmak üzere müslüman olmayan diğer halklar arasındaki farklılığı derin düşmanlıklara dönüştürmeye ve tahriklerle, tertiblerle bu iki büyük kitleyi birbirine kanlı-bıçaklı hale getirmeye çalışıyordu. Elbette, bu mücadelede, büyük müslüman liderler de yerlerini alıyor ve Hind İstiklal Savaşı’nın tıpkı Mahatma Mohandes Gandhi ve Jawaharlal Pandit Nehru gibi seçkin hindu liderler yanında, Mevlanâ Ebu-l’Kelam Âzad gibi isimler de yer alıyordu. Ancak, ingiliz emperyalizmi, müslümanlarla hindular arasındaki fitne ateşini derinleştirmeye, yaygınlaştırmaya muvaffak olmuştu..

Bunun için de birçok müslüman liderin ve mütefekkirin zihninde, istiklal / bağımsızlıktan sonra müslümanların ayrı bir devlet halinde yaşaması gerektiği giderek güç kazanıyordu.

Bu düşünceyi en etkin ve yaygın şekilde ilk telaffuz edenlerden birisi de merhûm Muhammed İqbal idi. O, 1936’larda ilk kez, dünya müslümanlığının neredeyse üçte birini oluşturan Hind müslümanları için, ayrı bir devlet ve coğrafya düşünüyor ve kurulmasını düşündüğü bu ülkeye ‘Pâk insanlar ülkesi’ mânâsında, Pakistan adını öneriyordu.

Ebu-l’Kelâm Âzad gibi ünlü isimler başta olmak üzere bir kısım müslümanlar, ingiliz güçleri Hindistan’dan çekildikten sonra birlikte yaşamak ve ayrılmamak tarafdarı idi. Bir kısmı ise kesinlikle ayrılı bir devlet oluşturmak fikri etrafında toplanmıştı.

Bu ikinci görüş ağır bastı ve onmilyonlarca müslüman, çok farklı dilleri konuştukları halde, İslam Milleti’nden olmanın idrakiyle, müslümanların yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelere doğru göçetmeye başladı.. İngilizler iki yer göstermişti, müslümanlara:

1-Hind Yarımadası’nın doğusundaki Bengal Körfezi denilen coğrafya,

2- Hind Yarımadası’nın kuzeybatısında bulunan Pencab Vâdisi..

Halbuki bu iki coğrafî bölge arasında 2500 km’yi aşan bir mesafe vardı ve arada, dev bir düşman olan Hindistan’ın ana gövdesi yer alacaktı.. İngilizler, bu duruma da bir çare önermişler ve iki parçalı bir tek devlet fikrini ortaya atmışlardı. Ama, bu iki parçalı tek devletin parçaları arasında kara ve hava bağlantısı bulunmuyordu. Çünkü arada Hindistan vardı, o da düşmandı.  Bengal Körfezi’nde müslümanlara ayrılan bölge de, üç tarafından da Hindistan tarafından kuşatılmıştı ve sadece denize açılabiliyordu..

Sadece bu durum bile, tek başına nice olumsuzlukların, yönetim aksaklıklarının, bozukluklarının bir sebebi olacaktı, ilerde..

Ama, müslüman kitleler, milyonlar-onmilyonlar halinde bu iki bölgeden kendilerine yakın olan tarafa doğru aktı.. Hindu fanatikleri ise, müslümanları kovalamak için, onbinleri katlediyor ve onların ölülerini bile trenlere yükleyip, bu bölgelere göndererek korkunç bir tedhiş / terör havası estirmeye çalışıyorlardı.

Bütün bunlara rağmen, sırf müslümanlar için ve onların yaşayabilecekleri bir bağımsız ülke tesis olunmuştu: Pakistan.. Resmî adıyla, Pakistan İslam Cumhuriyeti..

Ama, bu devlet, iki parçadan oluşuyordu, Doğu Pakistan, Batı Pakistan.. Yönetim şekli, federal cumhuriyet idi. Bu iki eyaletin başkenti, Batı’da Karaçi, Doğu’da ise Dakka idi. Ortak başkent ise, Rawalpindi yakınlarında yeni kurulan İslamâbad şehriydi.

Ne var ki, gerek insan gücü ve gerekse ekonomik güç bakımından daha ileride olan Batı Pakistan, Doğu Pakistan’a açıkça adaletsiz davranıyor; âdetâ bir sömürge ülkesi gibi davranıyordu. Yönetim, daha çok Batı Pakistan’lıların elindeydi.

Yeni kurulan bir devlette yığınla problemler, tabiatiyle olacaktı. Hattâ, dil farkından dolayı  bile bir problem vardı. Resmî dil, urdu dili idi. Ama, Bengal’de, Doğu Pakistan’da tek dil vardı, bengalce geçerliydi. Batı’da ise sindçe, beluçce, pencabîce, peştuca, farsça gibi diller vardı, ama, orada da resmî dil urduca idi.

Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin halkı müslüman idi; ama, bu rejimin ‘ahval-i şahsiyye, medenî hukuk ve ceza hukuku’  gibi alanlardaki uygulamalarında genelde, İslamî hükümlere kısmen riayet ediliyordu, ama, yönetim bakımından, daha ilk yıllardan itibaren askerî darbeler arka arkaya geliyordu. Bu darbeler arasında çıkan en güçlü lider Mareşal Muhammed Eyyub Khan idi ki, Pakistan’ın 1955-1968 yılları arasına mührünü vurmuş ve istifa ederek kenara çekilmiş ve yerini General Muhammed Yahya Khan’a bırakmıştı. 

Ama, özellikle de Nisan-1970’de Doğu Pakistan’da meydana gelen korkunç bir sel felaketinde yaklaşık 750 bin insan hayatını kaybedince..

O büyük felaketin önünde hemen hiç bir beşerî gücün durması ve sosyal hayatı yeniden tanzim etmek gücünü göstermesi mümkün değildi.. O günlerde, Awamî League (Halk Birliği) isimli bir siyasî hareket oluşturan  Şeyh Mûcib-ur’Rahman o yönetim boşluğunu iyi kullandı ve isyan bayrağını en etkili şekilde yükseltti. (Ki, o günlerde bazı müslüman kalemler ona ‘Şeyh Mûcib-uş’Şeytan / Şeytan’ın çağrısına icâbet eden / uyan Şeyh) derlerdi. Ortaya çıkan derin ve büyük sosyal problemler, Doğu Pakistan’daki bir milyonluk dev bir ordu tarafından oluşturulan baskı ile halledilmiş gibi gözüküyordu. Bu ordunun başında bulunan Muhammed  Tikka  Khan ve Niyazî Khan gibi kumandanlar orduyu kahredici güç olarak acımasızca kullanıyorlardı.

Bu durumda, etki-tepki mes’elesi de tabiatiyle sosyal plana çıkıyor ve o baskılar, mukabil sonuçlarını da ortaya çıkarıyordu.

O büyük sel felaketinin ortaya çıkardığı dev problemlerin daha bir alevlendirdiği isyan ateşi her tarafı sarınca.. ‘Mukhti Bahini’ denilen bir ‘gönüllü halk savunma güçleri’ öylesine organize bir hâle gelivermişti ki, bunun karşısında o dev ordu bile dayanamıyor ve perişan oluyordu. Çünkü, halk o isyan ateşine destek veriyordu. Şeyh Mûcib ise, Batı Pakistan’da zindanda tutulduğu halde, mesajlarıyla Doğu Pakistan’daki yönetim mekanizmasını  darmadağın ve felç ediyordu.

Sonunda, 1971 yılında, Doğu Pakistan, -tabir caizse, Hindistan Başbakanı İndira Gandhi hanımın ebeliğinde, yani Hindistan’ın desteğindeBangladeş adıyla yeni bir devlet olarak varlığını dünyaya ilan ediyor ve Batı Pakistan da yapacak fazla bir şeyi kalmadığı için, durumu kabulleniyordu. Çünkü, o kanlı boğuşmayı bastırmak için gemilerle yola çıkan askerî güçler ise, Batı’daki Karaçi Limanı’ndan Bengal Körfezi’ne 20 günden önce varamıyordu.

*

‘Mazlum kanları ve feryadları, zâlimleri adım adım takib edecektir!

Ama, işte o bölünme boğuşması içinde, Cemaat-i İslamî tarafdarı olanlar, İslamî bir sorumluluk duygusuyla hareket ediyorlar ve müslümanların dağılmaması ve ayrı bir devlet oluşturmaması fikrini savunuyorlardı. Ancaak, bu düşüncede olanlar, hemen Bengal halkının düşmanı, halk düşmanı olarak niteleniyorlardı. Müslüman ulemânın seçkinlerinden olan Hafizci Huzûr gibi simâlar ise, Pakistan ordusunun son artıkları, canlarını kurtarmak için gemilerine binip geri çekilmeye çalışırlarken, onlara, ‘24 sene öncelerde Batı’dan, Pencab Vadisi’nden gelip, selam verdiniz, biz de şimdi aleykumselam diyoruz, bunun dışında sizinle bir irtibatımız kalmamıştır..’  mânâsında, ‘Ve aleykumselam..’ diyerek, zımnen, ‘Haydi güle güle..’ diyebilmişti..

Ama, Cemaat-i İslamî üyeleri ve tarafdarları başta olmak üzere, nice çevreler de ısrarla ayrılığa karşı idiler.

Bir ülkenin bölünmemesi için çırpınmanın, sonra vatan hainliği olarak suçlama konusu olabileceğine örnek arıyanlara işte çarpıcı ve düşündürücü, acı bir örnek.. Bu -sözde-vatan hainleri’nden niceleri de yoıllarca gizlenmişlerdi.

Ve Şeyh Mûcîb-ur’Rahman, yeni devlet’in ilk başkanı oluyordu.. Ama, tıpkı M. Kemal gibi, halkın inançlarına karşı bir savaş vermeyi hereşeyin önüne getirerek.. Kendisine de, tıpkı onun ‘Atatürk’ soyadını almasını hatırlatacak şekilde, ‘Bengal halkının babası’ mânâsında, ‘Banga Bandu’ ismini de almıştı.

Ama, bu durum çok sürmemiş, 1974 senesinde gerçcekleşen bir darbe sırasında -14 yaşındaki kızı Hasine’nin gizlenip kurtulması dışında- Banga Bandu ve bütün aile efradı toptan katledilmişti. O küçük kız ise, Almanya’ya götürülmüştü.

Banga Bandu’nun katlinden sonra, darbeler birbirini takib etti.. General Muhammed Ziya-ur’Rahman  ve daha sonra da General Huseyn İrşad’ın darbeleri..

Düaha sonra da seçimlerle gelen iktidar denemeleri.. Bu arada, halk tarafından sevilen bir lider olarak gözüken Ziyâ-ur’Rahman’ın hatırası, eşi Begüm Khalide Ziyâ‘nın iktidara gelmesine yetmişti.

Bunu takiben, yapılan bir diğer seçimde ise, Şeyh Mûcîb’in kızı Şeyh Hasine kazandı seçimi ve iktidara geldi ve sonra, gitti de.. Ama, son dönemde; bir kez daha iktidara gelmek üzere seçimlere girerken, seçim propagandasını ‘vatan hainleri’nin idâm edileceği’  vaadleri üzerine kurmuştu.

Vatan hainleri’, yani, 1971’de Pakistan’ın -hukuken de- bölünmesine ve Bangladeş adında yeni bir devlet kurulmasına karşı çıkanlar!?

Ve Şeyh Hasine, daha önceki dönemlerde iktidarda olduğu zaman, akletmemişken, bu son döneminde, ‘vatan hainleri’ni cezalandırmak adına, müslüman avına çıktı..

Bu av sürecinin ilk kurbanı, Cemaat-i İslamî’nin önde gelen isimlerinden Abdulkadir Molla oldu. O, önce yargılanıp, müebbed hapse mahkûm edilmişken, Bangladeş Temyiz Mahkemesi, bu kararı bozup, ona idâm cezası verilmesini hükme bağladı.

Bu hususta, Abdullah Gül, iki ay kadar öncelerde bir mektub yazarak, bu idâmın yapılmamasını istediğinde, Bangladeş Hükûmeti, bu ricayı, kendi içişlerine müdahale olarak nitelendirmişti.

Ve son olarak da Tayyîb Erdoğan, 11 Aralık akşamı, Şeyh Hasine’yle yaptığı 45 dakikalık bir telefon görüşmesinde bu idâmın yapılmaması ricasını ısrarla dile getirdiyse de, dünyadan başka bir tepki de gelmediği için, Şeyh Hasine, babasının intikamını almayı 40 yıl ertelenmiş olarak almak istercesine, daha bir cür’etkarlıkla bu cinayeti işledi. Halbuki, Abdulkadir Molla, için herhangi bir cinayet iddiası dile getirilmemiş, sadece, Pakistan’ın bölünmesine ve böylece Bangladeş’in doğumuna karşı çıkması gibi bir tuhaf suç ihdas ve isnad olunmuştu.

*

145 bin km. karelik (Türkiye’nin 5’te biri büyüklüğündeki) bir coğrafyada, 180 milyonu aşan dev nüfusuyla dünyanın en fakir ülkelerinden birisi olan Bangladeş’te hükûmetler halkın temel problemlerini halledecek yollar bulamayınca, kitleleri sun’i, temelsiz ve hattâ yalan iddia ve düşmanlıklarla kutuplara ayırarak, böyle uyduruk konularla meşgul ediyorlar; dârağaçlarını çalıştırarak, korkularla, neticeler devşirebileceklerini sanıyorlar. Bilmiyorlar ki, onlardan 90 yıl öncelerde, kendisine karşı çıkanları, ‘İhtimal ki bazı kelleler koparılacaktır..’ diyerek sindiren ve vahşî  bir gözüdönmüşlük içinde dârağaçlarından meded umanların pabuçları geç de olsa dama atılmaya başlandı.  Başkalarının âqıbeti de farklı olmayacak ve mazlum kanları ve feryadları, zâlimleri taa ebediyete kadar takib edecek, onların ve tarafdarlarının rüyalarını kabuslara döndürecektir..

Abdulkadir Molla’nın idâmı, Bangladeş’in hiç bir problemini halletmiyecek, tersine, o problemleri, huzursuzlukları, kutuplaşma ve düşmanlıkları daha bir arttıracak ve Abdulkadir Molla ve benzeri mazlumların, müslümanların birliğini istemekten başka suçu gösterilemiyenlerin kanları, yarınları şekillendirmeye de devam edecektir, inşaallah.. Çünkü, bu idâm, Bangladeş’deki rejimin ve hele de Mûcîb-ur’Rahman çizgisinin sosyo-politik ve manevî açıdan iflasının ilâmından başka bir şey değildir.

Esasen, Abdulkadir Molla’nın, idâm edilmesinden önce, kendisini cezaevinde ziyaret eden yakınlarına, "İslamî hareketin savunucularından, sabırlı olmalarını ve kanımı İslamı yıkıcı olmadan tesis etmek için kullanmalarını istiyorum" dediği açıklandı.

‘Cemaat-i İslamî’ destekçilerine direnmeleri ve şiddetten uzak durmaları çağrısında bulunan merhûm Abdulkadir Molla'nın şu sözleri hepimizin yüreğini bir kor parçası gibi yakmalı, beyin zarına yapışan bir sülük gibi beyinlerimizi sızlatmalıdır.

Merhûm Molla şöyle diyordu:

"İslamî hareket benim öldürülmemle durdurulamaz, aksine hükümetin devrilmesini kolaylaştırmak için güçlendirilmiş olur. Ülkenin insanlarının dualarını istiyorum. Allah'a, benim hayatım karşılığında İslamî hareketin, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığını koruması için dua ediyorum."

İdâmını "şehadet" olarak gördüğünü belirten Molla’nın, "Hiçbir şeyin bundan daha iyi olamayacağını" ifade ettiği de belirtiliyordu. Şehadeti saadet bilen bir insan için, yenilgi sözkonusu değildir.

Bu inançta olan bir kimseyi idâm etmekle, zafer kazandığını zannedenler, asıl zaferi, idâm ettiklerinin tarafdarlarına sunmakta olduklarını anlayamazlar elbette..

*

Abdulkadir Molla'nın oğlu Hasan Cemîl, babasının idâm edildiğini medyadan öğrendiklerini belirterek, ''Babamın son isteği, umrede kullandığı ihrama sarılarak gömülmek ve cenaze namazını oğullarından birinin kıldırmasıydı. Babamın son isteğini yerine getiremedik'' diyordu.

Cemîl, babası idâm edilirken yaşadıklarını, AA muhabirine şöyle anlatıyordu: 

''Kardeşlerim ve amcamla beraber dün akşam idâm esnasında gözaltına alındık. (...)Polisler babamın cenazesini gömülmek üzere köye götürdüler. Köye gitmek için hazırlandık, fakat (…) cenaze törenine gitmemize izin vermediler.

Babamın son isteği, umrede kullandığı ihrama sarılarak gömülmek ve cenaze namazını oğullarından birinin kıldırmasıydı. Cenaze merasimine baskılardan dolayı gidemedik.''

*

Evet, idâm ettiklerinin ölü bedenlerinden bile korkan bir Şeyh Hasine iktidarı..

Abdulkadir Molla’nın öldürülmesini takiben, Bangladeş’te 14 Aralık günü meydana gelen karışıklarda ölenlerin sayısı 20’yi bulmuştu. Bu durumun ileride daha bir kontrol edilemez boyutlara ulaşması da uzak bir ihtimal değildir. Onun cenazesinin gizlice defnedilmesi de, bu yüzdendir. 

Bizdeki diktatörler ve darbeciler de, öldürttükleri nice ünlü isimlerin cesedlerini yok etmediler mi ve halkın onlara şer’î gereklere göre bir cenaze merasimi yapmalarına engel olmadılar mı?

1925’deki ayaklanmasından sonra öldürülen Şeyh Saîd’in mezarının yeri biliniyor mu bugün?

Dersim’de 1937’de ayaklanan Seyyid Rıza’nın cesedinin yakıldığı ve küllerinin gömüldüğü yer de hâlâ gizli değil mi?

Hiç bir silahlı mücadeleye kalkışmamış olan Said Nursî’nin cesedi, ölümünden iki ay kadar sonra, Haziran-1960 başında, Urfa’da mezarından çıkarılıp, mechul bir yere nakledilmedi mi? 

1961 Eylûlü’nde idâm olunan Adnan Menderes  ile Dışbakanı Fatin Rüşdî Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cesed ve kemikleri bile 28 yıl tutuklu durumda kalmadı mı? 

Bu zulümleri yaşıyan Türkiye’de bugün iktidarda olanlar, bir çok zulümlere, haksızlıklara karşı çıkmanın içte ve dıştaki çetin mücadelerini vermekte ve Suriye, Irak, Mısır gibi ülkelerde müslüman kitlelere karşı girişilen sindirme hareketlerine karşı direnip, itiraz geliştirirken, yanında pek kimse bulunmamakta..

Şimdi de, Bangladeş’deki bu cinayet üzerine konusunda, Türkiye, açıkça, resmî beyanlarında, TRT ekranlarında Abdulkadir Molla’nın aziz hatırasından söz etmekte ve onun ardından proğramlar yayınlamaktadır. Ama, başkalarının idâmı değil, zindana atılmaları karşısında bile dünyayı ayağa kaldırmayı şiar edinmiş içerdeki ve dünyadaki güç odaklarının Abdulkadir Molla’nın idâmına sessiz kalmaları manidâr değil mi?

Çünkü, o bir müslüman..

Başkalarının inanç ve fikirlerinden dolayı idâm edilme ihtimaline karşı dünya çapında protestolar geliştirilebilir, ama, bir müslüman sözkonusu olunca?

İlginç olan şu ki, Türkiye’de laik rejimin resmî yayın organı TRT bile, Abdulqader Molla’nın idâmına karşı bir tavır konulurken; bırakalım başka dünyaları, bazı baskı ve zulümlere karşı itirazını yükseltmekteki tavrı bilinen İran’ın hele de devlet tarafından finanse edilen gazetelerinde bile,  Abdulkadir Molla’nın idâmı üzerine, 14 Aralık günü göze batacak şekilde hiç bir haberin yer almaması ilginç değil mi? Bu konuda, Tayyîb Erdoğan ve hükûmeti, dünya çapında yapayalnız kalmanın şerefini taşıyor. Bunun bir takım olumsuz bedelleri olsa bile..

*

Sözü, müslüman Bengal halkının ve dilinin büyük şairi Nazr’ul İslam’ın 1920’lerde dile getirdiği bir mısraı tekrarlayarak noktalayalım:

’Benim ormanımın ağacı, ya minber olur, ya dârağacı..’

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
yakup keskin
19 Aralık 2013 Perşembe 17:02
17:02
Abi başınız sağolsun.Rabbim sabırlar ihsan etsin
burhanoglu
18 Aralık 2013 Çarşamba 15:55
15:55
agabey kardesiniz icin yüce rabbimizden rahmet geride kalanlara sabri cemil niyaz ediyorum mekani cennet olsun size bu gurbeti yastanlarida allaha haval ediyorum zira o erteler ama asla hic bir zulmu cezasiz birakmaz sabirli olun basiniz sag olsun kornwestheimli kardeslerin
Genç hukukçu
18 Aralık 2013 Çarşamba 02:43
02:43
Abi başınız sağolsun, Rabbim sizi cennette kavuştursun, inşallah buradaki hicranınız cennette engin bir sürura inkilab eder.

Yazınız her zamanki gibi idrakime aydınlık vesilesi oldu çok teşekkür ederim.

Rabbim yar ve yardımcınız olsun, selam ve dua ile...
İbrahim Hakkı
17 Aralık 2013 Salı 19:46
19:46
Allah(c.c)rahmet eylesin.Mekanı cennet olur inşaallah.Hepimiz sizin kardeşiniziz.
cakir mustafa
17 Aralık 2013 Salı 00:48
00:48
ALLAH senden razi olsun beni bilgilendirdigin icin
cakir mustafa
17 Aralık 2013 Salı 00:04
00:04
öncelikle basiniz sagolsun selahattin abi ALLAH geride kalanlara sabir versin
insallah bu dünyadaki hasretiniz son bulur
furkan
16 Aralık 2013 Pazartesi 23:38
23:38
Bismillah
S.abi sen bizim icin yasayan sehitsin. Sen aileni terkedip hicret ettin. Belki ta o yillarda iranin bu günkü durumunu gördün ve oradan da hicret ettin. Ama Inqilabi durusunu, izzetini yaninda hep tasidin. Senin kardeslerin biz olduk. Seni seviyoruz. Rabbim seni bizimle cennetinde de bulustursun. Allah kalemine güc versin abi.
Mainz Dogan
16 Aralık 2013 Pazartesi 23:17
23:17
Selahattin Kardesim,Allah kardesinizin mekanini cennet eylesin,ayrica Rabbim ilminizi arttirsin.
Mainz den Sevgi,Muhabbet ve Dualrimiz ile.
adem
16 Aralık 2013 Pazartesi 16:53
16:53
Muhterem ağabey kardeşiniz içi Allah rahmet eylesin ve sie uzun ömürler versin
Muhammed SARI
15 Aralık 2013 Pazar 22:56
22:56
Saygıdeğer üstadım, kardeşinizin elem ve keder dolu bir şekilde Rabbine gidişinden dolayı sizlere ve merhumun yakınlarına başsağlığı diliyorum. Merhumun ruhu şad mekanı cennet olsun inşallah.
cengiz
15 Aralık 2013 Pazar 22:47
22:47
nasil bir sozdur bu ’Benim ormanımın ağacı, ya minber olur, ya dârağacı..’beni cok etkiledi birbirimizden cok farkli cografyalarda ayni seyi hissetmek,sanki mehmet akif konusuyor
cengiz
15 Aralık 2013 Pazar 22:09
22:09
sevgili agabeyimiz yoldasimiz basiniz sagolsun rabbimiz sizlere hayirli saglikli bir omur versin
Mehmet YIlmaz
15 Aralık 2013 Pazar 19:40
19:40
Acaba Abdulkadir Molla'nın şehadetiyle ilgili olarak f.Fülen'den nasıl bir tepki gelir veya acaba onun şehadetinden haberi varmı dır? Onunla ilgili haksoz'den haber olursa memnun oluruz. En azından Gülen hocamızın (!) ne kadar İslam dünyasıyla yakından ilgilendiğini görmüş oluruz hem de gülerek!!
L.Günes
15 Aralık 2013 Pazar 19:29
19:29
Yüreklereri daglayan müthis bir yazi.. Allah sizden razi olsun..
Nanir İnanır
15 Aralık 2013 Pazar 19:27
19:27
Sevgili Yazar Ağabey'e elinize sağlık demek istiyorum. Güzel bir yazı olmuş.
Ramazan Karadeniz
15 Aralık 2013 Pazar 19:27
19:27
Başbakan Erdoğan'ın İslam dünyasına gösterdiği yakın ilgiden dolayı Allah ondan razı olsun. Bundan 10 yıl once TRT'den bir müslümanın şehadetinden dolayı onun anısına bırakın şiir ve ezgi yayınlamayı isminden bile bahsetmeyi kim aklına getirebilirdi. Ama bugün TRT'de Abdullahkadir Molla dahil nice müslümanlarla ilgili programların yayınlanması son derece güzel ve bunlar da tabii ki sevgili başbakanımızın eserleridir. Allah onu, İslam yolunda doğru gittiği sürece korusun, yanlışlarını da düzeltsin.
Yaşar Özkan
15 Aralık 2013 Pazar 19:22
19:22
Selahaddin Ağabey,Başımız sağolsun Alah'tan sabır diliyorum. Muhsin hakikaten gördüğüm güzel insanlardandı Allah(cc) Rahmet eylesin mekanı cennet olsun.
İsmail Kılıç
15 Aralık 2013 Pazar 19:22
19:22
Sayın yazar ağabeyin de belirttiği gibi, şehit Abdulkadir Molla'nın zalimlerce idam edilmesi konusunda İran'dan hiç bir tepki gelmezken hatta İran dışişleri bakanlığı nezdinde bu konuda bir kınama dahi yayınlanmaması ne kadar dikkat çekcidir. Halbuki aynı İran, her gün Bahreyn'de bazı şii müslüman göstericilerin haberlerini her gün verirken ve her gün İslam Ümmeti'nin birliğinden söz ettiğini bildirirken Abdulkadir Molla gibi büyük bir mücadeleci İslam aliminin şehadetine göz yummaktadır, Belki de bunun perde ardında onun Şii olmaması mı yatıyor!?
Rıbbî es-Samsunî
15 Aralık 2013 Pazar 17:11
17:11
islam'ın kurumuş damarlarını sulayacak, yeniden insanların vicdanlarındaki imanı harlayacak yegane çare şehadettir.
İngiltere ne amerikanya gibi büyük bir kuçu ne de israil gibi küçük . Dünya sömürü dengelerini yöneten sessiz bir krallık. İngiliz vilayeti olmaktan bu ülkeyi kurtaran, seksen küsür yıllık ingiliz planlarını bozan Tayyip bey'e şu ana kadar olmasaydı olmazdı denilen cemaatle saldırıyor ingiltere islam düşmanı zihniyet. Gezi operasyonu tutmadı, şimdi de cemaat operasyonu benim anlamadığım neresine bastı bu akp bunların, hangi isteklerini geri çevirdi burayı anlayamadım. Anlaşılan bunların derdi islam falan değil, Bel'am lık! dine hizmet değil, dini firavuna hizmetkar etmek. İnşaallah yanılıyorumdur. Allah biz müslümanlara feraset, Allah adını yüceltme arzusu, kelleyi koltuğunun altına almış bir önderi destekleme şevki versin.
A. YALÇIN
15 Aralık 2013 Pazar 12:31
12:31
Selahaddin Abi, size Allah'dan sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Hakikaten de sizin için bu durum katlanılması güç bir imtihanı çağrıştırıyor. Ama buna rağmen yapmanız gerekenleri yapmaktan da geri durmuyorsunuz ya, bunun mükafatını Allah fazlasıyla size versin inşaallah.
Hakkı Beyaz
15 Aralık 2013 Pazar 12:21
12:21
Selahaddin abiye bu güzel derli toplu öğütleyici yazısından dolayı teşekkür ederken, aslında F. Gülen konusunun Bangladeş'de Abdulkader Molla'nın (Allah rahmet eylesin) idam edilmesi konusu yanyana konduğunda gerçekte Türkiye'de İslam adına ve sürekli kendi hiziplerinin reklamını yapan sözde bir cemaat mensubu lideri ve müridlerinin yarınlarda hem de 'islam' adına, yarınlarda bugün için müslümanlar ve İslam adına hizmet etmiş başta Erdoğan olmak üzere nice müslümanların hem de dar ağaçlarında öldürülmesine fetva vereceğinde de artık kuşku kalmamıştır. O zaman da, muhakkak fetvanın bahanesi, laik cumhuriyetinin kurmuş olduğu din işlerine müdahale etmekten ve belki de 'mürted'likten olur. Ha yanına Gülen cematinin dediği gibi, İsrail'in izni alınmadan (!) Mavi Marmara gemisini göndermekten dolayı şehit olan kardeşlerimizin hesabını sormak da suçlar arasına eklenir. Çünkü F.Gülen hazretleri, bilindiği gibi sözkonusu cinayetten İsrail'i değil, Türkiye başbakanı Erdoğan'ı suçlamıştı. Ama aynı Gülen gerçekte nedense İsrail'in baskısındaki Filistinli müslümanları, adeta İsrail'in emri doğrultusunda hareket etmelerini isteyen ve Filistinli müslümanları bırakın İslam dünyasına bakışı da adeta ırkçı israil ile sözde barış müzakelerinde oturan özerk filistin yönetiminin lideri Mahmut Abbas'tan farklı değildir. Zira hem Abbas hem de Gülen, zorbalıkla yönetimleri ele geçiren ve işgal edilmiş filistin topraklarındaki sultacı İsrail rejimini kabullenirken, Türkiye'de, daha dünlere kadar darbecilere karşı da son derece mülayim hareketleriyle, öyle ki azılı laik kemalist Ecevit ve CHP zihniyetinin de takdirine mazhar olmakla gururlanmayı da gözardı etmezlerken sayın başbakanın sevabıyla günahıyla en azından manevi açıdan Türkiyeli müslümanlara kazandırdığı ve aynı zamanda İslam dünyasının sorunlarına da eğilmesine rağmen Gülen cemaatinin sergilediği tablo aslında batılı sionist-haçlı zihniyetinin bakışından hiç de farklı değildir. Bunun için bizim için yarınlarda aslında en büyük sorun laikler değil, 'dinci' görünümlü Gülen gibi sözde alimlerdir. Allah bizleri bu gibi insanların müslümanlar arasındaki fitnesinden muhafaza eylesin.
Erdem Bilge
15 Aralık 2013 Pazar 11:52
11:52
Abdulkadir Molla için Pakistan ne diyor ve ne yapıyor?
halil
15 Aralık 2013 Pazar 10:58
10:58
İşte laik türkiye ve işte islami iran ... herkes bu tablouyu görüp adaletle hükmetsin
Fatma
15 Aralık 2013 Pazar 07:08
07:08
Aydınlattığınız için teşekkürler
Yazarın Diğer Yazıları
DÜŞÜNCE PLATFORMU
PANO
İKTİBASLAR
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 524 10 28 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim