Her yıl yoğun pazarlıklara ve gerilimlere konu olan Taksim'de 1 Mayıs kutlaması bu yıl sendikaların ısrarlı tutumları ve hükümetin de görece esnemesiyle kısmen de olsa gerçekleştirilmiş oldu. Şimdi yaşanan tabloya bütüncül olarak bakıp devletin bu kadar gerilim üretmesinin mantığını sorgulamakta yarar var.
Tabular ülkesi Türkiye'de saçmalığı aşikar hale gelmiş bir yasak daha aşıldı. Devletin 1977 1 Mayısında yaşanan katliamı gerekçe göstererek on yıllardır 1 Mayıs kutlamasına kapattığı Taksim Meydanında bugün uzun pazarlıklar ve gerilimlerin sonunda sendikalar ve çeşitli kitle örgütleri 1 Mayıs'ı kutladılar. Sabah saatlerinden itibaren Taksim'e yönelen tüm cadde ve sokaklarda yaşanan gerilim ve çatışmaların sonunda saat 12'ye doğru DİSK ve KESK'in öncülüğünde meydana çıkan yaklaşık 4-5 bin kişilik topluluk yıllar sonra Taksim yasağını aşmış oldu.
Bu sonuca bakıldığında düzen açısından Taksim konusundaki bu abartılı duyarlılığın anlamlandırılması hepten zor görünüyor. Provokasyon endişesi ile yıllardır alabildiğine abartılan, gerginleştirilen bu konunun asıl mahiyeti üzerinde mutlaka durulması gerekiyor.
Düzen mantığı hemen her konuda bu tarz tabular, yasaklar, engeller üretmeye yatkın. Önce "Taksim'de asla izin vermeyiz" diye ortamı gerip, ardından "neden bunda ısrar ediyorlar" diye talepte bulunan muhalifleri suçlamak çok klasik bir taktik. Oysa tam tersi sorulmalı: Neden Taksim'i ısrarla engellemek istiyorsunuz?
Burada olaylar yaşandı cevabı cevap değil! Aradan 30 yıl geçmiş, hala bunu yasağa gerekçe olarak kullanmak kötü niyetlilik göstergesi olabilir ancak. Kaldı ki Kadıköy'de de olaylar oldu. 1996 1 Mayısı'nda polisle yaşanan arbedede 4 gösterici kurşunlanarak öldürüldü. Ama Kadıköy'de mitinge izin veriliyor.
Taksim'in çevresi itibariyle yoğun bir mahal olması da inandırıcı bir gerekçe değil. Aynı durum Kadıköy için de geçerli. Ankara'da Sıhhiye Meydanı'nın Taksim'den çok mu farkı var? Kaldı ki, miting zaten yoğun yerlerde yapılmalı ki, ses duyurulsun! Ne gariptir ki, Türkiye'de siyasal mitingler devlet mantığı açısından "olumsuz işler" kabilinden algılandığından halktan, kitlelerden mümkün olduğunca kopuk yerlerde yapılması arzu edilmekte! Bu yüzden bu tür talepler bilhassa İstanbul'da Çağlayan meydanı, Kazlıçeşme gibi yalıtılmış alanlara yönlendirilmekte.
Geçtiğimiz yıllarda Taksim yasağına gerekçe gösterilen konulardan biri de ulaşımın engellenmesi, işine, okuluna gidecek insanların zorluk yaşaması ihtimaliydi. Gerçi bir yandan bu gerekçeyi ileri sürüp öte yandan Taksim Meydanını, buraya çıkan tüm yollar, ana arterler, sokaklar dahil trafiğe kapatmak nasıl bir mantıktı, anlamak mümkün değil. Mamafih bu yıl resmi tatil de ilan edildiğine göre bu gerekçe de kendiliğinden ortadan kalkmış oldu ama yine de mazeretçi tutum devam ettirildi.
Yasakçı tutumun en somut ve maalesef halk üzerinde de etkili tezi güvenlik tehdidi konusu. Güvenlik gerekçesi her konuda olduğu gibi devletin bu konuda da haklı ve meşru bir talebi engelleme adına ardına sığındığı "meşru mazeret" işlevi görüyor. Oysa bunun her fırsatta egemenlerin yasakçı yaklaşımlarını tahkim etmek ve muhaliflerin taleplerini bastırmak için kullana geldikleri bir araç olduğu görülmeli. Devlet Taksim'de 1 Mayıs mitingine izin verirsek çatışma yaşanır, yasaklayalım diyor. Bu mantık "üniversitede başörtüsü serbest kalırsa başı açıklar ve başörtülüler arasında kamplaşma yaşanır, yasak sürsün" mantığı ile aynı özü taşımakta. Aynen "özel televizyonların serbestçe Kürtçe yayın yapmalarının önü açılırsa bölücülük gelişir, sınırlamalar getirelim" mantığında olduğu gibi.
Güvenlik gerekçesi soyut ihtimaller ardına sığınarak meşru bir hakkın sınırlanmasının mazereti olamaz. Binlerce güvenlik elemanını Taksim'de olası bir kutlamayı engellemek, bastırmak üzere görevlendiren devlet aynı gücü izin verilen bir mitingte ortaya çıkabilecek asayiş sorunlarını engellemek üzere de görevlendirebilir rahatlıkla. Meşru hakların kullanımında devletin görevi yasaklamak değil, tedbir almak olmalıdır.
Sonuç itibariyle 1 Mayıs ve Taksim meydanı konusunda yaşanan bunca gerilimin özünde devletçi mantığın muhaliflere "had bildirme" tavrının bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Muhaliflerin taleplerini "bilek güreşi" gibi algılayan devletin güç göstermeye, "düşmanlarına mevzi kaptırmamaya" çalıştığı söylenebilir. Bu tavrın hukuk devletine ne kadar uygun olduğu ise ortadadır!
HAKSÖZ-HABER

