14 yıl önceki iddianame bugün nasıl kabul edildi?

18.09.2012 00:23

Reşat Petek

Okumak için Anadolu'nun değişik yerlerinden gelmiş, geleceğe umutla bakan, üniversite yılları ve sonrası için hayaller kuran, fakültelerini bitirip meslek sahibi olarak ailelerinin yanına dönmeyi ailesinin yükünü paylaşmayı, en azından ailesine yük olmamayı düşleyen genç yürekler en az dört yıllık bir serüvene başlamak üzere fakülte binasının bahçesinde birbirleriyle tanışmak ve yeni arkadaşlıklar kurmak üzere muhabbet ederken ders saati geliyor.

Az sonra kapıda bir kargaşa, bir yığılma göze çarpıyor. Kapıdaki güvenlik görevlisi bazı öğrencileri içeri almıyor, onlara içeri giremeyeceklerini, kendisine böyle emir verildiğini söylüyor. Çok kısa süren görüşme sonunda dekan gözü yaşlı öğrencileri kameralar önünde azarlayıp fakülteden kovuyor.

Konu tahmin ettiğiniz gibi başörtüsü. Siz olsanız ne yaparsınız? Bu ülke bir hukuk devleti ise, yanlış hesap adaletten döner der ve hukuki yollara başvurmaz mısınız? Bu öğrenciler de aynı şeyi yapıyor. Dertlerini anlattıkları avukat hanım, 'Böyle hukuksuzluk olamaz, eğitim özgürlüğünü engellemek suçtur, adli makamlara başvuralım.' diyor.

Konu bana intikal ettiğinde fakültenin bulunduğu ilde cumhuriyet başsavcısı olarak görev yapıyordum. Önüme gelen şikâyet konusu olay, Türkiye'nin en netameli konusuydu. Vesayet altında bir demokrasi, hukuk ve yargı isteyenler bu konuda yürürlükteki hukuk kurallarının uygulanmasını istemiyorlardı. 28 Şubat'ın konjonktürel dayatmalarına hukuki kılıf bulunması için hâkim ve savcılara brifingler verilmişti. Hâkim ve savcılar hukuku ve tarafsızlığı bir tarafa bırakıp, ülkeyi irtica tehdit ve tehlikesinden (!) korumak uğruna 'taraf' olduklarını açıklamalı, soruşturma ve yargılamalarını ona göre yapmalıydı. Vesayete teslim olmak ile hukuku uygulamak arasında bir tercihle karşı karşıya idik. Eğitim özgürlükleri ellerinden alınan başörtülü öğrencilerin şikâyetleri üzerine ne yaptığımı, soruşturma sonucu düzenlediğim 4 Aralık 1998 tarihli iddianameden pasajlar aktarıp, 14 yıl sonra adaletin nasıl tecelli ettiğine gelelim.

"Ceza hukukunun temel prensibi kanunsuz suç ve cezanın olmayacağıdır. Bu çerçevede sanıkların eyleminin suç teşkil edip etmediği suç teşkil etmekte ise şikâyetçilerin iddiası gibi TCK'nın 188/6. maddesinde yazılı suç tipine uyup uymadığının tartışılması gerekir. Hukuk devletinde keyfi uygulama, ben yaptım oldu kabilinden bir davranış söz konusu olamayacağına göre iddia konusunun Anayasa, kanunlar, usulüne göre onaylanmış uluslararası anlaşmalar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir."

"Öncelikle sanıkların eylemi müşteki öğrenciler yönünden CEZA YERİNE GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRİDİR. Zira sanıkların eylemi ile fakültelerine alınmayan müşteki öğrencilerin eğitim ve öğretim hakkı ellerinden alınarak hayat boyu katlanmak durumunda kaldıkları bir cezaya çarptırılmış olmaktadırlar. Böyle bir cezanın ancak kanunla ve usulüne uygun bir şekilde verilebilmesi gerekir. Nitekim Anayasa'mızın 38. maddesinin 3. fıkrasında 'CEZA VE CEZA YERİNE GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRLERİ ANCAK KANUNLA KONULUR' hükmü yer almıştır. ... Bu Anayasa hükmünün görmezlikten gelinerek kanunsuz emirler ile müştekilerin yine Anayasa ile teminat altına alınmış eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılması düşünülemez."

"Anayasa'mızın 42. maddesinde; "Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tesbit edilir ve düzenlenir." ... 2547 sayılı kanunun Ek-17. maddesinde de ..." yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile, yüksek öğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir" hükmü yer almıştır. Sanıklar savunmalarında bu kanunu gündeme getirmekle birlikte kanunun başındaki yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile bölümüne dayanarak yürürlükteki kanunlarda yüksek öğretim kurumlarında başörtülü kıyafeti yasaklayan bir kanun varmış gibi düzenleme yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Halbuki yürürlükte bulunan kanunlarımızda özellikle kadınların kıyafeti hakkında hiçbir kanun bulunmadığı gibi Anayasa'mızın 174. maddesinde sayılan İnkılap Kanunlarında da kadınların kıyafetleri hakkında bir düzenleme bulunmamaktadır... sanıklar savunmalarında böyle bir yasal düzenlemeden bahsetmemekte sadece Anayasa Mahkemesi'nin kararındaki getirilen yorumu gerekçe göstermektedirler."

"Hukuk devletinde Anayasa Mahkemesi'nin yeri ve verdiği kararların bağlayıcılığı yine Anayasa'mızın 153. maddesinde açıklanmış olup Anayasa Mahkemesi'nin baktığı davada "kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yer açacak biçimde hüküm tesis edemez" denilerek kanun koyucu yerine geçemeyeceği belirtilmiştir. Bu konudaki Anayasa Mahkemesi'nin tüm makamları bağlayıcı kararı da YÖK Kanunu'nun Ek-17. maddesi ile konulmuş olan yukarıda yazılı kıyafet serbestliğine dair yasanın Anayasa'ya aykırı olmadığı kararıdır..."

"Bir an için sanıkların savunwmaları doğrultusunda müşteki öğrencilerin başörtüsü ile yüksek öğretim kurumlarının kapalı mekanlarına girmelerinin yasak olduğu düşünülse bile, bu eylemin müeyyidesi de açıkça kanun, tüzük ve yönetmeliklerde yer alması gerekir ve öğrenciler hakkında güvenlik görevlisi marifetiyle zor kullanılarak okula almama yerine disiplin işlemi yapılması iktiza ederdi. Nitekim bazı yükseköğretim kurumlarında öğrencilere bu yolda disiplin cezası uygulanmakta ve olayın mağduru olan öğrenciler idari yargı yoluna başvurarak haklarını hukuk zemininde arama imkanı bulmaktadır. Olayımızda ise hiçbir hukuki temele dayanmayan keyfi bir uygulama ile Anayasa ve yasalar yok sayılarak yine keyfi ceza verilmiş olmaktadır..." "Haklarında adli veya disiplin yönünden herhangi bir işlem yapılmayan, yasalar çerçevesinde herhangi bir ceza verilmeyen müştekilerin, sanıkların eylemleri ile fakülte binalarına alınmamaları tamamen keyfi ve GAYRİMEŞRU bir eylemdir."

14 YIL SONRA GELEN ADALET

Eğitim özgürlüğünün engellenmesiyle ilgili kanunsuz emir veren rektör ve dekan hakkında açılmış olan bu ilk davanın iddianamesini şimdi gündeme getirmemin sebebi, benzer bir konuda Ege Üniversitesi'nde görevli yasakçı öğretim üyesinin 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmasıdır. Başörtülü öğrencilerin okula girmesini engelleyen ve fotoğraflarını çeken astronomi profesörü, mağdur öğrencilerden Fatma Nur Gidal'ın şikâyeti üzerine eğitim hakkını engellediği gerekçesiyle mahkemece cezalandırıldı. 1998 yılında açtığım davada sanıkların cezalandırılmasını istediğim o tarihte yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu'nun 188/6. maddesi ile şimdi yürürlükte olan 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu'nda aynı eylemin karşılığı olarak düzenlenen 112/1 maddesi muhteva olarak aynı. Aradaki fark, önceden 2-4 yıl arası hapis öngörülürken yeni kanunda 1-3 yıl hapis cezası kabul edilmiş olması. O tarihte hukuku uygulamak yerine vesayete boyun eğenler dava dosyasını görevsizlik kararı ile YÖK'e göndermişlerdi ve dosya sümenaltı edilmişti. Dönemin YÖK Başkanı başta olmak üzere, BÇG güdümündeki makamlar hakkımda şikâyette bulunurken, askerin talimatıyla manşet attıklarını 14 yıl sonra itiraf eden bazı patron ve gazeteciler de o dönem "Savcıya bak savcıya' yazılarıyla saldırmışlardı.

* Emekli Başsavcı

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim