1. YAZARLAR

  2. BAHADIR KURBANOĞLU

  3. Akıllarımızla Dalga Geçen Teorisyen Üstadlar!
BAHADIR KURBANOĞLU

BAHADIR KURBANOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Akıllarımızla Dalga Geçen Teorisyen Üstadlar!

A+A-

Gezi olayları esnasında ortaya atılan desteksiz “teorik demokratik ilkeler(!)”in aynısı Mısır’da darbecilere destek amacıyla “Ama..”lı cümleler eşliğinde neşvünema buldu. Demek ki demokrat, sol-liberal ya da muhafazakâr demokratlardan sadır olduğuna bugünlerde şahitlik ettiğimiz eleştirilerin menşei, aslında Erdoğan ve Mursi karşıtı Sorosçu mahfiller ile Siyonizmle kucak kucağa olan Neo-con uzantıları imiş. Söz konusu İslam ve Müslümanlar olduğunda Doğu Bloku ve Batı’lı ülkelerde totaliter rejimlerin karşısında olan “Açık Toplumculuk” bir anda otokratik eski rejimlerin devamlılığı ve totaliter yapıların yeniden inşa edilmesinde bir sakınca görmemekte. Ve şaşılası durum bu değil, gerisi daha önemli.

“Nedir bu ortak söylemler?” dediğimizde, Fikret Başkaya ile Koray Çalışkan’ı ; Türkiyeli Esed yanlısı Farısi kalemlerle Şahin Alpay ve A.Turan Alkanları ya da Cengiz Çandar’ları aynı noktada buluşturan “demokrasi sadece sandık değildir”; “Plebisiter demokrasi”; “Çoğunlukçuluk değil, çoğulculuk”; “demokrasi kültüründen uzaklık” gibi pankartlaştırılan bir takım “teorik dogmalar”. Ama bunlardan daha irite edici bir tarzda, hatta sinsice ortaya konan bir siyasal tahlil var. Dün, CNN Türk’teki “Tarafsız Bölge” programında Koray Çalışkan tarafından da dile getirilen bu analiz, sadece ona ait değil. Bahsini ettiğimiz Türkiyeli Farısi kalemler de, Fikret Başkaya gibiler de, Temerrüd hareketinin bu söylemlerini Twit hiti konumuna yükseltmekteler. Öyle ki kırk defa tekrarlanırsa bizlerin de alışabileceğine inanmış olabilirler!

O tahlil şu: Aslında Tahrir’de meydanları dolduran milyonlar(!), gerçek Mısır devrimini yapanlar. Ki o devrime İhvan çok sonradan katıldı ve askerlerle anlaşarak devrimi çaldı. ABD’ci Ordu ile anlaşan ABD’ci İhvan’a bu ABD’ci ordu darbe yaparak, Tahrir’deki demokrasi devrimini bir kez daha çaldı. Yani çalınan devrimin sorumlusu İhvan, demokratik ilkeleri de bu süreçte çiğneyerek darbenin de gelişini meşrulaştırdı. Olan Tahrir’deki milyonlara oldu. Öfkenin gerçek sebebi bu idi!

Böylelikle, “Gezi”deki öfkenin gerçek sebeplerini tek bir noktada topla(t)mayı başaranlar, Mısır’daki Tahrir’in öfkesini de tek bir noktada toplayarak olan biteni tefsir etmiş oluyorlardı!

Peki ya Kazlıçeşme ve diğerleri? Aynıyla mukabil Adeviyye ve diğerleri? Bunların öfkesi ne olacak? Bunun da açıklaması, “faşizmin ayak sesleri”; “plebisiter demokrasinin şaha kalkmış hali” olarak yorumlanmakta. 28 Şubat’ta %20’lik Erbakan’a “Laikler %80” diyenler, o dönemde bunu “sosyal faşizm” olarak görmüyorlardı. Ama istatistikler tersine döndüğünde bu paradoksu kendi lehlerine kullanmada yine aynı “teorik ilkeler(!)” devreye girmekte. Şu an Mısır’da Sisi, Baradey ve Kıpti liderlerden başka darbe destekçisi kalmadığı halde, Sisi, 28 Şubat’ta Vural Savaş’ın “%99 olsalar dahi…” sözünü hatırlatan bir siyaset gütmekte. Bu söz gereği ortaya konan siyasetler, sadece İslam’a ve Müslümanlara yönelik bir kinin ve öfkenin tezahürü olarak okunamaz. Bu öfkenin, dış desteği olmasa ne Vural Savaş bu kadar cesaretle halkın karşısına dikilebilirdi ne de Sisi. Suud, BAE, Rusya, İsrail, Suriye,el altından İran gibi ülkelerin açık ya da zımni desteği yoksa; bazı ülkelerin “hadi koçum arkandayız, dayan-diren, sinek gibi ez onları, hayat garantin biziz!” fiili arka çıkmaları söz konusu olmasa, sadece Mısır’ın iç dinamiklerine dayanarak darbe sürecini sürdürebilmek mümkün olmazdı.

Peki Bu Durumda Ilımlı İslamcı, BOP’cu, ABD’ci ya da Anti-Emperyalist Olanlar Kimler?

Bu konuda ilginç ve bir o kadar da gözlerden kaçırılmak istenen bazı noktalara temas etmekte fayda var. Daha önce Ak-Kara ikilemi bağlamlarına oturtularak rahatlıkla tanımlandığı zannedilen, “ılımlı İslam-Radikal İslam” retorikleriyle arzı endam eden, emperyalizm-anti emperyalizm söylemleriyle örtülen bazı gerçeklere dikkat çekmek gerekir. Böyle bir tabloda mesela Ezher Şeyhi Ahmet et-Tayyip hangi pozisyona oturmakta? Esed tarfından taltif edildiği için ve Mursi de ABD’ci görüldüğü için mesela anti-emperyalist ilan edilebilir mi? Mursi Tıpkı Erdoğan gibi, seküler kesimlerin hayat alanlarını daraltan ve demokrasinin Mısır’da yerleşmesini engellemeye çalışan partizan biri olarak nitelendiğine göre, AB ülkeleri de süreci bir “darbe” olarak nitelememek için günlerce karın ağrıları çektiklerine göre Sisi, “Demokrasi adına yapılan bir devrimin lideri olarak görülebilir mi?” Siyasal İslam’ın ipinin çekildiğini söyleyen Esed anti-emperyalist ve ABD-Batı bloğunun karşısında bir kahraman olduğuna göre, neden Sisi böyle görülmesin ki? Eğer direkt olarak bu derece açık biçimde savunulamıyorsa bunun tek sebebi, siyasi akibetinden emin olunamadığından. Yoksa İsrail’in, Suud’un ve Soros’un aynı saflarda durarak desteklemekten çekinmediği Sisi’nin Esed’den farkı nedir ki? Henüz anti-emperyalist savaşta kendi halkından onbinleri katletmemesi mi?

Peki ya yıllarca ABD politikalarının sarsılmaz uygulayıcısı ve ABD ile bağlantılı Ilımlı İslam’ın finansörü olarak tespitlenen Suud’un milyar dolarlar aktararak darbeci kadroları ve onlarla aynı fotoğrafta yer alanları desteklemiş olmasına dair analiz yapma hususunda bu çevreleri suskun kılan nedir? Tezlerinin büyük ölçüde yara alması mı, İhvan’ın artık ABD’ci Ilımlı İslam kategorisinden çıkarılmış olması mı, yoksa ABD’ci İslam’ın seküler kesimlerin hayallerini her halükârda çalmış olmasına dair sarsılmaz inanç mı? Bu analizlerde seküler kesimler sağı, solu, liberali, demokratı, muhafazakârı ile birlikte topyekün ABD’nin karşısına dimdik oturtulmuş oluyor ama bunların darbecilerle olan bulaşık konumu ve havai fişeklerle, Boyner’ler ve Koç’larla ve Küresel despotlarla olan bitişik nizam duruşlarını bu analizler maalesef açıklamaya yetmiyor. Ancak TV programlarında akıllarımızla dalga geçercesine bu tablo karartılıyor, gözlerden kaçırılıyor, İntifadaların ruhu, küresel egemenlerden önce, bu yerli gönüllü ya da safdil işbirlikçilerce kirletilmeye çalışılıyor.

Son 150 yıllık süreçte askeri ve kültürel emperyalizmin baskılarıyla değişim ve dönüşüme uğramış, son 60 yıl boyunca da tağutların egemenliğinde ve gölgesinde oluşturulan kalıntılarla baş başa kalan Mursi’nin öncelikle bir 61. yıl mücadelesi ortaya koyduğu gizlenmeye gayret ediliyor. 60 yılın birikiminin 1 yılda temizlenmesini bekleyenlerin bu beklentileri sahici ve samimi olmaktan uzak olmakla birlikte, İhvan’ın devrildiği ve kitlesinin yok sayıldığı böyle bir süreçte, hatta İhvan’ı da aşar tarzda özgürlük süreçlerine destek veren Mısır halkının örgütlü ya da örgütsüz güçlerinin talep ve beklentilerinin ekarte edildiği bir proseste, -seçim sonuçlarını baz alırsak- artık %15’lerle bile anılamayacak olan bir yapılanmanın Mısır’a güzel günler vadedeceği, ekonomiyi halkın genel maslahatları gereğince düzelteceği, hayat alanlarını herkes için adil ve özgür kılacağı masalına 6 milyar insan arasından kaç kişi inanır?! Daha darbeyi ilan eder etmez tünelleri ve Refah sınır kapısını tamamen kapatan, Batı’nın bölgedeki temsilcisi İsrail ve Suud’un hoşuna gidecek uygulamaları devreye sokan bir kadronun olduğu bir yerde bunların “çoğunlukçu mu çoğulcu mu?”, “Plebisiter mi değil mi?” tartışmalarının esamisi okunur mu?

Hala daha -bu gece bile mesela muhafazakâr kanallardan Mehtap TV’de- Erdoğan’a ABD’nin pragmatik devlet politikalarını öneren analizlerin, Esed’le Bakanlar Kurulu toplantılarından bu seviyeye getirdiği ilişkilerden ötürü sigaya çeken çevrelerin mide bulandırıcı propagandif tahlillerinin  sürgit devam ettiği bir ortamda, ahlaktan, basiretten, hikmetten, adaletten, merhametten nasıl ki bahsetmek zor ise; aynı şekilde bu ve benzeri çevrelerin bir koro halinde “gerçek demokrasi dersleri” eşliğinde Erdoğan’a ve Mursi’ye hatırlattıkları “ilkeler”in ciddiye alınması ve samimi görülmesi de bir o kadar abesle iştigal ve tiksindirici.

Ulus-Kimlik Krizini Yaratanlar Garpzedeler, İslamcılar Değil!

İşin özü, Ulus-kimlik krizlerinin ciddi biçimde yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Seküler demokrasinin öyle ya da böyle genel onay gördüğü Batılı toplumların rahatlığıyla bu meselelerin dile getirilmesi tam anlamıyla bir körlüğe ve oryantalist sapmaya sebebiyet vermekte. Kültür emperyalizminin kaçınılmaz sonucu olarak müslüman halklar ve sekülerleşmiş kitleler ikileminin Laik iktidarlar döneminden ziyade, İslam’la barışık ya da onu temsil makamında olan hareketlerin ve onlara güven duyan kitlelerin arttığı bir dönemde, bu kadroların karşısına bir fatura olarak çıkarılması tam anlamıyla bir şark kurnazlığı. Oysa bu ikilem İslamcı iktidarlar ya da hareketler tarafından üretilmedi. Kitlelerin İslamla olan bağının güçlendiği süreçlerde toplumsal birliğin zımnen seküler değerler etrafında bir konsensüsle oluşabileceği dayatmasında bulunmak aynı şark kurnazlığı yada oryantalist zihin kirliliğinin bir uzantısı. Kendi halklarının maslahatlarını savunan; kimlik, sosyal yapı, ekonomik konular ya da bölgesel konjonktürel iyileştirmeler hususunda adım atanların “günahlarının(!)” tartışıldığı bir ortamda en az gündemleşen konular maalesef yine bu coğrafyaların kirli, hastalıklı, virüslü yüzünü temsil eden Esed, Sisi, Suud gibi kanserli hücreleri. Vücudun organlarına oksijen taşımaya çalışan alyuvarların önündeki engellerin nasıl kaldırılacağını tartışmaktan ziyade, bu alyuvarların çabalarına köstek olmak, kanserin vücuda yayılmasını artıracağı gibi, dışarıdan, laboratuar ortamda üretilmiş kanser hücrelerinin zerkedilmesini de beraberinde getirmekte. Ama sesleri fazla çıkan bazı etkili asistan doktorlarımız(!) hala bilimsel dergilerin teorik tıbbi tartışmalarını gündemlerimize sokmakla meşgul. Üstelik dışarıdan müdahalelerle hastaya can çekiştirildiği gözlerden kaçırılarak. Ne diyelim, veyl olsun! İçimizdeki beyinsizlerle aynı akibete uğramaktan Rabbimize sığınıyoruz!

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum