AB standartlarında bir yargımız neden yok?

01.09.2009 00:57

Yusuf Çağlayan

Yargı kurumunun işlevi, adaletin tesisi ve insan hak ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Demokrasinin yerleştiği ülkelerde yargı kurumu bu işlevi yerine getirmeye elverişli bir yapı ve donanım ve işleyişe sahiptir.

Yasaların ve yargıçların objektifliği yanında yargıya erişim konularında azami güvenceler sağlanmıştır. Ancak ülkemizde yargı; iş yükü, yasaların göreceleşmesi, bağımsızlık ve tarafsızlık, bireysel ve toplumsal yapıdaki adalet bilinci gibi temel sorunlarla karşı karşıyadır. Yargı Reformu Taslağı'nda yargının kurumsal ve meslekî örgütlenmesiyle ilgili reformlar yapılması ile "yargıçlar için etik ilkeler" yayınlanması öngörülmüştür. Ancak yargı reformu taslağı, işaret ettiğimiz köklü adalet sorunları karşısında son derece şekli, yüzeysel ve çözüm getirmekten uzak bulunmaktadır.

İstatistikî açıdan yargıya intikal eden işlerin sonuçlanma oranlarını ortaya koyan rakamlar oldukça endişe vericidir. Yargıtay'ın hukuk ve ceza dairelerine 2008 yılında 594 bin 800 dava dosyası gelmiş, önceki yıldan devredilenlerle birlikte 522 bin 451 dosya karara bağlanırken, 362 bin 551 dava dosyası 2009'a devredilmiştir. Yargıya intikal eden davalardaki büyük artış, makul bir süre karar çıkmaması, yeni gelen dosyalarla karara bağlanan dosyalar arasında orantının bozulması gibi sebeplerle yerel mahkemelerde ve Yargıtay'da dava dosyaları birikmiştir. Aynı şekilde, idarî yargı, Danıştay ve icra dairelerinde de yıllık gelen ve çıkan dosya dengesi büyük oranda bozulmuştur. Yargı sürecini hızlandırıcı fonksiyonel bir yeniden yapılandırma zaruri hale gelmiştir.

Bireysel Ve Toplumsal Adalet Bilinci Sorunu

Toplum bireylerinde, objektif adalet ifade eden davranış bilinci iradî bir tutum halini almaz ise menfi kuvveler, kişisel çıkar ve hazlar nöbettedir. Günümüz insanı, manevî bir boşluk içinde, kişisel çıkar ve ihtirasları ile hareket ediyor. Bu da ikili ilişkilerde davranışlarını, çıkarları ve ihtirasları belirleyen insan tipine ve toplumda ihtilaf doğuran davranış modellerinin yaygınlaşmasına yol açıyor. İşte, bireylerin çıkar ve bencilce hırslarına müptela olması ve toplumun ihtilaf üreten kalabalıklara dönüşmesi, yargının iş yükünün artmasında temel etkenlerden biridir. Bu sebeple bireylerde kul hakkı disiplini ve başkasının hakkına saygı bilincini, dürüstlük iradesini geliştirmeye yönelik eğitim tedbirleri alınmalıdır.

Yasaların göreceleşmesi sorununun temelinde resmî ideoloji yer almaktadır. Her diktatör gibi, her resmî ideoloji de siyasal yapı ve kurumlarını kendi doğrultusunda örgütler. Resmî ideolojiyi ve onun kurumsal yapısını kutsallaştıran bir kültür atmosferinde, bu yapıyı koruyucu hükümlerle donatılmış yasalar, o resmî ideolojinin otoritesini ve sürekliliğini güvence altına alan bir muhteva kazanacaktır. Umum için geçerli olmayan, belli bir sınıf ve zümreye münhasır kalan yasaların adil, objektif hukuk kuralları özelliği taşıması mümkün değildir. Yasaların göreceleşmesi, sadece iç yapı ile de sınırlı değildir. Çünkü uluslararası tekellerin oluşturduğu küresel sistemin birer uzantısı haline getirilen yerel sistemlere, bu tekeller kendi çıkarlarını merkeze alan yasal düzenlemeleri dayatmaktadır. Uzun bir süreçte oluşturulan böyle yasalar, objektif adalet kuralları bağlamında gözden geçirilmeli ve hukuka uygun hale getirilmelidir.

Yargıçlar, hiçbir kişi ve kurumdan emir, talimat almadıkları gibi, hiçbir kişi ve kurumdan endişe de duymamalıdır. Ancak kendi dünya görüşlerinden bağımsız olma yetkinliğine de sahip olmalıdır. Herkes için nihai hak arama kapısı olan yargının politik-ideolojik süreçten etkilenmeyeceğini, statükonun aracı olmadığını bilmek her kesim için temel bir güvencedir. Bir ülkede adil bir yargı sisteminin ölçütü, zayıf bir kimsenin güçlü bir kimseden hakkını kolayca ve gecikmeden alabilmesi ve haklı olanın güçlü olmasıdır.

Yargı-siyaset ilişkisinin temel ilkesi, "kuvvetler ayrılığı"dır. Ancak yargı erki, "hukuk devleti" ve "hukukun üstünlüğü" ilkeleri gereği olarak, kanunların anayasaya uygunluğu denetimi ile yasama erkini; idarî işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğu denetimi ile de yürütme erkini denetleyen konumundadır. Bu ilişki, milleti yönetenlerin işlem ve eylemlerinin millet adına hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı normal işlevsel bir ilişkidir. Ancak resmî ideolojiye göre hükümlerle donatılan anayasaya göre ve bu doğrultuda siyasallaşan yargıçlar tarafından yapılacak bu denetim, yasama ve yürütme ile yargı arasındaki bu normal işlevsel ilişkiyi bozmakta, hukuka uygunluk denetimine değil, resmî ideolojiye uygunluk denetimine yol açmaktadır. Yargı erki, yasama ve yürütme organı ile ilişkisinde, hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı işlevini yitirirse nasıl bir yaptırımla karşılaşabilir? Hukuk sistemimizde yargıçların kanun yolları, meslekî sicil, redd-i hâkim, teftiş, cezai ve disiplin kovuşturması gibi denetim ve yaptırım mekanizmaları öngörülmüştür. Ancak bunların fonksiyonel olmadığı görülmektedir. Kendi ideolojik görüşünden bağımsız olabilme, dolayısıyla da tarafsız olabilme yetkinliği bulunmayan, kendisine adalet işlevi dışında misyonlar yükleyen bazı yargıçların tarafsızlık denetimleri fiilen yapılamamaktadır. Çünkü bu misyondan çıkarı olanların "yargıçlık güvenceleri ihlal ediliyor", "yargıçlara baskı" gibi polemikleri denetim mekanizmasını işlemez hale getirmektedir. Bu paradoks, hukukun siyasallaşmasının ve hukukî bağlayıcılığı olan ideolojik kararların önünü sonuna kadar açmaktadır.

Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi ile hâkimlik teminatı, yargı kurumu ve mensuplarına sağlanmış bir ayrıcalık olmayıp kurumsal ve meslekî anlamda diğer erklerin yargıya ve hâkimlere müdahalesini güvence altına almaya yönelik evrensel yargı güvenceleridir. Bu güvenceler aslında hukukun ve adaletin güvenceleridir. Bağımsız olmayan yargıç tarafsız olamaz, dolayısıyla adil ve hukuka uygun kararlar da veremez. Dolayısıyla sorun bu güvencelerde değil, yargıçların zihniyet yapısındadır. Yargı güvenceleri, ancak hâkimlerin bu güvenceleri kötüye kullanmayacak bilgeliğe erişmiş olmaları şartı ile adalete hizmet edebilir. Aksi takdirde, bu güvenceleri feodal bir imtiyaz olarak algılayanların elinde, kurumlar da feodal yapılara dönüşecektir. İdeolojik kimliği yargıç kimliğine baskın olan bir yargıç için bu ilkeler, adaletin güvencesi olmaktan çıkarak bir dokunulmazlık ve denetlenemezlik zırhına dönüşebilecektir. Böylece de yargı bağımsızlığı konusundaki iç hukuk güvenceleri sürdürülebilir bir adaletin değil, resmî ideolojinin ve ona yaslanan güç odaklarının iktidar ve çıkarlarının güvencesi işlevi kazanacaktır.

Siyaset kurumu, reel politik, maslahat, hikmet-i hükümet, devletin selameti, genel yarar, ulusal çıkarlar, konjonktür gibi görece esaslarla icraat yaptığı için, adalet-i mahza (izafi olmayan, salt adalet) ile tam barışık olamaz. Eğer yargı mensupları da bu görece kavramları gözeterek kararlar veriyorlarsa, kendilerini mevcut siyasî iktidar yanında veya karşısında siyasî ve ideolojik bir misyon ile tanımlıyorlarsa, adalet-i mahza'yı temsil edemezler. Yargıçların kendilerini millet adına yetki kullanan bağımsız ve tarafsız adalet dağıtıcılar olarak değil de, müesses nizamın bekçileri olarak görmeleri, bir toplum için büyük bir talihsizliktir. Bir yargıcın böyle bir keyfiyet kazandığının ve tarafsızlığını yitirdiğinin en açık göstergesi, "kamuoyu önünde siyasî tavır alması, belli bir ideolojik tutumu deklare etmesidir. Tarafsızlığını yitirmiş bir yargıç, hikmeti hükümeti hukuk devletine tercih eder. Kendini belli bir ideolojinin temsilcisi kabul eden bir yargıcın işlevi, adalet değil, statüko muhafızlığıdır. Siyasal misyonlar üstlenmiş bir yargıç, statükoya uygun bulmadığı siyasî aktörleri oyunun dışına atma", (E.Mahçupyan, 02.04.2008, Zaman) siyasal muhalefeti hatta siyasal iktidarı tasfiye gibi rollerde kolayca kullanılabilecektir.

Resmî İdeoloji Ve Yargı

Resmi ideolojiye göre yapılandırılmış en tipik örnek, eski SSCB yargı teşkilatıdır. SSCB'de yargı resmî ideolojinin kurumlaşmış bir uzantısıdır. Bu çerçevede, SSCB'de yargı kurumu, resmî ideolojiyi temsil eden tüm kurumlarla işbirliği içinde yapılan tüm tasarruflara yasallık ve hukukîlik meşruiyeti kazandıran bir araç haline gelmiştir. Şimdi böyle bir yargı kurumuna, Avrupa standartlarında yargı güvenceleri getirmek, resmî ideolojinin temsilcisi olan yargıçlara dokunulmazlık ve denetlenemezlik zırhı giydirmek anlamına gelecektir. Bu sebeple, Avrupa standartlarına uygun bir yargı reformu gerçekleştirebilmek için öncelikle Avrupa standartlarında bir hukuk ve adalet zihniyeti gerekir.

Resmî ideolojinin merkeze alındığı siyasal yapılanmalarda yargının bağımsız ve tarafsızlığı mümkün değildir. Çünkü resmî ideoloji doğrultusunda bir "iç güvenlik" kültürü gelişmesi ve bu kültürün yasaları da yargıyı da şekillendirmesi kaçınılmazdır. Bir ülkede, brifinglere tabi tutulmuş bir yargı mensubu, iç tehdit kavramı kapsamında kalan tüm suçlamalarda nasıl tarafsız olabilecektir? Bu şartlar altında salt kanun ve hukuk ile bağlı kalmak isteyen hâkimler bile, konjonktürel anlayışa uygun düşmeyecek kararlarında, makam ve statülerine ve meslekî geleceklerine zarar verecek tasarruflara maruz kalma riskinin baskısı altında kalacaklardır. "Rejim düşmanlarını himaye eden" hatta bunların "yargıya sızmış uzantıları" suçlamasına maruz kalacaklar veya böyle bir suçlamaya maruz kalmaktan sakınma psikolojisinin neden olduğu ihtiyatlılık oranında adaletten taviz verebileceklerdir.

Darbeleri Eleştirmeyi Suç Sayan Hâkimler

Bizim yargı sistemimizin geçmişinde, belli bir ideolojiyi deklare eden yargıçların cübbeli eylemleri vardır. Doğal hâkim ilkesine aykırı ihtilal mahkemeleri vardır. Darbeleri eleştirmeyi suç sayan yargı kararları vardır. Darbecilerin cinayetlerini yargı kararı haline getiren Yassıada Mahkemesi vardır. 1960 darbecileri tarafından Danıştay'ın lağvedilerek, yüksek yargıçların emekliye sevki ve darbe konseptine uygun olarak yeniden yapılandırılması vardır. Yargı brifingi adı altında "durum ihtarı" ve bu durumdan yargıya çıkarılan vazife tebliği vardır. Şemdinli savcısının ve 12 Eylül iddianamesi savcısının yargısız infazı vardır. Yargı denetimi dışı tasarrufları olan kurumlar vardır. Geçmişte şahit olduğumuz bu gibi olaylar, bazı çevrelerde yargının provoke edilmesine veya kullanılmasına dayalı birtakım hesaplar, planlar içine girme cüretini besleyebilmektedir. AKP ve Gülen'e karşı hazırlandığı basına yansıyan gizli eylem planı, bu konuda çarpıcı bir misaldir. Planda yargıya verilen rol oldukça ilginçtir. Eğer böyle bir plan gerçek ise yargının provoke edilebilirliği, yanıltılabilirliği veya kullanılabilirliği gibi üç vahim kabule dayandırılmıştır. Yani planda yargının bir mizansenle insanları mahkûm edecek kadar niteliksiz veya bu mizansenin içinde rol verilecek kadar taraflı olduğu kabul edilmiştir. Yargının yanıltılması veya kullanılması ile işleyecek bir plan söz konusu olan. Ama her vesile ile demeç veren, tepkisini ortaya koyan yüksek yargıçların yargıyı hedef alan böylesine bir plan karşısında sessiz kalması da oldukça ilginç ve düşündürücüdür. Ülkemizde, Avrupa standartlarında bir adalet reformu gerçekleştirilememesinin sebebi, bu güvencelerin arkasına saklanılarak, yukarıda canlı örneklerini verdiğimiz, yasaların ideolojik yorumu, kurumların ideolojik işlevi ve yargıçların üstlendikleri siyasal misyonlarla, adalete ve hukuka göre değil, resmî ideolojiye göre yapılanması ve işlev kazanması riskidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim