Yol bir savaş alanı

Yol bir savaş alanı

Gazze’yi geçip biraz za’atar (bir baharat karışımı) paylaşmak için yapılan basit bir yolculuk bile, bir dizi ölüm kalım kararı almayı gerektiriyor.


Mutie Maher AboJabel’in We Are Not Numbers’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Çökmekte olan bir kaldırımın kenarında duruyorum, gözlerim boş yolu tarıyor. Güneş tepede ve zaman yavaş, ağır ve belirsiz akıyor. Gazze Şehri’nin diğer tarafına giden bir otobüse binmek için iki saatten fazla süredir bekliyorum. Uzak değil, normal bir günde Selahaddin Yolu üzerinden belki 30 dakika sürer.

Ama burada, Gazze’de artık hiçbir şey normal değil. Selahaddin, “ölüm yolu” olarak anılmaya başladı ve bir mahalleden diğerine geçmek, sanki bir savaş alanını geçmek gibi.

Sefer tarifesi yok. Garanti yok. Sadece beklemek ve umut etmek var.

Uzaklardan yüksek bir gürültü duyuyorum, ama bu benim otobüsüm değil. Belki bir insansız hava aracı ya da bir savaş uçağı. Artık bilemiyorsunuz. Eski bir buzdolabının uğultusu gibi sürekli bir arka plan gürültüsü var. Tek fark, bu uğultu insanları öldürüyor. Artık hepimizin yaptığı gibi içgüdüsel olarak başımı kaldırıp gökyüzünü tarıyorum.

Yine de bekliyorum. Bütün bunlar, kuzenime annemin kekikli lezzetli za’atarından biraz götürmek için. Bütün aile, kahvaltıda zeytinyağıyla karıştırılıp ekmeğin üzerine sürüldüğünde buna bayılıyor.

Sonunda bir otobüs yanaşıyor, tabii buna otobüs denebilirse. Daha çok tekerlekli metal bir kutuya benziyor; demir, pas ve inatla bir arada tutulmuş. İnsanlar şimdiden yanlarından sarkmış durumda. Bir adam aynaya sıkıca tutunmuş, ayakları ise altındaki küçük çıkıntıya zar zor değiyor. Bir çocuk, bagaj rafına bağlanmış bir ipe tutunarak çömelmiş halde otobüsün çatısında yolculuk yapıyor. Başka bir genç ise açık kapının önünde duruyor; bir eli tutamağa, bir ayağı otobüsün içinde, diğer ayağı ise sokağın üzerinde sallanıyor.

Şoför, benim atlayabilmem için tam da yeteri kadar yavaşlıyor. “Gel!” diye bağırıyor biri, “Bir kişiye daha yer var!” Ama tereddüt ediyorum. Sadece kalabalık değil, aynı zamanda tehlikeli de. Şoför çok hızlı dönerse, aniden fren yaparsa ya da otobüs bir çukurdan veya enkazdan kaçmak için ani bir manevra yaparsa, insanlar düşecek.

Daha da kötüsü: Ya otobüsteki biri askeri bir hedefse?

Tereddüt ettiğim için otobüs yola devam ediyor ve ben geride kalıyorum. Şoförü suçlamıyorum. Hepimiz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Bir eşek arabası geçiyor — lastik tekerlekli, üstüne yırtık pırtık bir muşamba serilmiş eski ahşap arabalardan biri. Arabayı süren adam bana binmem için işaret ediyor. Kafamı sallıyorum. Çok yavaş. Şimdi yola çıksam bile saatler sürer ve hava kararmadan kuzenimin evine varmam gerekiyor. O saatlerde insansız hava araçlarının vızıltısı daha da şiddetlenir ve insanlar yollardan tamamen uzak durur.

Yine de bu seçeneği değerlendiriyorum. Etrafıma bakınıyorum: paramparça pencereler, yıkılmış binalar, eskiden pazar yeri olan ama şimdi kırık beton parçaları ve yanmış kablolarla dolu bir sokak. Fazla seçenek yok. Arabalar çok az ve seyrek; ya hava saldırılarında tahrip olmuşlar ya da neredeyse hiç yakıt kalmadığı için çalışmaz halde bırakılmışlar. Çalışan arabalar ise yamalı eski minibüsler ya da kapasitelerinin beş katı yolcu taşıyan otobüsler. Eşek arabası yavaş olabilir, ama en azından hareket ediyor.

Telefonum, kuzenimden gelen bir mesajla titriyor: “Acele et! Ordunun kuzey yolunu tekrar hedef alabileceğini söylüyorlar. Dikkatli ol!” Bu günlerde, kendi ayaklarım genellikle en hızlı ve en güvenli seçenek oluyor. Ayaklarımın üzerindeyken çeviğim. Bir saniyede koşabilir, tepki verebilir ve siper almak için yere atlayabilirim. Bunların hiçbiri bir arabada mümkün değil.

Yürümeye karar veriyorum.

Savaş başladığından beri, en ufak bir karar bile tehlike barındırıyor. Kaldırımdan yürümeye başlıyorum, gözlerimi binalara ve gökyüzüne dikmiş durumdayım. Önümdeki yol sessiz, fazla sessiz. Yıkılmış bir evin önünden geçiyorum. Artık toz ve inşaat demirinden başka bir şey kalmamış.

Yolun yarısına geldiğimde, havayı sarsan derin, çatırdayan bir patlama sesi duyuyorum. Göğsüm sıkışıyor. Ses bana yakın değil, ama çok da uzak değil. Savaşta, ses, duman ve kokudan mesafeyi tahmin etmeyi öğreniyorsun. Her ihtimale karşı bir duvarın arkasına çömelip bekliyorum. Etrafımdaki insanlar da aynısını yapıyor.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından yoluma devam ediyorum. Bacaklarım ağrıyor. Boğazım kurumuş. Sabahtan beri bir şey yemedim ve bütün gün boyunca açık bir dükkân görmedim.

Sonunda başka bir kavşağa varıyorum ve şans eseri başka bir otobüs yaklaşıyor. Bu otobüste yer var. Şoför kapıyı açıyor, ben de içeri girip baş üstündeki tutamağa tutunuyorum; tıpkı benim gibi yorgun, sessiz ve dayanmaya çalışan yabancılar arasında ayakta duruyorum. Dengemi kaybetmeden şoförün oğluna para ödemekte zorlanıyorum.

Yolda ilerlerken, otobüs her tümsekte, füzelerin yolunda bıraktığı her çukurda bir yandan diğer yana sallanıyor. Çocukları, yatakları, kovaları, yiyecekleri taşıyan insanlarla dolu bir başka eşek arabası konvoyunun yanından geçiyoruz… Tüm hayatları, bir hayvanın çektiği arabaya sığabilecek kadar az bir şeye indirgenmiş durumda.

Etrafıma bakınıyorum ve fark ediyorum ki, evlerimizden ayrılmamış olsak bile hepimiz yerinden edilmiş durumdayız. Kendi hayatlarımızda yerinden edilmiş durumdayız.

Kuzenimin sokağına vardığımda güneş batmak üzere ve gökyüzü pembeye bürünüyor; bu kadar acıyla dolu bir yerde tuhaf bir güzellik, buraya hiç yakışmıyor. Herkes gibi ben de otobüs hâlâ hareket halindeyken atlıyorum. Bu sefer başardım.

* Mutie Maher AboJabel, Filistinli bir öğrenci, yazar ve insani yardım gönüllüsüdür. Şu anda Filistin Üniversitesi’nde diş hekimliği okumakta olup, Gazze dışında tıp veya biyomedikal mühendisliği alanında eğitim alma imkânı bulmayı hedeflemektedir.

Mutie, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA) bünyesinde yerinden edilmiş aileler için veri sistemleri üzerinde çalışmış, Filistinlilere Tıbbi Yardım (MAP) kuruluşunda tıbbi malzeme veritabanlarının denetimini gerçekleştirmiş ve Vento di Terra ile birlikte çocuklar için etkinlikler düzenlemiştir.

“Sağlık hizmetlerini veri sistemleriyle birleştirme tutkusu beni motive ediyor,” diyor. “Ayrıca hikâye anlatımı yoluyla Filistinlilerin yaşadıklarını insani bir bakış açısıyla aktarmaya da kendimi adadım.”

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir