1. YAZARLAR

  2. HAMZA TÜRKMEN

  3. Türkiye’nin istikamet arayışında “Eğitim politikalarının heterojenliği” -5
HAMZA TÜRKMEN

HAMZA TÜRKMEN

Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye’nin istikamet arayışında “Eğitim politikalarının heterojenliği” -5

30 Haziran 2026 Salı 17:48A+A-

Soru: Türkiye'nin istikamet arayışında 28 Şubat sonrası süreçlerin evrildiği noktada İslamcılık nasıl konumlanmalıdır?

Cevap: İslamcılığın 28 Şubat sonrası süreçlerde ne olması ve ne olduğu ile ilgili durum tesbiti veya tayini için geçmiş sürecin bugüne ne bıraktığına da kısaca bir bakmak gerekir.

Türkiye’yi öz değerleriyle buluşturma, toplumu yeniden İslamileştirme ve İslam’ı yaşanılır kılma çabalarına “İslamcılık” diyecek olursak, Türk veya Atatürk İnkılaplarının idamlar, yasaklar, sürgünlerle oluşturduğu sindirme politikalarına rağmen İslam’ın hayatın bütün ünitelerini kuşattığını savunan ıslah, ihya ve inşa çizgisi ya da İslamcılık, 1970’li yılların ortalarında kısmen de olsa büyük ölçüde yüksek tahsil yapan gençler tarafından kamuoyunda kendini yeniden hissetirmeye başlattı.

1970-80 yıllarında ıslah ve ihya hareketlerinin birikim ve perspektifinden yayıncılığın telif veya çeviri türleriyle beslenen İslamî gençlik ve diğer talipliler zaaflı ve eklektik kimliklerinden arınmaya çalışarak İslami özgünlüğü yakalamaya, İslam’ın sabiteleri ile yaşanan fikri ve ameli sorunlar arasında bağ kurmaya başladılar. İslami duyarlılık içinde, İslami bilinçlenme yoluna adım atılmıştı ama bu yolun uygulaması açısından Resulullah Aleyhisselamın yolunu takip eden “sabikûn” gibi bilinçlenme sürecinin henüz yaşayan özgün öncüleri oluşmamıştı. Ancak duyarlılık boyutuyla da, Kur’an eksenli bilinçlenme boyutuyla da Türkiye tarihi içinde İslamcılığın inisiyatif almaya başladığı en önemli yıllar -bir iki yıl öncesi veya sonrası- 1985-1995 yılları arasındaydı.

Bu yıllarda İslami bütünlüğü gösteren kitap-dergi yayıncılığı ve ülkenin birçok ilinde veya ilçesinde kültür merkezi gibi çalışan ve ciddi müzakerelerin yapıldığı İslami kitabevlerinin varlığı önemli bir sinerji ve çekim alanı oluşturmuştu.

1970 ve sonrasında Milli Nizam Partisi (MNP) ve takipçisi olan diğer partiler çoğunlukla İslami duyarlılık adına genç kuşakları siyasi arenada görünür kıldılar. İslami bütünlüğü neşriyat boyutuyla anlatan tevhidi uyanış veya bilinçlenme süreci de İslam’ı siyasi boyutuyla da kavramaya başlayan genç kuşaklar arasından derinleşmeye başladı. İslamcı gençlik üniversitelerde inisiyatif alan aktif özne haline geldi.

1985-1995 yıllarında ekonomik ve akademik güç ve tevziat ağları Batıcı elitlerin elinde olan kültür-edebiyat alanında İslamcı kesim ağırlığını hissettirmeye başladı. İşçi (Hak-İş), memur (Mefkûreci Öğretmenler ve Memur-Sen), esnaf ve iş adamı (Müsiad) kuruluşları sivil kamusal alanda ilk örgütlenme deneyimlerini güçlendirmeye başladılar.

Özellikle İmam Hatip Okullarının işlevi ve itibarlı yüksek okul ve üniversiteleri kazanmaları; ayrıca 198O’li yılların ortalarından itibaren okullarda İslami bilince yönelen kızların başörtüleriyle görünür hale gelmeleri, kendilerini ülkenin mutlak sahibi gören Kemalist ve Batıcı asker ve sivil bürokrasiyi oldukça tedirgin etti.

Resmi ideolojiyi savunan legal ve illegal güçler İslami uyanışın tüm barikatlara rağmen aşkın ilerleyişini engelleyebilmek için özellikle basın yayın organlarında iftira ve tezvirat kampanyaları düzenlediler. Türkiye’deki İslami uyanışa “kökü dışarıda” dediler; “anarşist, irticacı, radikal, Vahhabi, İrancı” gibi yakıştırmalarla gözden düşürmeye ve tasfiye etmeye çalıştılar. Ahlaksız komplolar hazırladılar. Bu çirkinlikler “Eski Türkiye” denilen oligarşik yapının ve “derin devlet” denilen sivil-asker illegal yapının marifetleriydi. O dönemlerde en önemli araçları basın ve eğlence sektörüydü. Ama İslami uyanışın önü kesilemeyince 1997 Şubatının başında “Kudüs Gecesi” düzenleyen Ankara Sincan Belediyesi’nin bulunduğu merkeze tanklar yürüttüler ve 28 Şubat günü de çoğunluğu paşalardan oluşan Milli Güvenlik Kurulu’nda mevcut Erbakan Hükümeti’ne Askeri Muhtıra’yı dayattılar. Darbe Konseyi ile iltisaklı sivil toplum görünümlü “Beşli Çete” denilen kuruluşlar da (Türk-İş, TİSK, DİSK, TESK, TOBB) düğümlere üfleyen büyücüler gibi her türlü tezyif ve tezvirat işleriyle görevliydi. 2001’de AK Parti kuruluncaya kadar İslami uyanış sürecinin elde ettiği kazanımlar ağır darbe almıştı.

28 Şubat süreciyle birlikte kapanan Müslümanlara ait birçok kuruluşun kapısına zincir vurulması; İmam Hatip Okullarının orta kısmının kapatılması ve İmam Hatipler dahil meslek liseleri mezunlarına, üniversite girişlerini kısıtlamak için uygulanan katsayı zulmü; önce üniversitelere getirilen başörtüsü yasağı ile 100 bine yakın öğrencinin okul dışına kovulmasından sonra bu zulmün İmam Hatip Liselerine de yansıtılması; yüksek yargı mensuplarının Genel Kurmaya çağrılarak darbenin mantığı ve felsefesiyle ilgili 10 Haziran 1997 tarihinde Brifing almaları ile Türkiye Yargısının baştan aşağıya İslami düşünce ve faaliyetleri “irticai ve bölücü eğilimlerin odağı” haline geldiği telkiniyle hukuk sisteminin tamamen darbeci Kemalist ideolojinin emri altına alınıp, gözaltı süreçlerinde işkence uygulamalarının sıradanlaşması vd. İslami kesime İstiklal Mahkemelerinde vurulan darbeler kadar düşmancaydı ve can yakıcıydı.

Ama İslamcı kesimim 28 Şubat Darbesi’nin muhatabı olması ve mağlubiyete uğratılması moral bozukluğu ve yapısal metodik savrulmaları getirdi. İslamcıların yenilgi psikolojisi Türkiye’deki iç ve dış vesayetin dayatmalarından daha çok kendi stratejik hedef aceleciliğinden de besleniyordu.

İslamcılığın bir kanadı olan MNP ve Milli Görüş tezlerini yaşatmaya çalışan Necmettin Erbakan ve arkadaşları reel politika içinde Türkiye’yi İslamileştirmenin yolunu kurulu düzen içinde iktidara gelmekte; İslamcılığın ikinci kanadındaki büyük çoğunluk ise “sistem dışı” bir kurgu ile Türkiye’yi İslamileştirmenin yolunu reel siyasetin dışında toplumsal değişimin imkânını devrim yoluyla “İslami devlet” kurmakta görüyorlardı. İki kanat da değişimi yukarıdan aşağıya hayal ediyordu.

28 Şubat sonrası ağır darbe alan iki kesim de oturup mağlubiyet nedenlerinin iç sebeplerini ve öncelikli hedeflerinin tutarlılığını vakıa-nass ilişkisi içinde birlikte değerlendirip müzakere edecekleri çalışmalar yapmadılar. Tabii ki önceki ataları gibi var kalma mücadelesi yürüteceklerdi ve kendi içtihadları ve perspektifleri doğrultusunda hak ihlallerine karşı güçleri yettiği kadar bir mücadeleyi de taşımaya çalıştılar. Ama İslamcılığın hedefleri doğrultusunda ortak bir yol haritası oluşturamadılar; çoğu kesimde de çözümsüzlük dağınıklığa veya savrulmalara neden oldu.

İslamcılığın partisel mücadele kanadından gelen Recep Tayyip Erdoğan ve yakın arkadaşları MNP-RP çizgisinin takip ettiği stratejiden farklı bir yol izleyeceklerini açıkladılar. Onlara göre politik mücadelede niteliksel bir alt yapı ve gereğince eğitilmiş bilinçli bir kitle oluşturulmadan; toplumun tümünü etkileyecek tez ve projeler üretmeden Kemalist anayasa çerçevesinde Parti olmaya çalışan İslamcı bir oluşumun başarılı olamayacağı kanaatine vardılar. Erdoğan ve yakın arkadaşları iktidarı hedefleyen bir parti için Müslüman kalınmalı ama iktidara gelmek için İslamcılık yapılmamalı, bilakis herkesi kucaklayacak bir kitle partisi olunmalıydı. Dolaylı veya takiyye yoluyla iktidara gelecek İslami parti mücadelesinin yanlışlığını ifade eden bu yaklaşımı ortaya koyan Erdoğan misyonu, yeni parti kimliğini de “demokrasi” ile “şûrâ” kavramlarını telif etmeye çalışan bir yaklaşımla “Muhafazakâr Demokrasi” terkibi çerçevesinde açıkladı. Ve 2004 Ocak ayında İstanbul’da yapılan “Ululararası Ak Parti Kimlik Sempozyumu”nda bu tespitler ilan edildi.

Eski İslamcıların yeni kuruluşu AK Parti ile iktidar merkezli bir İslamcılık yapılmayacaktı ama iç ve dış demokratik söylemler çerçevesinde Türkiye sistemi hukukileştirilmeye, askeri vesayet geriletilmeye, işkence ve kara paranın tasfiyesine, düşünce ve inanç hürriyetlerinin sağlanmasına, iç ve dış politikada 28 Şubat yasaklarının kaldırılması ile Türkiye’nin tedrici olarak da olsa ekonomik gelişmişliğine adım atılacaktı.

AK Parti kurucusu İslamcıların yeni planlamasında İslamcılık kavramına çıkan tanımların elinden tutulmayacaktı. Yeni politik stratejinin başardıkları veya eksik kalan yanları vardı ama bu haliyle bile başta tüm İslami kesim ve İslamcılar olmak üzere kendilerini ifade etmek isteyip faaliyet gösteren bütün ideolojik siyaset havzaların da Müslüman cemaat ve kuruluşların da alabildiğine önü açılmıştı. Eylem ve gösteri hakları açısından hayran olunan Avrupa uygulamalarından daha uygun şartlar ülkede yaygınlaştırılmaya başlandı. Ama 28 Şubat öncesi alt yapı çalışmaları için İslamcı kadronun önü açılmıştı ama bu kadro hâlâ Askeri Darbe şokunu atlatamamış ve iç zaaflarını aşamamıştı.

Eski stratejik bakış açılarının, yöntemlerinin ve metodolojilerinin kabullerini mihenk edinip yenileyemeyen İslamcıların yol haritası belirsizdi. İslamcıların büyük çoğunluğunun çözümsüzlük nedeniyle farklı mecralara savrulan veya içe kapanan kesimleri yeniden bir “var oluş” hamlesi gerçekleştirme canlılığı göstermek yerine, önlerine serilen imkânlarla bir “var kalma” defansına hapsoldular. Süreçlerinin geldiği aşamaya çözüm üretemeyenler daha çok R. Tayyip Erdoğan modelinin Müslümanlara ve ümmet coğrafyasının sorunlarına dostça yaklaşımını genellikle sevinçle karşıladılar. Ama bazısı bu sevinçten öte, bir kısmı da bu sevinç halini “Ilımlı İslam” çerçevesinde tuzak olarak görme kaygısından başka bir yol haritası üretemedi.

İslamcı idrak, aleyhine dahi olsa yakın tarihini, yaşadığı siyasi ve ekonomik şartları, içinde yaşadığı toplumun kimliksel eğilimlerini ve dünya sisteminin evrildiği akışı vakıa olarak mümkün olduğunca doğru okumalıydı; içinde bulunulan şartlar “sünnetullah” çerçevesinde ele alınmalıydı.

Var olan birikimimizi ve yaşanmışlıklar tecrübesini İslam’ın Sabiteler ile sınayarak söyleyecek olursak: Fıtri ve vahyi duyarlılıklarımız adına yerel ve küresel haksızlıklara karşı çıkılırken, içinde yaşanılan toplum üzerinde yeni bir strateji kurmanın ilk aşaması olarak, bu strateji tutarlı bir şekilde vakıa-nass irtibatı ve metodolojik yeterlilik içerisinde kavranmalıydı. Birlikte iş yapma adap ve ahlakına sahip çekirdek kapasite inşaları, menzile varmak için ilk öncelikli hedef olmalıydı.

Hayatın çeşitli alanlarındaki ibâdî akış yanında bu tarz öncü kapasite birikimleriyle ortak akıl oluşturma ve üretme niteliğinde yetişmiş şahsiyetlerimiz ayrıca hayat imtihanları ve istikamet çabaları yolunda tecrübelerini mücadelenin içinde kazanmalıydılar. Dolayısıyla bütün bu meziyetler fanusta yaşar gibi toplumsal ilişki ağlarından ve sorunlardan kopuk olmamalıydı.

Şahidlik ve tebliğ görevinin gerektirdiği bilgi ve beceri meziyetlerini, üslup ve diyalog nezaketini, fedakârlık ve takva ruhunu kuşanmayan bir sığlıkla veya kibir, vakıasız düşlerle, komplo tezleriyle ve böbürlenme müstağniliği ile kazanılamayacağı bilincini de üstlenen yeni bir İslami mücadele kimliği veya mücadele hattı ya da İslamcılık tanımı kurulup yaygınlaştırabilmelidir. Mevzi yorumlarımızı genelleştirmeyen, gazetecilik yorumlarına ehliyet sahiplerinin ortak şura kararı değeri vermeyen bir tutarlılık ve aşkın istişari değerler peşinde olunmalıdır. Mücadelenin içinde sınanmamış ve yaşanılırlığı gösterilmemiş entelektüel veya fetvacı açılımlara takılıp kalınmamalı, aradığımız özgünlük tanımının kazanımları hayatlaştırabilmelidir.

Bir ön tasarı olarak çizdiğimiz bu çerçevede veya ayağı yere basan daha tutarlı bir çerçevede İslami kimlik ya da “İslamcılık konumlandırılması” bilgi, inanç ve salih amel bütünlüğünde daha kuşatıcı, diğerkâm ve üretici İslamî bir açılımın kapısını aralayabilir. Bilinçli Müslümanlar da bu istikamet uğraşısı içinde olmalıdır.

Kaynak: Anlam ve Değer dergisi

YAZIYA YORUM KAT