1. YAZARLAR

  2. Oktay Altın

  3. Vahdetten Mezhepçiliğe İran Dinî Söyleminin Dönüşümü

Vahdetten Mezhepçiliğe İran Dinî Söyleminin Dönüşümü

Ekim 2022A+A-

ABD’nin Ortadoğu’daki jandarması ve İsrail’in en büyük müttefiki konumundaki şahlık dönemi İran’da muhalefeti temsil eden devrimci entelektüel kadroların İslam dünyasındaki irtibatları Filistin’den İhvan’a, Cemaat-i İslami’den Cezayir direnişine kadar geniş bir yelpazeye uzanıyordu. Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, Malik bin Nebi vb. düşünürlerin kitaplarının şah döneminde İran Devriminin önde gelenleri tarafından Farsçaya çevrilerek yayınlanması bunların İslam dünyasıyla irtibatı hakkında fikir verebilir.

1979 İran Devrimi “İslami” olarak tanımlanmış, özellikle ilk yıllarda olmak üzere bütün Müslümanlara hitap eden kuşatıcı bir dil kullanmaya özen gösterilmiştir. İran bu dönemde İslam dünyasındaki rejimleri Batı işbirlikçisi kabul ettiğinden daha çok muhalefetteki İslami hareketlerle ilişki kurmaya dikkat etmiş, mezheplerine bakmaksızın Tacikistan’dan Fas’a kadar birçok İslami hareketle ilişkiler geliştirmeye çalışmıştır. Cari küresel sistemi zulüm üzerine kurulu emperyalist bir sistem olarak tavsif eden İran, “Ne Doğu ne Batı!” sloganıyla bağımsız ve tarafsız bir dış politikadan yana olduğunu dillendiriyordu. Nitekim Sovyetlerin yıkılmasına kadar devam eden çift kutuplu dünyada ne ABD eksenli Batı’yı ne de Sovyetler eksenli Doğu’yu tercih etmiştir. ABD-İran Savunma Anlaşmasını feshetmiş, CENTO’dan ayrılmış ve Sovyet-İran Dostluk Anlaşmasının bazı maddelerini iptal etmişti.

Devrim sonrası anayasasına göre İran, “Bütün insanlık düzeyinde insanın mutluluğunu ülkü bilir. Hürriyeti, hak ve adalet yönetimini, bütün insanlığın hakkı olarak tanır. Başka milletlerin içişlerine karışmaktan tamamen sakınmakla birlikte, mustazafların müstekbirlere karşı hak arama savaşını yeryüzünün her noktasında destekler.” Resmî söyleme göre İran, başta Müslümanlar olmak üzere emperyalistlere/müstekbirlere, diktatörlere karşı mazlumları destekler. Filistin davasını sahiplenmesi, 1980’lerde İsrail işgaline karşı Lübnan’a ve 1990’larda Sırp katliamına karşı Bosna’ya verdiği desteği, mazlumların yanında olma politikasının somut tezahürleri olarak gösterir. “Ne Sünni ne Şii, İslam Devrimi!” sloganıyla da İran’ın Şii olmakla birlikte Şiilik yapmadığı, mezheplerine bakılmaksızın dünyadaki bütün Müslümanlarla iyi ilişkiler kurma amacında olduğunu belirtir.

Vahdet” söyleminin yansıması olarak İran, 1945 yılında Kahire’de kurulan, 1960’larda zayıflayan, nihayet 1970’lerin başında dağılan Daru’t-Takrib müessesesini dünya Müslümanlarıyla iyi ilişkiler kurmak ve var olan sorunları gidermek için tekrar canlandırmıştır. Ancak İran bu kurumu kendi inanç ve tezlerini kabullendirme aracına dönüştürdüğü için etkinliğini tekrar kısa sürede yitirmiştir. Kurulduğu yıllarda takribe olumlu bakan Muhammed el-Behîy’in Şii âlimlerin ihtilaflı konuları Kur’an ve Sünnet’i esas alarak çözecekleri yerde Şiiliği yaymanın bir aracı olarak kullandıklarını belirterek kurumdan ayrılması ile son dönemlerde İran’ın takribi kendi amaçları için kullandığına dair eleştirilerin benzerliği dikkat çekicidir.

İran’ın dünya Müslümanlarıyla ilişkilerini güçlendirmek için kullandığı bir diğer araç ise ‘Vahdet Haftası’dır. Ehl-i Sünnet tarafından Hz. Peygamber’in doğum günü kabul edilen 12 Rebiulevvel ile Şiilerin kabul ettiği 17 Rebiulevvel arasını Vahdet Haftası ilan eden İran, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden davet edilen kişilerin katılımıyla çeşitli etkinlik ve programlarla bu haftayı kutlamaktadır. Etkinlikler dünyanın farklı yerlerindeki İslami hareketlerle tanışma, var olan tanışıklıkları derinleştirme ve ilişkileri sürdürme amacına matuftur. Bu arada İran Devriminin geçtiği merhaleler, elde ettiği kazanımlar ve ulaştığı güç misafirlere anlatılarak propaganda yapılmaktadır. Yaşananların, Stefan Zweig’in Ekim Devrimi kutlamalarına çağrılan misafirlere mihmandarlar eşliğinde sınırları net programlarla sadece göstermek istediklerini göstererek Sovyet propaganda aygıtının nasıl çalıştığını aktardığı hatıralarıyla birebir örtüştüğünü belirtmek gerek. İran’da Ehli Sünnet mensuplarının yönetimden dışlanmaları, her geçen gün üzerlerindeki baskıların artırılması, yüz binlerce Ehli Sünnet mensubunun yaşadığı Tahran’da camiye izin verilmemesi garabeti de yine vahdet söylemiyle izah edilmekte. En ufak bir İran eleştirisi, Şiiyse ABD ve Siyonizm işbirlikçiliğiyle, Sünni ise bunlara izafeten IŞİD, Vehhabi suçlamasıyla yaftalanmaktadır.

İran’ın dış politikasını kabaca birkaç döneme ayırmak mümkündür. Humeyni dönemi -geçici Bazergân ve Beni Sadr hükümetleri hariç- sert ve saldırgan dış politikanın izlendiği dönemdir. Irak Savaşı’nı bitiren “zehir içmek” ifadesi aynı zamanda sert dış politikanın sonuna da işaret etmektedir. Nitekim Rafsancani ve Hatemi hükümetleri ilk dönem sert politikaları esnetme, belirli ölçülerde dünyayla entegre olma, ekonomik gelişme ve İran’ın çıkarlarını önceleme çabalarının öne çıktığı dönemler olarak nitelenebilir. Esnek dış politikanın İran’a istenilen ölçüde fayda sağlamaması üzerine Ahmedinejad döneminde tekrar Humeyni dönemi agresif dış politika söylemine dönüldüğü görülür. Devrim sonrası söylemi çağrıştırsa da Ahmedinejad hükümeti, fiilen İran ulus devletinin çıkarlarını merkeze alan yumuşama dönemi dış politikasını geliştirerek sürdürmüştür.

1980’lerin başında Hama’da on binlerce Müslümanın öldürülmesine rağmen İran’ın Esed yönetimiyle iyi ilişkilerini sürdürmesi, 1990’ların başında Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik işgal ve katliamlarına yeterince tepki göstermeyip fiilen Ermenistan’ın yanında yer alması, Çeçenistan meselesini Rusya’nın iç sorunu görüp yaşanan işgal ve katliamı görmezden gelmesi, ABD’nin Irak’ı ve Afganistan’ı işgaline rakipleri Saddam ve Taliban’ı etkisiz hale getireceği için destek vermesi gibi olumsuz örneklere rağmen İran resmî söylemi, Arap Baharına kadar Müslümanların sorunlarına sahip çıktığı imajını büyük oranda korumayı başarmıştır.

İran, 2010 yılında Tunus’ta başlayan halk hareketlerini, İslami uyanış olarak değerlendirmiş; Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn’deki ayaklanmaların İran’ın bölgedeki etkisinden kaynaklandığını ve İran Devriminin devamı olduğunu iddia etmiştir. Halk ayaklanmaları Suriye’ye ulaştığında ise İran net bir şekilde taraf değiştirmiş, Suriye’deki halk hareketinin “direniş ekseni”ni yıkmak için Batılı güçler, İsrail ve işbirlikçi Körfez ülkeleri tarafından oluşturulan bir komplo olduğunu ileri sürmüştür.

Suriye’de rejime karşı itirazlar kısa sürede isyana dönüşüp Beşşar Esed topraklarının büyük bir bölümünü kaybedince rejimin yardımına ilk gelen İran olmuştur. Uzun süre Suriye’de sadece askerî danışmanların bulunduğunu iddia eden İran, beşerî kayıpları artıp mızrak çuvala sığmamaya başlayınca savaşçı birliklerinin de olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Lübnan’dan Hizbullah milislerinin ardından Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’ten milisleri Suriye’ye transferi, İran’ın uzun süredir resmî ordusunu kullanmadan başka ülkelerde kullanabileceği milis organizasyonlarını planladığını gözler önüne sermiştir.

İran siyasal aklına göre nüfusun yüzde 80’i Şiilerden oluştuğu için Şiiliğe yatırım yapmak daha rasyonel görünüyor. Farslığa yapılan her vurgu akabinde farklı etnik gruplardan tepki görüyor ve etnik çatışmayı körüklüyor. Farslıkla Şiiliğin meczedilerek milliyetçi söylemin İslamilik şemsiyesinde gizlenmesi İran’ın sık kullandığı bir yöntem. Böylelikle Kaçarların son dönemlerinde başlayıp Pehlevilerle zirveye ulaşan Farsçılık korunuyor, diğer taraftan da farklı ülkelerdeki Şii gruplara ulaşma imkânı elde ediliyor.

Gelinen noktada İran artık vahdet söylemine pek ihtiyaç duymuyor. Zaten doğrudan kendisine bağlı hareketler hariç kimse de bu söylemi ciddiye almıyor. İslami Cihad ve Hamas dışında tüm yatırımlarını Şii gruplar üzerine yapıyor. Hedef ülkede Şii-Caferi gruplarla ve tarihî ihtilafları bir kenara bırakarak İsmaili, Zeydi, Alevilik, Nusayrilik gibi farklı Şii gruplarla organik bağlar kuruyor. Ortak bağ kurabildiği Şii olmayan kitleleri de Şiileştirmeye çalışıyor. İran, devrim ihracı politikasını Irak, Lübnan, Yemen örneklerinde olduğu gibi kendine bağlı milis gruplar aracılığıyla siyasi iradeyi teslim alma şeklinde devam ettiriyor.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR