‘1920’lerin İlkel ve Kaba Laikliğini Terk Etmek’ Gerekliliği..

05.02.2013 21:47

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Marx, Engels, Lenin ve benzeri ünlü komünist liderlerin heykel, büst, kabartma ve resimleri, ideolojileri ve fikirleri ile eğitilip büyütülmüş olan Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin, geçen hafta ilginç bir konuşma yaptı. 

Daha önceleri, ‘Babam komünistti, annem beni gizlice vaftiz ettirdi..’ demişti, Putin.. (Bilindiği üzere, vaftiz töreni, hristiyan ailelerin, yeni doğan çocuklarının kutsal olduğuna inanılan bir suda yıkanması ameliyesine verilen isimdir.)  

Putin, daha önce de, başkanlık yeminine tekrar başlarken, ‘Aslî vazifem, bütün hristiyanları korumak olacak..’ ve ‘Devlet inananların duygularını saldırılardan korumak zorunda..’   demişti..

Ama, bu kez, Putin, daha başka ve yeni açıklamalar da yapıyor ki, ateist- komünist bir ideolojinin elinde yetiştirilen ve bulunduğu makam ve ülkesinin bugününün ve geleceğinin yönlendirilmesinde oldukça etkili olan bir kimse olması açısından söyledikleri  daha bir önemli..

Çünkü, geçene hafta, Rus Ortodoks Kilisesi Piskoposlar Toplantısı’na katılan Putin, yaptığı konuşmada, ‘20. yüzyılda tarif olunan laiklik kavramının günümüzde artık, ilkel, kaba ve demode olduğunu ve dini dışlayan laikliğin terkedilmesi gerektiğini ve Devlet’le Kilise’nin ve Din’in, Rusya’nın yararı için el-ele yürüyor olmasından daha tabiî birşey olamıyacağını’ ifade ediyor ve şöyle diyordu: “Rusya’da dinî kurumların aile yapısını güçlendirmesinden, çocukların eğitim ve öğretimi, halkımızda vatanseverlik duygularının aşılanması gibi konularda önemli rol üstlenmesinden, Devlet’le Kilise’nin ve Din’in toplumumuzun yararı için el ele yürüyor olmasından tabiî bir şey olamaz.”

*

Evet, Putin, öylesine katı ideolojik ve komünist bir diktatörlüğün eğitiminden geçmiş olmasına rağmen, bu noktaya nasıl gelebilmiştir? Ve aynı durum, katı laik resmî ideolojinin 100 yıla yakın zamandır hâkim olduğu kendi ülkemizde niçin olamamıştır? 

Bir diğer deyimle, bu, kemalizmin veya -atatürkperestlerin sıklıkla vurguladığı gibi- Atatürk’ün mü gücüdür?’

Bu sorunun cevabı üzerinde durup düşünmek gerekir.

Evet, Rusya’da, komünist diktatörlük sona ermiş ve komünist-ateist ideoloji de bir resmî ideoloji olmaktan çıkarılmıştır, 20 senedir..

 

Ruhların köleleştirilmesinden kurtuluş olmayacak mı?

Türkiye’de ise, 100 yıla yaklaşan laik-kemalist resmî ideoloji tahakkümüne karşı bir takım direnmeler sergileniyor ve bu direniş ruhu, hattâ son 10 yıldır olduğu gibi, Devlet’in pek çok temel kurumlarını bile etkileyecek derecede siyasette etkin bir noktaya gelmiş olsa bile; devlet yönetimi henüz de, resmî ideolojinin bayrak edindiği -gerçekte değersiz olan- sahte değerlere sığınılarak gerçekleştiriliyor.

Gerçi, bu noktada, halkımızın son derece sindirilmiş ve de devletin, geçmişten kalma bir tarihî mirasın kaçınılmaz sonucu olarak kutsanması da bu tablonun devamında etkili görülse bile, asıl faktörün, herhalde, resmî ideolojinin temel ilkeleri ve sembol isimlerinden geçtiğini görmek gerekiyor.

Rusya’da, komünist döneminin bütün resmî ideolojik temel ilkeleri ve komünizmle kolkola bir tahakküm çizgisi geliştirmiş olan laiklik ve bezbojnik / ateist hareket  ve de o dönemin Marx, Engels, Lenin ve Stalin vs. gibi bütün sembol isimleri ve onların adına geliştirilmiş olan ideolojiler de fırlatılıp atılmıştır, tarihin çöplüğüne.. Ve Putin bunun için bugün böyle konuşabiliyor.

Ama, Türkiye’de, kemalist-laik resmî ideoloji, hâlâ direnmeye çalışıyor ve anayasasıyla, Derin Devlet güçleriyle ve tek kişinin bütün devlet kurumlarındaki ve resmî işlemlerindeki heykelleri, büstleri, kabartmaları, resimleri ve herşeyin ona borçlu olunduğu gibi bir putlaştırma anlayışı hâlâ devam ediyor. Ve bu da, atatürkperestlerin, ’dünyada 20.yüzyılın başında varolan bütün liderler devrildiği halde, sadece bizimki kalmıştır..’ diye böbürlenmelerine yol açıyor. Ama, o liderlerin hiçbirisi, hele de ölümleri üzerinden 75 yıl geçtiği halde, hâlâ kanunla korunan ve eleştirenlerinin, filan kişinin hatırasına hakaret ettikleri gerekçesiyle zindanlara doldurulabildiği bir uygulamayla karşılaşmamışlardır. Kemalistlerin gözardı ettikleri bu ilkellik, bugün sadece Türkiye ve Kuzey Kore’de vardır. Evet, sadece bu iki ülke, tek heykellilik, tek resimlilikten ve siyasî liderlerin putlaştırıldığı bir ilkellikten kurtulamamışlardır.

Hattâ, o kadar ki, paralarda bile sadece tek kişinin resmi vardır. Halbuki, dünyadaki gelenek, geçmiş cumhurbaşkanlarının herbirisinin resimlerinin paralara konulabilmesi şeklindedir..

Geçmişte olmayan bir acaib uygulama ise, bir ayrı konu..

Başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, bütün devlet erkânının, askerî ve mülkî makamların ve yüksek bürokratların, en ilgisiz vesilelerle bile, bir yolunun bulunup, bir mezara koş(turul)maları geleneğine son verilemeyişi nasıl izah edilmeli? 

Hele, oradaki deftere kocaman kocaman devlet adamlarının -sanki ölü kişi tarafından okunacakmış gibi-, yazdıkları bağlılık cümleleri!

Ki, önceden olmayan bu uygulama, ‘laiklik sadece bir devlet siyaseti değil, ferdlerin de yaşayış tarzıdır..’ gibi diktatörlük lafları eden Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı döneminde başlatılmış olup, o zamandan beri, o mezarı ziyaret edenler, oradaki deftere yazdıklarını orada bulunan hazırûna tıpkı Sezer gibi, yüksek sesle okumayı sürdürmektedirler. Yazık ki, bu durumu, Abdullah Gül ve Tayyîb Erdoğan’ın da, kültürel eğilim geçmişleri itibariyle bu tabloya sempati duymayacakları tahmin edildiği halde, aynı komik ve ilkel uygulamayı sürdürüyorlar.

Kezâ, 10 yıllık başbakanlığı sırasında, Tayyîb Erdoğan’ı ve kadrolarını, hemen her vesileyle, 75 yıl önce ölen bir siyasî kişinin mezarına gitmeye ve oradaki deftere, -sanki o mezarda yatan tarafından okunacakmışçasına- bir şeyler yazıp, onu da yüksek sesle okumaya zorlayan güç nedir veya nereden gelmektedir? Ki, bu 10 yıl boyunca oraya kaç kez gittiğini ve neler yazdığını herhalde Erdoğan da bilmiyordur, artık..

Bu utanç verici, bu ilkel görüntüden kurtulmanın zamanı çoktaaan geçmiştir..

O M. Kemal ki, halkın gidip türbelerde, tekkelerde dua etmelerine materyalist bir anlayışla kesinlikle karşı çıkıp, bu gibi yerlerden bir şey dilenilmesinin ilkellik olduğunu söylemişken; kendi takibçilerinin kendi mezarını böylesine bir ziyaret mekanı haline dönüştürmesine ve orayı, adêtâ bir ruh tazeleme, hesab verme ve dilekte bulunma mekanı olarak algılamalarına nasıl bir izah getirmeli?

Gönül ister ki, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan resmî ideolojinin gelenekleştirdiği bu çarpık zihniyete artık bir son versinler.. Aynı şekilde, kabul salonlarında, tek kişinin isim ve resminin sergilenmesine son verip, -bu durumu bütünüyle kaldıramıyorlarsa-,  en azından, aynı salonların duvarlarında, geçmiş bütün cumhurbaşkanlarının, padisahların, sultanların resimlerini de tarihî sıralamaya göre sergilemek sûretiyle, bu ilkelliği biraz olsun değiştirmeye veya   sulandırmaya çalışsınlar.

Hele, MİT gibi en temel devlet kurumlarının ambleminde o tek kişinin resminin bulunmasının ve askeriyedeki bazı birliklerin flamalarında o tek kişinin isim veya resminin bulundurulması, Harbokulu’nun girişindeki cebhe duvarında o tek kişiye aid yüzlerce baş abartmalarının bulundurulması, bu okuldaki her dersyılı başlangıcında yapılan yoklamada yüzlerce askerî talebenin, onun numarası okunduğunda, ‘İçimizdeeeee!’ diye cevab vermeleri ilkelliği! 

Aynı şekilde, okullarda körpecik milyonlarca çocuğun bile, her sabah, 75 yıl öncelerde ölmüş bir siyasî kişiye bağlılık ve minnet duygularını dile getiren bir and’ı içmeleri geleneğinin hâlâ yırtılıp atılamaması!. Evet, birileri, bu hassasiyetleri dile getirenlere, ‘Siz hâlâ oralarda mısınız? Biz ülkeyi şöyle yükseltiyoruz, böyle yükseltiyoruz..’ diye dudak bükeceklerdir.

Doğrudur, yorulmak bilmez çaba ve çalışmalarına nicelerinin de bir diyeceği yoktur, ama, insan ruhunu köleleştiren bu resmî ideoloji uygulamalarına dokunulmasını beklemek de, müslüman halkımızın hakkı değil midir?

‘Tek tip ve kurşun asker’ misali bir toplum yetiştirmek arzusunun öncülerinden olan Stalin’in izleri, Rusya’da çoktaaan temizlendi.. Ama, bizim toplumumuz bu uygulamaları, önemsiz ve tabiî bir uygulama gibi kabullenmişcesine bir ilkel görüntü veriyor. 

Dahası, Başbakan Erdoğan, İsmet Paşa’nın, kendi heykel ve resimlerini eklemesini, paralara-pullara kendi resimlerini koydurmasını, devlet dairelerine kendi fotoğraflarını astırmasını CHP’ye yönelik bir suçlama vesilesi yapmakta.. Halbuki, İsmet Paşa’nın belki de en doğru tavırlarından birisi de oydu.. Bugünkü resmî  ideolojinin ikonu haline gelene kişinin etrafında geliştirilen şahısperestlik çılgınlığı, İsmet Paşa’dan sonra, 1950’de onun yerine gelen Celâl Bayar ve Adnan Menderes’le de devam ettirilip geliştirilebilirdi.. Ama, Bayar’ın,  M. Kemal’in son başbakanı olmasının da verdiği bir sapkınlıkla dile getirdiği, ’Atatürk, seni sevmek ibadettir..’ sözünden sonra ne beklenebilirdi ki?

Evet, bu umulur ki, bu ilkellikler, bu zulümler, bu dayatmalar artık son bulsun..

Çünkü, bu uygulamalar sürdükçe, nesillerin ruhlarının ve beyinlerinin özgürleştirmesi yerine, köleleştirilmesi de devam edecektir.

Ruhların köleleştirilmesi, kişilere tapınma geleneği sürdükçe de, toplumun tok köle ve esirler yığını haline dönüşmesi daha bir güçlenir ve hür / özgür bir toplum ve aydınlık bir geleceğin kurulması muhal olur.

*

Ve, hem iç karartıcı ve hem de ufuk açıcı sözler..

Televizyonlardaki tartışmalar, bir de reklam pastasından daha büyük lokma  kapabilmek için girişilen reiting yarışı eklenince, giderek daha bir vıcık-vıcıklaşıyor..

En mahrem konuların, milyonlarca seyirci huzurunda ve tabiatiyle, ailelerde de birlikte izlenmesi ihtimali dolayısiyle,  aileleri ve toplumun ahlâkî değerlerinin ve hayâ duygularının dinamitlenmesi gibi sonuçlar verecek yayınlar daha bir artıyor.. Hassas itiqadî konuların, medya gülü olmaya özenen bir takım hoca veya ilahiyatçı tiplerce ekranlara getirilmesi de bir ayrı facia..

*

Bu arada, TRT’de gelecek günlerde sunulacak bir proğramın tanıtımı için hazırlanmış bir band sık sık tekrarlanıyor.. ’Avrupa Birliği Bakanı’ olan bir zât da, bu bandda  çok önemli sözler söylemesi gerektiği inancıyla olmalı, acaib büyük laflar ediyor..  

‘Atatürk hepimizin, Kur’an da hepimizin..’

İnsan bir inancın, bir dâvânın ızdırabını çekmeyip, sadece yaldızlamalarına erişirse, o zaman işte böyle tuhaf laflar eder..

Kendisine verdirdiği ve bir başkasına verilmesini de yasakladığı bir soyadını hükme bağlayan bir kanunu kendi imzasıyla yürürlüğe koyarak, kendisini toplumun, en azından belli bir etnik kökten gelenlerinin atası-babası diye dayatan bir tuhaf zihniyetin sahibi, niçin hepimizin olsun?

Ve o acaib cümleden sonra, aynı kişinin, bu kez de, ’Kur’an da hepimizin..’ diyerek, neyle neyi mukayese etmesi ve dengelemeye çalışmasındaki mantık çarpıklığına ne demeli?

Evet, reçeli kavanozun dışından yalamaya çalışanlar misali, bu gibi konulara yabancı olan birisinin bu sözlerine gülüp geçilebilir, ama, bunun bir Bakan seviyesinde bir kimse tarafından söylenmesi, üzerinde durulmayı gerektirmez mi?

*

Ama, bu arada bazı olumlu gelişmeler de olmuyor değil,..

Danıştay’ın, geçmişteki içtihadlarını ibtal edercesine aldığı bazı kararlara benzer şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin de bazı kararları, eski darbeci dönemlerin izlerinin silinmekte olduğu gibi bir umudu da veriyor..

Bu vesileyle, belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi Başkanı Hâşim Kılıç, 5 Şubat günü yaptığı konuşmada, geçen hafta Putin’in Rusya için söylediği sözlerin benzerini, T.C. için de tekrarlamış ve  ’Laiklik, (…) inanç alanında derin yaralar açtı” demiş..

Kılıç’ın, ’Geçmişte evrensel anlayışlardan uzaklaşarak bize özgü uygulamalarla geliştirilen laiklik, sosyal devlet anlayışı, devleti kurtarma duyguları demokrasinin orijinal bütünlüğünü bozarak özellikle düşünce, inanç ve bunları ifade edebilme alanında derin yaralar açmış ve onarılması güç izler bırakmıştır. (…) Kavramların açık, net ve öngörülebilir olmayışı, keyfi yorumların doğmasına, sahib olunan takdir hakkının kötüye kullanılmasına ve sonuçta mağdur ve mazlum bir kitlenin oluşmasına yol açmıştır. (…) Baskı ve korku temeline dayanan bu yanlış uygulamalar, insanları hayata yansıtamadıkları ancak, iç dünyalarında hapsedilmiş inançlar ve beyinlerinden dışarı çıkaramadıkları düşüncelerle baş başa bırakmıştır. İnsan onuruna yapılmış işkence olarak da nitelenen bu iklimden hızla uzaklaşmak kamu gücünü elinde tutan yasama, yürütme ve yargı organlarının en temel görevidir. Zira ideolojik vesayeti tahkim etmek üzere insan onuru ile oynayanlar tarihin hiçbir döneminde kazanan taraf olmamıştır. İnanç ve düşünceleri ifade konusunda yaşanan olumsuzlukların giderilmesi için, samimi niyetin varlığı ve çözümü konusunda güçlü bir irade sergilemek zorundayız.’ şeklindeki sözleri üzerinde durulmalı ve bu eleştirici düşünce yapısının daha da ilerletilmesine yardımcı olunmalıdır.

Temelinden bozuk bir sosyal yapıyı, bir inqılabçı tavırla devirip ıslah etmek imkanı yok diye, kenara çekilmek mi gerekiyor; yoksa, mevcud şartlar içinde ve yetersiz de olsa, daha hayırlı olana doğru atılabilecek adımlara yardımcı olmak mı?

 

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim