1. YAZARLAR

  2. RIDVAN KAYA

  3. Türklük, Kürtlük davası ya da cahili asabiyeye saplanmak
RIDVAN KAYA

RIDVAN KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Türklük, Kürtlük davası ya da cahili asabiyeye saplanmak

16 Ocak 2026 Cuma 22:10A+A-

Müminler olarak en büyük idealimiz, hedefimiz, önceliğimiz hayatımızı iman üzere ve Müminler topluluğuyla birlikte yaşamak ve son nefesimizi de Mümin olarak vermektir. Bunun haricindeki her türlü hedef, ideal, özlem geçicidir, basittir, asli hedefe nazaran değersizdir. Bu hedefe ulaşabilmek içinse Rabbu’l-Alemin’in hidayet nimetiyle buluşan Müminler her anlarında ve bulundukları her ortamda cahiliyenin her türlü etkisine, yansımasına tavır almakla ve cahili kirliliğin her türünden teberri etmekle mükelleftirler.

Cahiliye sadece dünya ehli için değil, iman iddiasındaki insanlar için de kapsamlı ve sistematik bir tehdit oluşturur ve en çok da asabiye duygularının harekete geçirilmesiyle etkisini gösterir. Cahili asabiye en yaygın biçimde kendisini fıtri duyguların ölçüsüzce öne çıkartılması ve aklı, bilinci örtmesi şeklinde hissettirir. Bilinçli bir tercihin neticesi olarak çıkılan zulumattan nura yolculuğu tersine çevirir ve bilincini örtmek suretiyle Müslümanı nurdan zulumata sürükleyerek şeytanın dostu ve askeri haline getirir.

Tümüyle yok edildiğinin, bitirildiğinin düşünüldüğünde dahi cahili asabiyenin her an hortlama potansiyeline sahip bir tehlike kaynağı olduğu açıktır. İman iddiası ve sorumluluğu taşıyan herkes nerede ne zaman nüksedebileceği belli olmayan bu hastalıklı duygu ve düşünme biçiminden nefsini arındırmak; zihnini, kalbini ve ilişkilerini bu kirlilikten temiz tutmak için teyakkuzda olmak zorundadır.

Pusudaki Tehlike

Bu teyakkuz halinin ne kadar elzem olduğunu şu hadisede net biçimde görebiliyoruz. Hicretin 5. yılında gerçekleşen Beni Mustalık Gazvesinden dönerken Resulullah (s) ve ashab Mureysi Kuyusu çevresinde konaklamışlardı. İşte, bu dinlenme esnasında, Hazrec kabilesinin müttefiki olan Sinan el-Cühenî ile Hz. Ömer’in seyisi Cahcah arasında, kuyu başında kovalarının birbirine karışması yüzünden bir kavga çıktı.

Cahcah, Sinan’a vurup kanını akıtınca Sinan, Hazreclileri yardıma çağırdı. Buna karşılık Cahcah da “Ey Kureyşliler, ey Kinane yardıma gelin!” diye bağırmaya başladı. Feryatları duyanlar toplandı ve kılıçlarını sıyırdılar. Büyük bir fitnenin kopmasına ramak kalmıştı. Neyse ki Muhacirlerle Ensarın bazı ileri gelenleri, araya girip, yatıştırıcı konuşmalar yaptılar.

O esnada Resulullah (s) topluluğun bulunduğu yere geldi ve Nedir bu feryatlar? Cahiliye davası mı güdülüyor?” diye sordu. Yaşananlar kendisine aktarılınca, “Bırakın şu cahiliye âdet ve davasını. O bir murdarlık, bir kötülüktür. Cahiliye davasını güden, kendini cehenneme atmış olur.” buyurdu.

Biricik önderimiz, rehberimiz Resulullah’ın (s) tanımladığı şekilde murdar bir davanın peşinde telef olanlara acıyarak bakarken, cahiliye sapmasının ne kadar yakın ve sinsi bir tehlike olduğunu müşahede ediyoruz.

Hiç kuşkusuz Mureysi Kuyusu başında yaşanan hadise dikkatli davranılmadığında cahilî asabiye duygusunun bünyeye sirayet etmesinin ne kadar hızlı ve kolay olduğuna işaret etmektedir. Hem de Allah Resulü (s) ile çıkılan bir gazve dönüşünde ve üstelik Ensar ve Muhacir gibi tarihe altın harflerle yazılmış en güzel örnekliği sergilemiş bir topluluk içinde dahi asabiye duygularının harekete geçebildiğini görmek bize her daim teyakkuzda olmak gerektiğini hatırlatmaktadır.

Teyakkuzda Olma Zorunluluğu

Evet, cahili asabiye duyguları tümüyle yok edilecek, sıfırlanabilecek duygular değildir. Bilakis fırsat bulduğunda kendisini hemen dışa vurabilecek yapıda olup, sürekli bastırılması, kontrol altında tutulması gereken duygulardır.

Rabbu’l-Âlemin’in kendilerine lütfettiği Müslüman kimliğini sanki eksik ya da fazla bularak başka başka kimliklere, hepsi de cahiliye mantığını yansıtan aidiyetlere yönelenlerin İslam’dan da insanlıktan da uzaklaştıklarına ibretle şahitlik ediyoruz.

Bu bazen ulusal aidiyetlerin öne çıkması şeklinde olabiliyor. Öyle ki kavim ya da hemşerilik bağının dahi İslami kardeşlik bağının önüne geçtiğine şahitlik edebiliyoruz. Cahili körlük bazen ‘yabancı’ olarak tanımlanan muhacir kardeşlerimize karşı ‘vatan savunması’ şeklinde tezahür ediyor.

Bazen bakıyorsunuz tuğyanı temsil eden ve reddedilmediğinde iman iddiasını boşa çıkaran resmi ideoloji putunun ‘ortak değer’ olarak tanımlanması suretinde karşımıza çıkabiliyor. Utanılması, haya edilmesi gereken görüntüler milli takım, albayrak, Filenin Sultanları vs. tanımlamalarla övünç vesilesi şeklinde sahiplenilebiliyor.

Bu itibarla “Biz kimiz?”, “Kimlerle birlikteyiz?”, “Hangi davanın peşindeyiz?” sorularının sahih temelde cevaplandırılması ve eskimeye, tozlanma ve bulanmaya karşı sürekli zihinlerde, kalplerde tazeliğini koruması hayati öneme sahiptir.

Allah Teâlâ bir ateş çukurunun kenarında yanıp tutuşmak üzerelerken müminlere iman ve kardeşlik nimetini lütfettiğini hatırlatıyor ve Hablullah’a sarılmayı emrediyor. (3/103)

İşte cahilî asabiye tam da burada bizi yeniden o ateşe sürüklemeye aday bir sapkınlık olarak karşımıza çıkıyor. Rabbimiz bizleri İslam’dan başka din arayanlardan, imandan sonra küfre yönelip ateşe yuvarlananlardan eylemesin, ayaklarımızı dini üzere sabit kılsın!

Halep hadisesi ile başlayan tartışmalar bu konuda ne kadar hassas olunması gerektiğini bir kere daha somut biçimde göstermiştir.

Halep’te Yaşanan Neydi?

Halep’te SDG adı altında örgütlenmiş PKK yapılanmasının Suriye Ordusunca bölgeden çıkartılmasına yönelik operasyon malum çevrelerce her zamanki gibi yalan fırtınasına konu edildi. “Halep’te Kürtler katlediliyordu, tehcir ediliyordu, cihatçı çeteler işkence ve katliamla, sürgünle Kürtlerin meşru haklarını gasp ediyorlardı” vs.

Kimisi PKK ile örgütsel irtibat ve yakınlık içinde olan, kimisi ise PKK ile bağlantılı olmamakla birlikte Kürt milliyetçiliğini ideolojik/akidevi kimlik bellemiş kesimler hiçbir somut veri ile destekleyemeseler de bu propagandayı köpürttüler, kendilerince önce sahte bir kahramanlık ve direniş, ardındansa temelsiz, mesnetsiz bir mağduriyet ve mazlumiyet atmosferi oluşturdular.   

Bahsi geçen çevrelerin bu tutumları hiç şaşırtıcı değildi. Biz geçmişte de bunların nasıl kolay yalan söylediklerine, ABD ile omuz omuza savaşıp anti-emperyalizm nutukları attıklarına, rejimin katlettiği muhaliflerin görüntülerini, muhaliflerin katlettiği Kürtler şeklinde sunduklarına şahit olmuştuk. Bu zihniyet eğer örgüte fayda sağlayacaksa yalandan, iftiradan asla kaçınmaz, bunu biliyoruz.

Garip olan, şaşırtıcı olan kendilerine İslami kimlik nispet eden bazı kesimlerin de Kürtlük adına, Kürtlerin geleceği adına Halep hadisesine ilişkin olarak benzer tepkiler vermiş olmalarıdır. Şüphesiz bu kirli, zalim, cahili yapının örgütsel varlığını savunması anlaşılabilir bir şey ama kendilerini İslam’a nispet edenlerin neyi savunup neye karşı çıktıklarını anlamaksa zor. Neden Halep’teki gelişmeler bu insanları tedirgin etmiş, huzursuzluğa sürüklemiş ve Suriye yönetimine karşı suçlamalar yöneltmeye itmiş, bunu sorgulamak gerekiyor.

Gerçekten Halep Operasyonuna Karşı Çıkanlar Neyi Eleştiriyorlar?

Acaba Suriye ne yapmalıydı? Daha önce Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da Hendek kalkışmalarında görüldüğü üzere özyönetim, kanton, demokratik özerklik vb. adlandırmalarla örgütün giriştiği maceraya göz mü yummalıydı? Suriye bir yandan toparlanmaya çalışırken, birliğini, bütünlüğünü sağlamaya çalışırken Halep’te 2 mahallenin illegal silahlı bir güç tarafından kontrol edilmesi doğal, sıradan bir hadise olarak mı görülmeliydi?

O silahlı yapı ki bölgeye nasıl hâkim olduğunu hepimiz biliyoruz. Rejimden ABD’ye, Rusya’ya, İran’a kadar Suriye halkını katleden herkesle işbirliği yaptılar. Her aşamada mücrim Esed rejimiyle birlikte hareket ettiler. 2016’da Halep Rusya, İran ve rejim güçlerince vahşice bombalanırken mücahitlerin çıkış yolunu tıkamış ve rejimin katliamlarına ortaklık yapmışlardı.

Kontrol altında tuttukları bölgelerde kendilerinden başka kimsenin konuşma, yaşama, var olma hakkı yoktu. Nisan 2016’da Halep’in kuzeyinde Tel Rıfat’ta öldürdükleri 50’den fazla ÖSO savaşçısının naaşlarını Afrin sokaklarında bir tır dorsesinde teşhir ederek vahşiliklerini ispat etmişlerdi.

Ne gariptir ki bu zalimlerin tır dorsesinde mücahitlerin naaşlarının teşhir etmesini, bu alçaklığı, bu vahşiliği hiçbir zaman eleştirmeyen bazı tipler şimdi kalkmış, Halep’te hukuk ve insanlık feryatları koparıyorlar.

“Halep Kürtsüzleştiriliyor”muş, “Kürtlerin statü hakları ellerinden alınıyor”muş! İyi de neden SDG/PKK’ya karşı yapılan operasyon Kürtlere karşı savaş oluyor? Kürtlüğü öne çıkarttığı için PKK Kürt halkının temsilcisi, hamisi, sahibi konumuna mı oturtuluyor? Bu mantıkla IŞİD’e karşı operasyon da Araplara karşı savaş, hatta İslam Ümmetine açılan savaş olarak mı tanımlanmalı? Böyle saçmalık olur mu?

Halep’in Kürtlerden arındırıldığı falan yok. Herkes yapılan şeyin sivil halkın zarar görmemesi için iki mahallenin geçici süreyle boşaltılmasından ibaret olduğunu biliyor. Ne var ki örgüt bunu bir propaganda malzemesi olarak öne sürüyor.

Örgütün geçmişten bu yana adeta bir yalan fabrikası gibi hareket ettiğini bilmelerine rağmen kimileri de bu tür sözleri, iddiaları düşünmeden, sorgulamadan tekrarlıyor. Böylece ne yapmış oluyorlar? Güya Kürt halkının haklarının savunulmasında ne kadar duyarlı olduklarını göstermiş oluyorlar. Asıl duyarlı olunması gereken husus ise maalesef es geçiliyor.

Asıl Derdimiz, Tasamız Ne Olmalı?

Halep’ten Kürtlerin çıkarılacağı endişesi taşıyan bu Müslümanlar acaba nerede kalıp nereye gideceklerinden önce Kürtlerin bu işbirlikçi, müfsit örgüt tarafından sapkınlığa ve cehenneme sürüklendiklerini dert etmeli değil miydi? Bu nasıl bir anlayıştır ki adeta “dünyada bir statümüz olsun da varsın ebedi cehennemi hak edelim” dercesine sahibini batıla, zulme, ifsada sürüklüyor?

Gerçekten de etnik-kavmi birtakım taleplerin karşılanması, asabiye duygularının tatmini uğruna bir topluluğun, kadını, erkeği, genci yaşlısıyla İslam’dan, İslami aidiyetten uzaklaştırılmasının, batıl-kafir bir ideolojiye asker edilmesinin kendisine Müslümanım diyen insanlarca sorun olarak görülmemesi ne kadar hüzün vericidir!

“Bu büyük ifsada, ilhada karşı ne yapabiliriz” diye sormak yerine, bu acı hal, çirkin durum bir statü kazanımı olarak algılanabiliyor. Küfrün askerliğine soyunmuş zalimleri hedef alması gereken öfke, şüphe ve suçlamalar Allah’ın izniyle, son kertede Kürt halkını da bu zalimlerin elinden kurtaracak mücahitlere yöneltilebiliyor.      

Acaba tepeden tırnağa küfür ideolojisi üzere olan ve uzandığı her yeri, her insanı ifsad eden bir yapıya bu sempati, bu sahiplenme hangi duyguların eseridir? Fıtrat bazılarını batıla mı yönlendiriyor? Hayır! Bu yönelim fıtri değil, cahiliye yönelimidir. Aklın ve bilincin cahili asabiyeye yenik düşmesidir.

Mazlumiyet Söylemi Zulme Uşaklığı Haklı Çıkarır mı?

Ümmet olarak çok acı manzaralara şahitlik ediyoruz. Gözlerimizin önünde gerçekleşen ve her şeyiyle vicdanları kanatan bir Gazze manzarasının ortasında Siyonist çeteye methiyeler düzebilen bir cahiliye olgusu ile muhatabız ne yazık ki! Bir bakıyorsunuz Kürdistan adına, bir bakıyorsunuz Somaliland adına, ulusal çıkarlar mazeretiyle ya da başka birtakım gerekçelerle Ümmetin azılı düşmanı Siyonist çete ile işbirliği meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Neymiş? Mazlum olduğu için Kürtlerin başka çaresi yokmuş! Somaliland halkı dışlandığı ve tarihsel hakları verilmediği için İsrail ile işbirliği yapmaya mecbur kalmışmış! Rejimin zulmünden kurtulabilmesi için Trump’ın askeri müdahalesini talep etmek İran halkının hakkıymış!

Hayır, bu söylem asla meşru değildir. Siyonist çetenin İslam dünyasını daha fazla bölüp parçalama çabasına alet olanların bu dünyada elde edecekleri şey ancak zillet, ahrette ise ebedi hüsrandır. Gözlerimizin önünde soykırımın daha dumanı tüterken Siyonist çeteye şu veya bu şekilde sempati cümleleri kuranlar Müslüman olmak bir yana insan bile sayılmazlar.

Tek Bir Kimliğimiz, Tek Bir Davamız Var!

Hiç şüphesiz milliyetçilik cahiliyesi Ümmet olarak karşılaştığımız en büyük tehdit unsurudur. Bu cahilî anlayış ve yönelimden kendimizi tümüyle arındırmadan tevhidi kavramak mümkün olamaz. Bizler Müslümanlar olarak önüne arkasına herhangi bir ek, sıfat koymaksızın Rabbimizin bize lütfettiği kimliği öne çıkarmayı, aidiyetimizi bu zeminde ifade etmeyi şiar edinmeliyiz. Bunu dışlayacak, gölgeleyecek her türlü bağlılığı, aidiyet ve tanımı ise net biçimde reddetmeliyiz.

Mümin için en temel sorumluluk gerek ferdi gerek toplumsal düzlemde Rabbu’l-Âlemin’in razı olacağı bir hayatın inşasına çalışmaktır. Bu çaba ise öncelikle eklektik olmayan, net bir kimlik izharında bulunmayı gerektirir.

Allah Teala Hac Suresinin 78. Ayetinde ‘biz’ kavramından ne anlamamız gerektiğini bize bildirmiştir. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur'an'da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız…

Kuşkusuz bir Müslümanın Rabbimizin bu beyanından sonra kendisine başka kimlikler, başka tanımlar yakıştırmaya kalkması olacak şey değildir. Bu ancak cahiliyeye saplanmak anlamına gelecek bir bedbahtlıktır.

Allah azze ve celle bizi cahiliyeden arındırsın! Kalbimizde müminlere küçücük bir buğz, zalimlere ise zerre miktarı sevgi bırakmasın!

 

YAZIYA YORUM KAT