Sürgünde Mahmud Derviş’i okumak ve insan kalma mücadelesi

Sürgünde Mahmud Derviş’i okumak ve insan kalma mücadelesi

​​​​​​​“Genç Bir Şaire” adlı şiire dair kişisel yorumum, sürgün, medyaya alışma ve duygusal uyuşukluk tarafından şekillenmiştir.


Mariam Mohammed Al Khateeb’in WANN’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.


Gazze’den ayrılırken küçük bir sırt çantası hazırladım — Van Gogh’un fırça darbeleriyle süslenmiş, hiç başlayamadığım yeni akademik dönem için satın aldığım yeni bir çanta. Giysiler, belgeler ve hayatta kalmak için gerekli küçük eşyaların arasına Mahmud Derviş’in bir kitabını da sıkıştırdım. O benim en sevdiğim kitaptı; neyi yanıma alacağıma karar verirken gözümün ilk takıldığı şeydi.

Mısır’a tek başıma geldikten bir yıl sonra, hâlâ “evim” diyebilmeyi öğrenmeye çalıştığım bu yeni yerde, kitabı açtım ve “Genç Bir Şaire” şiirini buldum. Derviş bu şiiri acemi yazarlara ithaf etmişti, ama ben onu, yokluğunda koca bir şehri omuzlarında taşıyan biri olarak anladım. Onun sözlerini okurken, sanki Gazze’deki yatağıma geri dönmüş gibi hissettim — ancak bu sefer, o zamandan beri yaşanan her şeyin şekillendirdiği farklı bir farkındalığa sahiptim.

Yerinden edilme sürecinde okumayı hiç bırakmamıştım; bu beni hayatta tutan tek şeydi, başımın üstünden geçen uçakların sesini bastırabilen tek şeydi. Bir zamanlar yazma üzerine bir şiir gibi gelen bu şiir, benim için nasıl hayatta kalınacağına dair bir şiir haline geldi.

Derviş’in şiiri, yazma sanatına — disipline ve dilin etik ağırlığına — dair bir düşünce olarak kurgulanmıştır. Ancak sürgünden okunduğunda, şiirin odak noktası tamamen değişir. Artık sadece teknik olarak şiirden söz edilmez, algının kendisinden söz edilir: her türlü istikrar hissinin defalarca çöktüğü bir dünyada, kişinin nasıl görmeye ve hissetmeye devam ettiği.

Şöyle yazıyor:

شُدَّ، شُدَّ بكل قواك عن القاعدة

Sap, tüm gücünle normdan sap.

Eskiden bunu şiirsel bir talimat olarak anlardım. Ancak “norm” artık edebi bir gelenekten çok, çok daha tehlikeli bir şey gibi geliyor: duygusal uyuşukluk. Artık tepki vermeyen bir bakış açısı. Yıkılmış evlerin görüntüleri reklamların arasında geçip giderken, açlığın manşetlere taşındığı ve ölümün tekrara karıştığı bir durum.

Bu anlamda şiir sadece yazmakla ilgili değil; alışkanlığa — şokun yavaş yavaş ortadan kalkmasına — direnmekle ilgilidir. Artık hiçbir şey hissetmeyen biri olmayı reddetmekle ilgilidir.

Dil ve anlamın çöküşü

Derviş kesinlik sunmaz. Kesinliği sarsar. Kesin sonuçlara ve nihai anlamlara karşı çıkar:

لا تصدّق خلاصاتنا، وانسها

وابتدئ من كلامك أنت.

Sonuçlarımıza inanma, onları unut

ve kendi sözlerinden başla.

Bugün okunduğunda bu, genç bir şaire yönelik bir tavsiye olmaktan çok, bütün bir çağa yönelik bir uyarı gibi geliyor. Hızlı sonuçların hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz — hızlı tavırlar, hızlı öfke, hızlı dayanışma ve daha da hızlı unutma. Keder bile hızlı ve tekrarlayıcı hale geldi; dil artık deneyimin gerçek ağırlığını taşımıyor.

Derviş’in yeniden başlama çağrısı, bu anlamda, dile o ağırlığı geri kazandırma çabasıdır. Sözcükler, düşünülmeden tekrarlandığında ahlaki güçlerini yitirirler. Adlandırdıkları şeyi gerçek anlamda ifade etmeden dolaşıma girmeye başlarlar.

Bu durum, Derviş’in şu dizelerinde daha da netleşir:

الحقيقة بيضاء. فاكتب عليها

بحبر الغراب

والحقيقة سوداء، فاكتب عليها

بضوء السراب

Gerçek beyazdır. Üzerine yaz

karganın mürekkebiyle.

Gerçek siyahtır. Üzerine yaz

serap ışığıyla.

Burada gerçek artık sabit değildir. Şiddeti neredeyse görünmez hale gelene kadar yumuşatan anlatılar ve siyasi gerekçelerle çoktan kirlenmiştir.

“Kayıplar” gibi kelimeler, ölenleri isimlerden ziyade istatistiklere dönüştürür. “Güvenlik operasyonları”, yıkımı bir tercih değil, bir zorunluluk olarak yeniden çerçeveler. “Tahliye” kelimesi, zorla yerinden edilmeyi gönüllüymüş gibi gösterir; sanki insanlar kovulmak yerine kendileri ayrılıyormuş gibi.

Bu kelimeler tarafsız değildir. Algıyı yeniden şekillendirirler. Neyin şiddet olarak görülebileceğine, neyin zorunluluk olarak kabul edilebileceğine karar verirler. Dil, gerçekliği sadece betimlemekle kalmaz; onun inşasına da katılır.

Şiir ve tüketim korkusu

En çok korktuğum şey, şiirin kendisinin de bir başka tüketim biçimi haline gelmesi — acıyı görmezden gelmenin zarif bir yolu olmasıdır.

Derviş şöyle yazıyor:

Zor zamanlarda bir şiir

bir mezarın üzerindeki güzel bir çiçektir.

Zor zamanlarda bir şiir

bir mezarın üzerindeki güzel bir çiçektir.

Bunu ilk okuduğumda, şiirin kendisine yönelik bir yargı olarak algılamıştım. Ama şimdi bunu, böyle bir şiiri gerekli kılan dünyaya yönelik bir yargı olarak okuyorum. Şiir şiddeti durdurmaz. Bunu iddia etmez de. Yine de tamamen silinmeye direnir. Kaybedilenlerin, tanık olmadan kaybolmadığını ısrarla vurgular.

Ancak, tanıklık etmenin kendisinin estetikleştirilmesi tehlikesi hâlâ devam ediyor — acının, yüzleşilmesi gereken bir şey olmaktan ziyade gözlemlenmesi gereken bir şeye dönüşmesi tehlikesi.

Gösteriye karşı

Şiirin belli bir noktasında Derviş, daha tedirgin edici bir uyarıya yönelir:

لا أخاف عليك من الواجبات

أخاف عليك من الراقصات على قبر أولادهنّ

أخاف عليك من الكاميرات الخفيّات

Senin için görevlerden korkmuyorum.

Senin için oğullarının mezarlarında dans edenlerden korkuyorum.

Senin için gizli kameralardan korkuyorum.

Burada şiir, gösteriye karşı — acının görüntüye dönüştürülmesine karşı — bir uyarı haline gelir.

Bu satırları Mısır’da, Gazze’yi uzaktan izlerken okudum. Bir gazete açıyorum ya da internette bir makaleyi kaydırıyorum ve aynı kelimeler tekrar tekrar karşımıza çıkıyor — “güvenlik bölgesi”, “yan hasar” — tanımladıkları olayı yumuşatmak için tasarlanmış bir dil. Bazen kendi bakışımdan, şiddeti ekranlar aracılığıyla izlemeye devam etmenin ne anlama geldiğinden korkuyorum. Kamera sadece ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda mesafe de yaratır. Dayanılmaz olanı giderek daha tüketilebilir hale getirir.

Derviş burada sadece genç bir şaire seslenmiyor. Görüntü üreten, yaygınlaştıran ya da tüketen herkese sesleniyor: İçinizdeki titremeyi kaybetmeyin.

Duyarsızlaşmamanın etiği

Şimdi Derviş’i okurken, sadece şiirsel normlara karşı direnme çağrısı değil, aynı zamanda alışkınlaşmaya karşı direnme çağrısı da duyuyorum.

Anladığım kadarıyla, alışkanlık haline gelmek, savaşın ya da otoritenin baskısına katlanmaktan bile daha tehlikelidir. Bize hissetmeden hayatta kalmayı öğretir. Dünya sadece şiddet yüzünden çökmez, tekrarlanan olaylar yüzünden de çöker — hiçbir şey artık dayanılmaz gelmeyecek hale gelene kadar maruz kalmak yüzünden. Herkes alıştığında, şiddet karşı çıkılmadan devam eder.

Dolayısıyla “sapmak” bir üslup tercihi değildir. Bu, etik bir duruştur. Acının arka plan gürültüsüne dönüştüğü biri haline gelmeyi reddetmektir. Sistemlerin insanı çoktan bir imgeye indirgediği yerlerde onu bir insan olarak görmekte ısrar etmektir; hissetmenin hâlâ mümkün olduğuna dair ısrardır.

Belki de hayatta kalmanın en kırılgan biçimi budur: duyarsızlaşmamaktır.

Yazarın Notu: Bu deneme, Mahmud Derviş’in şiirlerine yönelik akademik bir okuma değil, öznel bir tepkidir — kayıp ve yerinden edilme koşulları altında dil ile diyalog halinde kalma çabasıdır. Çeviriler bana aittir ve yetkili/profesyonel birer yorum olarak değil, orijinal Arapça metnin duygusal ağırlığını İngilizceye aktarma girişimleri olarak düşünülmüştür.

* Mariam Mohammed Al Khateeb, diş hekimliği öğrencisi, şair, ud sanatçısı, çevirmen ve yerel toplulukta faaliyet gösteren bir toplum aktivistidir. Gıda güvenliği, suya erişim, enerji ve eğitim gibi acil toplumsal sorunlara çözüm getirecek fikirlerin yarıştığı yıllık bir yarışma olan Hult Prize’a katılmıştır. Yazar olarak çalışmakta ve Filistin ile ilgili içerikler üreten videolar hazırlamaktadır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir