1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Sosyal devlet mi, sadaka kültürü mü?
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Sosyal devlet mi, sadaka kültürü mü?

16 Şubat 2009 Pazartesi 15:48A+A-

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı 2007 Yoksulluk Çalışması’na göre Türkiye’de yoksulluk oranı, bir önceki yıla göre 0,75 puan artarak yüzde 18,56’ya çıktı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu’na göre Türkiye, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) açısından dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip olduğu halde, 2003-2005 yılları arasında gerek sosyal yardım alanların genel nüfusa oranı açısından (2003’de yüzde 26,83, 2004’te yüzde 30,48 ve 2005’te yüzde 32,51), gerekse yapılan yardım miktarlarının GSYİH’ye oranı açısından (2003’de yüzde 0,57, 2004’te yüzde 0,66 ve 2005’te yüzde 0,86) sürekli bir artış eğilimi gösterdiği halde, İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 177 ülke arasında 84. sırada yer alıyor. Bu tablo, yoksullukla mücadelenin ne kadar acil bir görev olduğunu gösteriyor. Son yıllarda, yoksulluğun giderilmesi ve halkın yaşam kalitesini arttırmak için gerekli olan sosyal yardımların hayırsever bireyler, toplum, sivil toplum örgütleri veya devlet tarafından mı yapılacağı konusunda ciddi tartışmalar var.

Çözüm sadaka mı?


Türkiye’de bu konuda devlete yüklenen ‘ödev’, yani ‘sosyal devlet’ niteliği, ilk olarak 1961 Anayasası ile tanımlandı, daha sonra ufak tefek farklılıklarla 1982 Anayasası ile devam etti. Ancak hiçbir zaman gerçek anlamda ‘sosyal devlet’le tanışamadık. Yıllardır düzenli biçimde kömür, yiyecek ve sağlık yardımları yapan AK Parti hükümeti kamu fonlarını yandaşlarına dağıtmakla ve devletin bu alandaki sorumluluklarını gönüllü kuruluşlara ve/veya hayırseverlere devretmeye çalışmakla suçlanıyor. Başbakan Erdoğan ise “Muhalefet hep eleştiriyor. Sadaka kültürü diye tutturmuşlar gidiyorlar. Bizim kültürümüzde sadaka önemlidir” diye cevap vererek iddiaları adeta doğruluyor. 2008’de bir önceki yılın dokuz katına fırlayan ve son günlerde beyaz eşya, mobilya, tuvalet, hatta ev verme şeklinde devam eden yardımların ‘sosyal yardım mı’ yoksa ‘seçim rüşveti mi?’ olduğu konusundaki haklı tartışmalar vesilesiyle, ‘sadaka kültürü’ne ve İslam’ın en önemli hayırseverlik kurumları olan vakıf ve imaretlerin Osmanlı dönemindeki uygulamalarına göz atmayı faydalı gördüm.

Osmanlı Devleti’nde ‘sosyal politika’, ‘sosyal devlet’ gibi kavramlar yoktu. Bunların yerine ‘içtimai muavenet’ (sosyal dayanışma) kavramı kullanılırdı. İçtimai muaveneti sağlamak, devletin asli görevi olmayıp, aile, lonca, vakıf gibi kurumlar aracılığıyla yürütülürdü. Bu kurumların dayandığı ve esinlendiği kaynak ise İslam diniydi. Bu bağlamda ‘hayır’, ‘şefkat’, ‘himaye’ gibi kavramlarla yoksul Müslümanlara destek olunmaya çalışılırdı.

İslam hukuku ve toplumu çerçevesi içinde tesis edilen, hayır işleri için bağışlanmış dinsel temelli kurumlara ‘vakıf’ (çoğulu evkaf) deniyordu. ‘Vakf’ sözcüğünün Arapçada ‘durma, durdurma, hareketten alıkoyma, hapsetme ve dinlendirme’ anlamına gelmesi, vakfa aktarılan malların satılamaması, aktarılamaması, teminat gösterilememesi, ipotek edilememesi gibi durumlarla ilgili olmalıdır. Bir malın, geliri ile birlikte hayırlı bir işe ayrılması amacıyla mülk sahibinin mülkiyetinden çıkarak, Allah’ın mülküne veya sosyal mülkiyet kategorisine aktarılması şeklinde tarif edilebilecek vakıfları kurma konusunda Kuran’da açık ifadeler olmamakla birlikte, müminlere hayırsever olmaları, zekât ve sadaka-i fitre dışında başka hayırlar da yapmaları tavsiye edilmiştir.


İlk vakfı Peygamber mi kurdu?


İlk vakfın ne zaman kurulduğu bilinmiyor. Tarih boyunca eski Türklerde, Moğollarda, Farisilerde, İslamiyet öncesi Araplarda, Yahudilerde, Romalılarda ve Bizans’ta vakıf uygulamalarının olduğuna dair pek çok kaynak olduğu halde, İslam kaynaklarına göre ilk vakfı müminlerden birinin kendisine bıraktığı malla Peygamber kurmuştur. Bazı kaynaklara göre ise kendisine verilen Semg denilen hurmalığı sadaka olarak dağıtıp dağıtmama konusunda Peygambere danışan Ömer kurmuştur. Peygamber Ömer’e şöyle demiştir “Bu hurmalığın aslını (rakabesini) vakfet! Artık o hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun mahsulü infak edilir, yedirilir.”


Gücü yeten herkes vakıf kurabilir


Vakıf kurma hakkı, vakfedilecek mülkün ilk elden sahibi olan, aklı başında, yetişkin ve özgür (ehil, baliğ ve hür), yerine getirecek başka yükümlülüğü olmayan kişilere (kadın ve erkeklere) tanınmıştır. Ancak kadınların mülk sahibi olmaları daha zor olduğundan vakıf kurmaları da nadir olmuştur. Saltanat vakfı kurmak ise Osmanlı imparatorluk kimliğinin önemli bir parçasıdır. Saltanat vakıflarını ağırlıklı olarak erkekler kurmuşsa da, servet, mevki ve iktidar sahibi Osmanlı kadınları sahip oldukları gücü ister kendi istekleri doğrultusunda, isterse bir ailenin ya da cemaatin kolektif çabasının parçası olarak büyük hayırseverlik girişimlerinde bulunarak gerçeğe dönüştürmüşlerdir.

Dinî amaçlara hizmet ettiği sürece Yahudilere ve Hıristiyanlara da vakıf kurma hakkı tanınmıştır ama bu hak kilise ve sinagogları kapsamazdı. Vakfın amaca uygun hizmet edip etmeyeceğini ve kurucusu tarafından belirlenmiş koşullara uyup uymayacağını takip edecek bir ‘mütevelli heyeti’nin olması da şarttı. Ancak bu koşulların yazılı hale getirilmesi şart değildi. Şahitler huzurunda sözlü vakıfname de kabul ediliyordu.

Vakfedilecek mülk bir odadan ticari işletmeye kadar geniş bir yelpazede olabilirdi. İslam hukukunda faiz (riba) almak günah sayıldığından ilk başlarda nakit vakıflarına karşı çıkılmış ancak Ebu’s-Suud Efendi’nin (ö. 1574) fetvasından sonra bunlara da izin verilmişti. Vakıf yardımı alan kuruluşların başında cami, mescit, medrese, mektep, tekke, imaret, Bimarhane (hastane) ve çeşmeler gelirdi. Ancak köprüler, yollar, hisarlar veya su kanalları gibi yapılar bile vakıf hizmeti alabilirdi.


Vakıfların gücü


Ancak ne zaman ve kim tarafından kurulursa kurulsun, vakıflar, en yaygın ve işlevsel biçimini Osmanlı Devleti’nde kazanmışlardır. 16. yüzyılda sadece İstanbul’da 2.500’den fazla vakıf vardı. 18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı ülkesindeki vakıf sayısı 6.000’i aşmıştı. 17. yüzyılda ekonominin yüzde 16’sını, 18. yüzyılda yüzde 27’sini, 19. yüzyılda yüzde 16’sını vakıfların kontrol ediyordu. Vakıflar, sahip oldukları gelirin 17. yüzyılda yüzde 6’sını, 18. yüzyılda yüzde 10’unu ve 19.yüzyılda yüzde 17’sini sosyal yardım faaliyetlerine harcıyorlardı.

Önemli bir istihdam merkezi olan (örneğin İstanbul’daki Yeni Cami Vakfı’nda 691 kişi çalışıyordu) vakıflar arasında kimsesiz çocuklara, öksüzlere, yetimlere, muhtaçlara yardım vakıfları, akıl hastalarının bakımı için hastane vakıfları, görme ve işitme engellilere yardım vakıfları, düşmana esir düşenlerin fidyelerinin ödenerek kurtarılmasını sağlayan vakıflar, hamal, camcı, kayıkçı gibi ağır ve yıpratıcı işlerde çalışan işçilere yardım vakıfları, borç veya iflas sebebiyle hapse düşmüş olanlara yardım edilerek hapisten kurtarılmaları için kurulan vakıflar, öksüz kızlara çeyiz verilmesi için vakıflar, fakir çiftçilere ödünç tohumluk buğday, arpa vs verilmesi için kurulan vakıflar, çırakların kırdıkları çanak-çömlek gibi şeyler yüzünden hakarete uğramamaları için kurulan vakıflar gibi çok değişik amaçlı olanları vardı.

Osmanlı’da vakıflara ilginin olması doğaldı çünkü İslam’a göre hayır işleme, fakirlerin zenginlerden takdir-i ilahi gereği talep ettiği bir farzdır. İslam’a göre insanın kendi ailesini geçindirmesi de farz olarak tanımlanmıştır. Vakıf, her iki farzın da yerine getirilmesi için çok cazip bir araçtır. Öyle ki, 16. yüzyıldan itibaren vakıf kurma, zekât vermeyi geride bırakan bir hayırseverlik biçimi olmuştur. Çünkü vakıflar, zekâttan farklı olarak, sadece Allah’ın sevgisini ve inayetini kazanmaya değil, ilave olarak kurucunun ailesini geçindirme, kişisel servetini müsadereden koruma, mirasını istediği gibi dağıtma, servetini ve gücünü sergileme; hanedan üyeleri ve büyük devlet görevlileri için, toplum hizmetlerini görme, istihdam yaratma, itibar ve nüfuz geliştirme, halk üzerinde egemenlik kurma gibi pek çok amaca aynı anda hizmet edebiliyordu.


Öteki dünya için yatırım yapmak


Bu işlevlerin bazılarına yakından bakarsak; Kuran’da (Hadid/18) “Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır” dendiği için mülkünü vakfetmeyi seçen kimselerin Allah katında yüceleceğine (kurbet) ve cennete gideceğine inanılırdı. Dolayısıyla hayırlı işlerde bulunmak, öncelikle öteki dünya için bir yatırım yapmak anlamı taşıyordu.


Aileye bakmak


Vakfedenin vakıf aracılığıyla ailesinin fertlerine bakması gayet meşru bir amaçtı. Bu işlev sadece Hanedan aileleri ve büyük devlet görevlilerinin kurdukları vakıflarda söz konusu olmazdı. Ancak, kurucunun ailesinin vakıftan istifade etmesi sonsuza kadar sürmezdi. İnsan ömrünün kısa olduğu modern öncesi dönemde, birkaç kuşak sonra vakfedenin ailesinden kimse kalmaz, sonuçta vakıftan yoksullar, muhtaçlar, vb. yararlanırdı.


Müsadereden kurtulmak


Herhangi bir sebeple hükümdarın gazabına uğrayan yüksek dereceli devlet görevlilerinin hapis ve idamı ve mallarının beytülmal namına zapt ve müsaderesi, Türk-İslam-Osmanlı devletlerinde sıklıkla karşılaşılan bir durumdu. Vakıflar, böyle bir durum karşısında ailenin sefalete düşmesini engelleyen bir nevi sigorta vazifesi görmüştür. Çünkü vakfedilen mallar Allah’a ya da cemaate devredildiği için müsadere edilemezdi. Bir tek Fatih Sultan Mehmet bu kuralı çiğnemiş ancak büyük tepkiler üzerine oğlu II. Bayezit babasının istimlâk ettiği vakıf mallarını iade etmişti.


Mirasta esneklik


Öte yandan vakfeden kişi istediği kişileri vakıfnameye yazdırarak mirasçı yapabilir, mirastan düşürmek istediklerini (örneğin kız çocuklarını) vakıfnameden çıkarabilirdi. Bu da miras bırakma açısından İslam hukukuna göre daha büyük bir esnekliğe işaret ediyordu. Örneğin Cezayir, Fas ve Tunus gibi Kuzey Afrika bölgelerinde, kendileri Şafii veya Maliki oldukları halde Hanefi fıkıh esaslarına dayanarak vakıflar kuranlar vardı.


Nüfuz ve saygınlık kazandırmak


Fatımiler, Zengiler ve Eyyübiler döneminde yöneticiler vakıflar yoluyla bazı kişileri himayelerinde ve kontrollerinde tutmuşlar, kendilerine destek verecek yerel dinî liderler üzerinde ekonomik nüfuz sahibi olmuşlardı. Uzun hükümdarlıkları sırasında Memlûk sultanları ulema, öğrenciler, medrese hocaları, dervişler ve diğer görevlileri vakıflar aracılığıyla kontrol ederek iktidarlarını sürdürmüşlerdi. Anadolu Selçukluları döneminde ulema ile emirler arasındaki çıkar ilişkileri vakıflar aracılığıyla yürütülmüştü. Osmanlılar açısından vakıf kurma, yeni fethedilen topraklarda yerleşimi sağlamanın kilit aracıydı. Osmanlı döneminde vakıflar hem İslamiyet’i, hem Osmanlılığı, hem de şehirleşmeyi yaygınlaştıran, kökleştiren merkezler olarak işlev görmüşlerdi.


Temel görev: İaşe temini


Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu için de tebaasının temel gıda malzemelerini temin etmek temel göreviydi. Şehirlerin iaşesini temin etmek, kendilerini doyuramayanlara temel gereksinimlerini dağıtmak ve kıtlık zamanları için iaşe stoku yapmak bu görevin bir parçasıydı. Bu açıdan, Osmanlı devleti bir refah devleti değildi ama bir refah toplumuydu. Ancak Saltanatın cömertliğinin ölçüleri ve sınırları vardı. İmparatorluğu çeviren şehirlerdeki siyasal basınca ayarlıydı ve Osmanlı hegemonyasını vurgulamaya yönelikti.

‘İaşeyi temin etmek’, ‘hayırseverlik’ ve ‘yoksullukla’ mücadele açısından en önemli vakıf bölümleri imarethaneler (aş evleri, matbah/mutfak) idi. Kaynaklara göre ilk Osmanlı imareti 1336’da İznik’te, Orhan Bey tarafından kurulmuştu. İlk yıllarda padişahlar, halk için kurdukları açık sofralarda bulunurlardı. Bu gelenek, Fatih Sultan Mehmet’le (ö. 1481) ortadan kalktı. 1600 yılına gelindiğinde imaretlerin sayıları 100’e ulaşmıştı ve on binlerce kişi karınlarını imaretlerde doyurur olmuştu, ancak 17. yüzyıldan sonra sayıları azalan imaretler, 19. yüzyıla gelindiğinde vakıf sisteminde ortaya çıkan bozulma ile birlikte eski işlevlerini yerine getiremez oldular.


Tuz ve ekmeğin sembolik anlamı


İmaretlerin nasıl işlediğine geçmeden önce, yemek vermenin sembolik anlamı üzerinde durmak gerekir. Tuzla ekmek alıp verme imaretlerdeki sosyal alışverişin bir parçasıydı çünkü her ikisi de temel gıda maddeleriydi. Ancak, ekmek ve tuz alıp vermenin bundan öte bir anlamı vardı. 11. yüzyılda yaşamış Karahanlı edip Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı eserinde İslam geleneklerine dayanarak hükümdarlara tebaası üzerinde denetimi sağlamak için ayana, ulemaya ve avama yemek vermesini öğütlemiş ve şöyle demişti: “Onlara ekmeğinden ve tuzundan yedir!” Osmanlılarda ise ‘tuz ve ekmek hakkı bilmedi’ deyimi, ‘yükümlülüklerini yerine getirmedi’ anlamına kullanılırdı. Himaye edenle edilen arasında kurulan ‘minnet borcu’ ilişkisi imparatorluk genelindeki her kademedeki tebaa ile hükümdarı birbirine bağlardı. Yiyecek bu gücün simgesi ve dile getirmenin yoluydu. Her tabakadan insanı besleyen aş, padişahın egemenliğini ve tahtını da besleyip kuvvetlendiriyordu.


Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti


Bu işlevleri yüzyıllarca başarıyla yerine getiren bir imaret örneği olarak Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti gösterilebilir. Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan’ın 1558’de Kudüs’te kurduğu vakıf, bugün surlarla çevrili eski şehrin merkezinde El Vad ile Akabetü’t-Takiye caddelerinin birleştiği noktada, Via Dolorosa’nın biraz güneyinde Haremü’ş Şerif, Kubbetü’s-Sahra, Mescüd’l-Aksa ve Kutsal Kabir Kilisesi’nin bulunduğu tapınak tepesinin yakınlarında hala ayakta duruyor.

Batılı kaynaklarda ‘Roksalana’ olarak geçen Hürrem’in diğer sultanlardan farklı olarak kendini padişah annesi (Valide) olarak değil padişah karısı (Haseki) olarak tesis ettiği ve Kanuni’yi başka kadınlarla paylaşmadığı, gittiği yerlere onunla gittiği biliniyor. Hürrem kazandığı bu ayrıcalıklı konum sayesinde büyük güç ve servete kavuştu ve o zamana dek görülmedik ölçüde büyük vakıflar kurdu. Hürrem’in ilk kurduğu vakıf o zamanlar Avrat Pazarı denilen İstanbul-Aksaray’daki Haseki semtindeydi. Semtin adı ‘Haseki’ Hürrem’in yaptırdığı cami, medrese, imaret ve geliyordu. Haseki Hastanesi’nin temelinde Hürrem Sultan’ın yaptırdığı Darüşşifa vardı. Aynı şekilde Ayasofya ile Sultanahmet Camisi arasındaki Haseki Hamamı da Hürrem Sultan’ın hayratıydı.

Kudüs’ün gerçek fatihi

Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti, Hürrem Sultan’ın Mekke, Medine, İstanbul, Bursa, Edirne gibi şehirlerde kurduğu vakıflardan sonuncusuydu. Nitekim Hürrem Sultan, imaretin vakfiyesini hazırladıktan (1558) bir süre sonra hayata veda etti.

İmarete vakfedilen mallar arasında Kudüs, Gazze, Nablus ve Trablusşam’da hanlar, dükkânlar, çarşı, hamamlar, sabun fabrikaları, su ve yel değirmenleri, sabuna, tütüne, oduna ve bazı mezra ve köylerin vergileri vardı. Yaklaşık 50 kişiyi istihdam eden ve düzenli olarak toplam 500 kişinin karnını doyuran imarethanenin yapılışı, İstanbul’da Süleymaniye Külliyesi’nin yapılışıyla eş zamanlıydı. Anlaşılan Hürrem Sultan kocası gibi cömert, mümin, hayırsever ve güç sahibi olduğunu bu imarethane ile göstermeye çalışmıştı. Bazı kaynaklara bakılırsa imarethane binası Memlûklu Tunşuk Hatun (ölümü 1398) tarafından da imarethane olarak kullanılıyordu. Tunşuk Hatun’un imarethanesi de Bizans İmparatoru I. Konstantinos’un annesi Elena’nın hastanesi üzerinde yükseliyordu. (Elena 313 yılında Hıristiyanlığı kabul etmişti.) Yani Hürrem, var olan bir hayır kurumunu yeniden ihya etmişti.

İmaret, Filistin’deki diğer önemli dinî merkez Hebron şehrinde yüzlerce yıldır hizmet veren Halil İbrahim Sofrası’yla (simâtü’l-Halil) rekabet eden Haseki Sultan İmareti, 1516’da Osmanlılar tarafından kansız bir şekilde alınan Kudüs’ün, uzun tarihi boyunca iyice kemikleşmiş topografyasına nüfuz ederek, şehrin Osmanlılarca gerçek anlamda fethedilmesinde önemli rol oynamıştı.


Çorbasız olmaz


Haseki Sultan İmareti’nin vakfiyesinden de gördüğümüz gibi imarethanelerin günlük yemek listesinde mutlaka iki çeşit çorba ve ekmek olurdu. Tereyağı, nohut, soğan, tuz, kimyon ve mevsimine göre kabak, yoğurt, limon ya da karabiberle tatlandırılan bulgur çorbası akşam öğününde verilirdi. Daha basit olan çorbalar ise sabahleyin verilirdi. Çorbanın yanında verilen ekmek (fodla) ise un, tuz ve sudan yapılır ve en az 90 dirhem ağırlığında olurdu.

Bu iki çeşit çorba imparatorluktaki bütün imarethanelerde ortak yemekti ancak bazı bölgelerde çorbaya ıspanak, pazı, maydanoz ve havuç gibi başka sebzeler de katılırdı. Örneğin Hebron’daki Halil İbrahim Sofrası’nda Perşembe akşamları mercimek çorbası, iç pilav ve nar tanesi ikram edilirken, Fatih İmareti’nde özel konuklara koyun eti yahnisi, balla tatlandırılmış pilav ve zerde, erikli sütlaç gibi başka yiyeceklerde verilirdi. Süleymaniye İmareti’nde önemli kişilere kahvaltıda bal verilirdi. Ayrıca buğday, pirinç, kayısı, badem, üzüm, erik, nohut ve yağla yapılan özel bir tatlı sunulurdu. Kandillerde ve bayramlarda bütün imarethanelerde çorba yerine taneli yemek (örneğin yahni) verilirdi. Ancak dul kadınlara verilen yemek hiç değişmezdi, onlar hep en yoksul yemeğe talim ederlerdi.


Bölgesel farklılıklar


Yine de İstanbul imarethanelerinde sunulan yemekler herkesi memnun etmezdi. Örneğin 1580’lerde bu imarethaneleri ziyaret etmiş olan Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre “ekmekleri toprak gibi kara, sanki bir avuç kil, çorbalarıysa adeta bulaşık suyu, sütlaç kusmuk gibi, yahniyse öldükten sonra kesilmiş bir deri bir kemik kalmış koyunun etinden yapılmış[tı.]”

Aynı kişi Balkanlardaki Evrenos Bey İmareti’nde verilen yemeği ise şöyle tarif etmişti: “...günde iki kere dört veya beş çeşit yemek yolculara bedava dağıtılır… Bu kurumlar pek tesirli, yolculara ikram edilen yemekler pek lezzetli ve bahsedildiği iştah açıcı, hatta evde yetiştirilen aşçılar tarafından yemeklerden daha lezzetli ve hoş. Yahnilerinin tadı kıvamında, çorbalarıyla köftelerinin de erişte ve erişte çorbası da aynı lezzette. Dahası sahur geceleri sofralardan hilal gibi parlak, şekerden daha tatlı baklava, sayısız çeşitle leziz bumbar ve keşkek gibi yemekler eksik olmuyor…”


‘Tas sahibi olmak’


İmarethanelerin kaynakları sınırlı olduğu için kimlere aş dağıtılacağı konusunda kesin kurallar konmuştu. Örneğin Konya’daki Sultan Selim İmareti’nde yolcu öğle namazından önce gelmişse o gün yemek yeme hakkına sahipti, aksi takdirde ertesi günün listesine girerdi. Kastamonu’daki İsmail Bey İmareti’nde gece gelen yolculara sabaha kadar açlıklarını bastırsın diye bal, ceviz, peynir gibi yiyecekler verilirdi.

İmarethanelerden düzenli yararlanmak için ‘tas sahibi’ olmak gerekirdi. Ancak, ‘tas sahipleri’ arasında yoksullara gelinceye kadar pek çok kişi vardı. Daha doğrusu, yoldan geçen saray elçisinden, önemli bir tüccara, medrese öğrencisinden dilencilere kadar uzanan geniş yelpazede, yoksullar çoğunluğu oluşturmazlardı. (Vakfiyelerde geçen ‘fakir/fukara’ terimi düşkünler, din fakirleri, dervişler, dullar, yetimler, hacılar, hasta ve sakatlar, yoksullar gibi geniş bir grubu tanımladığı için bu konuda yanlış bir algı oluşmuştur.)

Dışarıdan gelen herkese yemek verilmediği gibi, dışarı yemek çıkarmak da mümkün değildi. Örneğin Kudüs’teki Haseki Sultan İmareti’nde tek istisna Sion Tepesi’ndeki Fransisken manastırına yerleştirilen Şeyh ed Deccani’yle 16 müridiydi. Bunun da muhtemelen nedeni, dervişlerden oluşan yemek alayının Hıristiyan mahallesine girişinin bir çeşit gövde gösterisi işlevi görmesiydi.


Ayrıcalıklı muamele


İmarethanelerde verilen yemek miktarları da değişiyordu. Genel olarak en çok yemeği imaretlerde çalışanlar alırdı. Bunun dışında başka ölçüler de vardı. Örneğin Kudüs’te medrese öğrencileri ve personeli bir kepçe yahniyle iki somun ekmek alırken öğretmenlere bunun iki katı yemek verilirdi. Fatih İmareti’nin vakıf kâtibi, muhasebe memuru ve yardımcısı ikişer kepçe çorba alırken, külliyede çalışan diğer kişiler birer kepçeyle yetinirlerdi. Geriye kalan yiyecek ise yoksullara paylaştırılırdı. Bazı imarethanelerde yolcular, yolculuk halindeki memurlar, medrese öğretmen ve öğrencileri, yoksulların önünde yer alırdı.

Yemek yeme sırası da önemliydi. Fatih’te hatırı sayılı konuklar önce yerlerdi, onların ardından Fatih’in kurduğu Sahn-ı Seman medreselerinin ahalisi, sonra öteki okulların personeli ve en son yoksullar gelirdi. Süleymaniye’de, önemli şahıslar için özel odalar vardı ve yemekte ulemaya öncelik tanınırdı. Kudüs’te ilkin imaret ve cami personeli, arkalarından imaretin 55 odasında konuk kalanlar, en son hizmetkârlar sofrada yerlerini alırdı. Son olarak yoksul halk vardiyalı olarak içeri girerdi. Onlarda sıralı girebilirdi. Önce ulema arasındaki yoksullar, sonra öteki yoksullar en sonra kadınlar yemek alırdı. Çoğunlukla yemek kalmadığından kadınlar ve yanlarındaki çocuklar aç kalırdı.


Zekât ve sadaka


Vakıf ve imaretlerin temel esin kaynaklarına gelirsek; Kuran’da geçen ‘zekât’, ‘sadaka’, ‘sadaka-i cariye’, ‘kurban’, ‘adak’, ‘kefaret’, ‘hediye’, ‘karz-ı hasen’ (Allah’a güzel borç takdim etmek), ‘infak’ (Allah yolunda harcamak) gibi yöntemlerin temel amacı Allah’ın sevgisini, rızasını kazanma, malı ve kazancı yoksulların hakkından temizleme ve günahlardan arınmaydı.

İslam’ın beş şartından biri olan zekât, ihtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her erginlik çağına gelmiş, akıl sahibi, hür Müslüman’ın mallarının belli bir miktarını (genellikle kırkta birini) seneden seneye fakir Müslümanlara vermesidir. Ancak, ‘fazla zenginliğin’ hesaplanmasının zorluğu bir yana, zekât verme farzının ne ölçüde yerine getirildiğine dair bir bilgiye sahip olmadığımız gibi zekâtla yoksulluğun giderildiği bir dönem olmamıştır.


Her şey sadakadır


Başbakan Erdoğan’ın bel bağladığı görülen ‘sadaka’ konusuna gelince; Kuran’da (Tevbe/60) kimlere sadaka verileceği şöyle belirtilmişti: “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Ancak Peygamber’in “Akrabaya sadaka vermek, sevâb) bakımından iki kattır. Yediğin şey sadakadır. Zevcene yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Hizmetçine yedirdiğin şey, senin için sadakadır. Her iyilik sadakadır. Hoş söz, bir sadakadır. Mü’min kardeşinin yüzüne tebessüm etmek sadakadır…” demesine bakılırsa, ‘sadaka’ günümüzdeki korkunç yoksulluğa çare olacak bir yöntem değildir.

Bir de ‘sadaka-i fıtır’ vardı ki, Sadaka-i fıtır için öngörülen zenginlik ölçüsü (nisap) zekâtta aranan nisaptır. Ancak sadaka-i fıtırda, zekatta öngörülen, malın artıcı olması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartı yoktur. Sadaka-i fıtır, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın veya gümüş olup, hadislerde sadaka-i fıtırın miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden bir ‘sâ’ (Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yaklaşık 2,917 gram) olarak belirlenmiştir. (Günümüzde sadaka-i fıtır’ın hesaplanmasında bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktar esas alınır. Bu miktar Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2008 yılı için 6 YTL. olarak saptanmıştır. Bu miktarın da yoksulluğa çare olmayadığı/olmayacağı açıktır.


Hayırseverlik değil, yükümlülük


İnsanoğlu çok eski tarihlerden beri, sakatlar ve yoksullar gibi ihtiyaç sahibi kişilere yardım etmeyi düşünmüştür. Verme güdüsü bütün insanlarda ortak özellikler gösterir. Ancak bunun yaşama geçirilmesi farklı kültürel koşullarda gerçekleşir. Bu açıdan Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık kendilerine özgü ‘hayırseverlik’ kurumları üretmişlerdir. Bunlar belli dönemlerde, yoksulluğu hafifletmekte önemli işlevler görmüştür. Ancak, vakıfların en güçlü ve yaygın olduğu Osmanlı’nın klasik döneminde bile yoksulluğa çare olamamıştır.

Sosyal politikalar konusunda önemli çalışmalara imza atmış olan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Ayşe Buğra’nın dediği gibi yoksulluğa yaklaşım konusunda, kapitalizmin gelişimine eşlik etmiş iki temel yaklaşım vardır. Bunlardan birincisi çalışmayı değerler sisteminin merkezine koyar ve yoksulluğu tembelliğin bir türevi gibi görerek, kamu kaynaklarının sosyal amaçlarla kullanımı konusunda gönülsüz davranır. Bu kesimler, yoksulluğu, yoksulu suçlayarak açıklama imkânını tükettiğinde, hayırseverliği vurgular. Hak temelli olan ikinci yaklaşım ise, toplumu emek piyasasının önüne koyar ve yoksulluğu politik bir sorun olarak ele alır. Dolayısıyla günümüzde ‘sosyal hizmet’, ‘sosyal yardım’, ‘sosyal güvenlik’ gibi kavramlar hayırseverlik konusu değil, kamusal hak ve yükümlülük konusudur. Devletin görevi sadaka vermek değil, bütün yurttaşlarının eşit koşullarda ve insani ölçülerde yaşamasını güvence altına almaktır. Çünkü sadaka yoksulluğu gidermediği gibi kalıcı hale getirir.


Kaynakça:
Amy Singer, Osmanlı’da Hayırseverlik, Kudüs’te Bir Haseki Sultan İmareti, Tarih Vakfı Yayınları, 2004; Faruk Beşer, İslam’da Sosyal Güvenlik, Bilge Yayınları, 2004; Ahmed Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, İstanbul, 1996.

Ek Okuma:
Ayşe Buğra, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika, İletişim, 2008; Çağlar Keyder ve Ayşe Buğra, Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru, İletişim, 2007.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT