Ben Derim ki “En iyisini Rabbimiz Bilir”

08.02.2010 09:30

Mustafa Atav

Bilindiği üzre Müslüman olan her birey, inancıyla ilgili bilgiye dayalı okumalar yapmanın akabinde, vahiy tarafından, aslında kendi kurtuluşu için icbar edilen, talep etmeleri halinde de başka insanların kurtuluşuna vesile olacak “emr-i bil maruf nehy-i anil münker” görevini ifa için yollara düşmek zorundadır. Bu görevi üstlenmesi, kendisini örneklik bağlamında müteyakkız kılacak bir ameliyedir aynı zamanda. Başkalarına sorumluluklarını hatırlatırken, kendi yapıp etmesi gerekenleri ihmal edip örnekliğini merkeze koymaz ve bunun hakkını vermezse tebliğin keyfiyetine halel geleceği muhakkaktır çünkü..

Bu kanaate varmamıza sebep olan Bakara/75:"İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik kitabı da okuyorsunuz."  ayetinde de açıkça  vurgulandığı gibi tebliğ aslında insanın bizatihi kendisine,kendi aklı ve vicdanınadır..

Bu böyle olmasına ve hatta erbabınca bilinmesine rağmen, bugünün müslümanının tebliğ merkezli yazı ve konuşmalarında olsun, bireysel ve sosyal ilişkiler bağlamında olsun sergilediği tavır, sanki kendi kurtuluşunun garantisini almış gibi hep” öteki” ne özgüdür.

Öte yandan Müslüman olmayan, kültürel müslümanlık dokusu var ama içerik ve amel noktasında bihaber olan ve bunu aleni bir şekilde yaşam pratikleriyle gösteren insanlar da elbette ki tebliğin olmazsa olmaz cinsinden sonraki muhataplarıdır. Fakat günümüz Türkiye’sini baz alırsak tebliğ, malum kesimlerden daha çok kendilerinin müslüman olduğunu defaatle beyan edenlere, bu çerçevede inandıkları dinin özgün anlamını araştırmaya koyulanlara ve bunun için de geleneğe rağmen usül geliştirmeye çalışanlara yöneliktir.

İşte bizim sıkıntı ettiğimiz,bu sebeple konu edip tartışmaya açmaya çalışacağımız,tartışılsın istediğimiz  mesele de budur..

Geçmiş zaten bellidir ama geçmişten ders almamışçasına bugün hala saflaşmaları, ayrışmaları tetikleyici söylemler geliştirildiği inkar edilemeyecek bir gerçekliktir;ki günümüzün enformatik paylaşımı içinde iddia sahibi olmaya kalkan yeni yetme âlim, aydın nev’inden insanların, Kur’an dışındaki 1400 yıllık kadim geleneğe ait kutsanmış disiplinlerin hilafına geliştirdikleri usül ve yorumlar, kadim geleneğin elden gideceği korkusunu taşıyan muhafazakâr âlimler ve müntesipleri tarafından adeta yeni bir “Din” vaazı olarak görülmekte ve beraberinde “öteki” ne dair üretilmiş rasyonalist, neo-mutezile, modernist, pozitivist vb. nevzuhur kavramlarla suçlanmalarına neden olmaktadır.

Daha da açarsak Kur’an’a/Dine, tarihe, siyasete, sosyal olgulara, gündeme, yani aktüaliteye dair geliştirilen indi mülahazalar danışmaya, tavsiyeye, paylaşmaya değil, bilakis “öteki” ni tenkil, tahkir ve tehcir merkezli harcamaya, yok saymaya yöneliktir.

Oysaki yine kimilerinin rahatsız olduğu yeni yetme müslüman sosyal bilimcilere göre ötekine dair söylem geliştirmek, ümmet iddiasının önüne takoz koymaktan ve geçmişin kaotik sürecine yeni sorunlar bina etmekten başka bir işe yaramayacaktır..

Ve yine işleyişin sosyal problemlerini ortaya koyanların yanında psikolojik tarafına dair düşünce üretenlerin dediklerine bakarsak, öteki”nin indi mülahazalarla teşhis ve tespit edilen (güya)aymazlık, cahillik ve sapmışlığına yaslanarak insanın kendi varlığını ispat ve kimliğini inşa etmeye çalışması kendi benini sublime etmesinden başka bir şey değildir.

Buradan bakarak söylersek “insan” ın kendi kurtulmuşluğunu garanti almışçasına ve başkalarını gayya çukuruna iteklercesine söylem geliştirmesi Kur’an’ın öngördüğü bir davranış biçimi değildir. Çünkü ilk elde kendisi acz içindedir, muhtaçtır; ki hiç kimsenin fayda sağlamayacağı güne (1) dikkat çeken vahye göre herkesten önce kendi yapıp etmelerinden dolayı kendinin şefkate, merhamete, bağışlanmaya ihtiyacı vardır ve başta da ihsas ettirdiğim gibi “öteki” ne karşı müstağni bir tavır içine girmesi asla olması gereken değildir.

İlginçtir bu böyle bilinip söylenmesine rağmen, mütevazı, tevazu vb. kavramlar söylem ve davranış lügatimizde “önemlidir” uyarısıyla yer tutmasına rağmen hiç de iddia edildiği gibi davranılmamaktadır. Zandan sakınmayı(2), fasıktan gelen habere inanmamayı tavsiye eden; dostluk, kardeşlik, paylaşma, istişare, meşveret, şura vb. kavramlardan bahseden Kur’an ayetleri sanki bize hiç hitap etmemektedir.Benim gibi,bizim gibi düşünenler için,bize göre  istisna ayetleri rezervdedir ve onlar zaten adeta bizim için vahyedilmişlerdir(!)..

Ve bu doğrultuda bakıldığında görülecektir ki; “Kur’an’a göre şöyle, Kur’an’a göre böyle” başlıklı üretilen kitap ve dergiler, yazılan makaleler ve ilgili şahıslarla yapılan söyleşilerde hep “öteki” vardır. En garip tarafı da müslüman ”öteki” nden dini/İslamı, ümmeti korumak kaygısı vardır, üstelik bizatihi isimler merkeze alınarak..

Evet, bir hırgürdür, bir hengâme, bir hercümerçtir gidiyor. Neyi paylaşamadığımız, neyi kimden ve neden korumaya çalıştığımız hususu da karmakarışık! Sürekli bir itiş kakış içindeyiz,hem de müslümanlar olarak!Hepi topu kaç kişiyiz ki biz, tüketiyoruz birbirimizi biteviye? Birbirimize karşı kullandığımız dil, Hz. Muhammed’in örnekliğiyle kesinlikle bağdaşmıyor, bunun farkında değil miyiz?

Kur’an okuyucusu bizler(!) bilmez miyiz hiç, birbirimiz hakkında zanni kanaatlerde bulunmak, birbirimizi için komplo teorileri üretmek Kur’an’ın men ettiği davranış biçimlerinden değil midir?

Unutmayalım ki iki kişiyseler, üçüncüleri biz değildik; üç kişiyseler, dördüncüleri de biz değildik; hal böyleyken nasıl olur da başkaları, özellikle müslümanlar için, hem de zımnen uhrevi iskân biçimlerini belirleyen kanaatlerde bulunabiliyoruz? Birilerini yaftalamak, ıstampa mühür damgalamak, aksi iddia edildiği halde “yok, aslında sen bizim zannımız üzresin” demek üstümüze vazife mi kılınmış? Bize rağmen “öteki” ler, neden Müslüman değil de modernist; neden neo-mutezile, tarihselci, reformist, pozitivist vs. de Müslüman değil? Birileri için doğrudan müslüman kavramını kullanmak zorumuza mı gidiyor?

Bu tür yafta ve yakıştırmaların hesap gününde bizi zora sokacağını hiç düşünmez miyiz biz? Haberimizi yok mu, Allah’ın rahmeti bol, vermekle eksilmez, duymadık mı hiç? Cenneti geniş, dilediği kullarına orayı mesken tutturmakla daralacak değil, yoksa bize yer kalmaz diye mi korkuyoruz? Hem Allah dilediğini affeder, bağışlar, bize mi soracak; bizim zanlarımıza, kanaatlerimize göre mi karar verecek? Yoksa sadece bizi mi affedecek, hem böyle bir garantimiz mi var ki müstağni müstağni hava atıp duruyoruz ümmet-i Muhammed’e?

Allah’ın iradesine “Hâşâ!” neredeyse bir ipotek koymadığımız kaldı; burada durup yine sormak gerekmez mi; kendi kabullerimizi, indi mülahazalarımızı “Din” telakki edip, hem de başkaları hakkında kanaat belirterek yaratıcıyı etki altına almak çabası da neyin nesi?

Çok mu zor,”iddialarım, söylediklerim, verilerim, düşüncelerim, kanaatlerim bana özgüdür; hiçbirisi vahiy değildir, sadece neyi ne kadar biliyorsak o kadarıyla vahiyden çıkarsamalarımızdır. İnsanız, zaaflarla malulüz, hata yapma riski, yanılma payı her zaman vardır; bu istikamette beni uyaranların başımın üstünde yerleri hazırdır, yanılmayan bir Allah’tır; sonuçta 1400 yıl öncesi vahyedilmiş ilahi öğretiyi mevsukiyeti tartışılmaz ama verilen manalar( şimdi olduğu gibi tarih "anlam"a dair konuların konuşulmasına şahittir) konusunda tartışmalı bir metinden ve metne bağlı geliştiği varsayılan (yaşayan)sünnetten okumaya ve öğrenmeye ve öğrendiklerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. “demek?

Bu kibir, bu gurur, bu “ben ne diyorsam o” culuk, bu müstağni tavırlar niye?

Bize göre korkuya gerek yoktur, kendilerinin müslüman olduklarını açıkça deklare edenlerden çekinmeye ise hiç sebep yoktur. Korkulması gereken ne müşrikler, ne kâfirler, ne de kendi dinlerine zarar vereceği varsayılan ve kendilerinin müslüman olduklarını söyleyenler değillerdir(3), Allah’ın bizatihi kendisidir;zımnen de insanın kendi “ben”idir,”ene”sidir. Kendi yapıp etmelerini biteviye ertelemesidir, müstağni takılmasıdır.

Her müslümanın,müslümanlığının,yani inandığı değerlerin Allah’ın rahmetine ulaşma adına hakkını vermesi halinde zaten olması gereken olacaktır.Çünkü Allah’ın vaadi bütün bunları yaşam tarzı edinmiş müslümanlaradır ve haktır.

Hep söylerim, okudukça da gönenirim, kötüleri bize lazım değil, geçmişte ne güzel örneklikler varmış diye; kadim ulemanın birçoğu tartışma, bilgi ve düşünce ortaya koymada olsun, karşı düşüncenin zaaflarını bildirmede son noktayı kendilerince koyarken olsun, kullandıkları ifadelerle kalplerdeki imanı ürkütüp kaçırmamak adına en iyi örneklikleri göstermişler bize.. Allah’ül âlem, en iyisini rabbimiz bilir, ben derim ki, gayret bizden tevfik Allah’tan vs. en bilinenleri.

Bize niye zor geliyor ki “kanaatimce, düşünceme göre, bilgime, bilgi birikimime göre, zannımca” vb. gibi ifadeleri kullanmak?

Kim kaale alır ben bilmem ama müslümanlar arası itiş kakış hiç de hoş değil… Uyanalım artık, seyrediyorlar bizi birileri; hem kıskıs gülerek ve hem de hınzır hınzır ellerini ovuşturarak.

Bilelim ki Kur’an’dan çıkarıldığı iddia edilen ilke ve prensipler bizi de bağlar, öncelik bizedir, mesuliyet bizdedir. Dediğim gibi tebliğ, nasihat kendimizedir,kendi vicdanımıza ve aklımızadır..

Ve artık kabul edelim ki bilgi ulaşılabilir,elde edilebilir bir şeydir,tabii ki arzu edene,talip olana..Ama bilgi ve ona bağlı gelişecek düşünceyi vahyi ölçeklerle eyleme sokmak bir başka şeydir.Ve eylem iman ister,bilgi ister ama öte yandan tevazu sahibi olmayı, hoşgörüyü, paylaşmayı, dostluğu(4), kardeşliği ve bu istikamette danışmayı da ister.

Son söz olarak ben derim ki;müslümanlar olarak; yazalım, birbirimizle konuşalım, tavsiyeleşelim, birbirimizi Hakk’a, hayra,sabr’a davet edip vahiy dışı unsurlardan,şerden koruyalım ama asla muhatabımızı iteklemeden,kırmadan,dökmeden ve kerameti kendinden menkul bilgi ve düşüncelerimizi bila kaydı şart hükmüyle birbirimize dayatmadan..Okuduğumuz Kur'an'a göre bilgi ve düşünceleri paylaşmak hayır içindir,hayırda yarışmak içindir;asla birbirimizi karalamak, kösteklemek, yaftalamak,büyüklenmek,kibirlenmek,en kötüsü de cehenneme layık görmek için değildir.

Her şeye rağmen, kanaatimce “öteki” kavramını  özellikle kendilerinin müslüman olduklarını beyan edenler için lügatimizden çıkarmamız halinde Allah’ın rahmeti yakındır.Çünkü O söylüyor bize “fırkalara ayrılmayın,bölünüp parçalanmayın,,,ilaahir “diye..

Ne demişler eskiler;”En iyisini Rabbimiz bilir..”

 

Notlar:

1-Bakara/254:” Ey iman edenler, alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz mallardan nafaka verin. Kâfirler ise hep o zalimlerdir.

2:Hucurat/12:“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’a karşı takva sahibi olun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.”
Nur/12:“Onu işittiğiniz zaman, erkek mü'minler ile kadın mü'minlerin kendi nefisleri adına hayırlı bir zanda bulunup: "Bu, açıkça uydurulmuş iftira bir sözdür" demeleri gerekmez miydi? “
Hadis:"Zandan sakınınız. Çünkü zan (yersiz itham), sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı öğünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun. “
"Şüphesiz ki Al(ah, sizin bedenlerinize, görünüşünüze ve mallarınıza değil, kalblerinize kıymet verir." “Bendenizin katkısı:”Kariyerinize, makamınıza, statünüze, bunlara bağlı gelişmiş gücünüze, sayıca çokluğunuza” vs.)

3-Maide/3:”Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.”

4-“Al-i imran/103:Ve hepiniz, Allah'ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki ni'metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O'nun (Allah'ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.”Hadis: "Birbirinize haset etmeyin, kin tutmayın. Başkalarının ayıplarını araştırmayın, konuştuklarını dinlemeyin, müşteri kızıştırmayın. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun.""Kişiye, müslüman kardeşini hor görmesi kötülük olarak yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, namusu ve malı müslümana haramdır.”

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim