1. YAZARLAR

  2. Edward Said

  3. Rachel Corrie'nin Onur ve Direnişinin Anlamı

Rachel Corrie'nin Onur ve Direnişinin Anlamı

Ekim 2003A+A-

Edward Said'in. "The Meanıng of Rachel Corrie: Of Dignity and Solidarity" başlığıyla 23 Haziran 2003 tarihli Counter-Punch'ta yayınlanan makalesi, Filistin sorunu merkezli olmak üzere pek çok konuya dair eleştirileri ve İslam'ı mücadeleyi yürüten kadrolara "fundamentalist dinin en insafsız formlarına maruz kalmak" gibi bazı haksız nitelemeler içermesine rağmen dikkate değer birçok vurguyu içeriyor.

Mayısın ilk günleriydi. Konferans vermek üzere Seattle'da bulunuyordum. Oradayken 16 Mart günü İsrailli bir buldozer tarafından ezilerek öldürülen Rachel Corrie'nin ailesiyle yemek yeme fırsatını yakaladım. Corrieler, kızlarını kaybetmenin şokundan hala kurtulamamışlardı. Rachel'in babası bir zamanlar buldozer kullanmıştı. Bu konuda tecrübesi olmasına rağmen şaşkınlığını gizleyemiyordu. Çünkü Rachel'i ezen buldozer onun şu ana kadar gördüklerinden ve kullandıklarından çok farklıydı. Büyük, 60 ton ağırlığında, Caterpillar tarafından özellikle ev yıkımı için dizayn edilmiş bir makineydi. En kötüsü de Filistinli bir aileye ait olan evi cesurca korumaya çalışan kızı Rachel'i kasten ezmişti. Ailenin başından geçen iki önemli olay dikkatimi çekti. Bir tanesi kızlarının cesedini Amerika'ya getirmeleriyle ilgili olan hikayeydi. Corrieler, Rachel'in cesedini ülkelerine getirir getirmez iki demokrat senato üyesiyle bağlantı kurmayı başarmışlardı. Patty Murray ve Mary Cantweil, Rachel'a olanları duyunca büyük bir şok yaşamış, gerekli araştırmalar için söz verip hemen Washington'a geri dönmüşlerdi. Ancak Rachel'in ailesi onlardan bir daha haber alamamıştı. Şokun etkisi geçmiş, araştırma vaadlerinin hepsi unutulmuştu. Tahmin edildiği gibi İsrail Lobisi onlara gerçekleri(!) izah etmiş ve her iki senato üyesi de kısaca mazeretlerini bildirip geri çekilmişlerdi. İşte bu sahne gerçekten ilginçtir; bir Amerikan vatandaşı kasten öldürülmüş, söz verilen araştırmaların hiç birisi yapılmamıştı.

İkinci ve çok daha dikkat çekici olan Rachel'in genç bir bayan olarak gösterdiği kahramanca ve onurluca tavırdı. Seattle'ın güneyine 60 mil uzaklıktaki küçük bir şehirde, Olympia'da doğup büyümüştü. Uluslararası Dayanışma Örgütü'ne katılarak daha önce hiçbir bağlantısının bulunmadığı direnişçi insanlarla mücadele vermek için Gazze şehrine gitti. Ailesine yolladığı mektuplar, hakikaten onun sade insanlığının fevkalade belgeleriydi. Kendisine gösterilen ilgiyi anlatırken duygu yüklüydü satırları. Filistinliler kendilerinden biriymiş gibi karşılamışlardı onu. Aynı hayatı paylaşmışlardı bir süreliğine. Aynı endişeleri yaşamış, İsrail işgalinin etkilediği en küçük çocuğun hissettiklerini hissetmişti yüreğinde. Mültecilerin kaderini, İsrail hükümetinin uyguladığı bir çeşit soykırımda hayatta kalmanın ne kadar da zor olduğunu anlamıştı. Onun bu etkileyici direnişi, Danny adındaki İsrailli bir yedek askeri bile etkilemişti. Danny, Rachel'ı tebrik etmiş, ancak onunla konuşmayı reddetmişti.

Mektupları arasında parıldayan satırları vardı. Bunlar daha sonra Londra'daki Guardian Gazetesi'nde yayınlandı. Ortalama bir insanın dayanamayacağı en kötü durumlara karşı gösterilen hayatta kalma mücadelesini ve Filistinli insanların ortaya koyduğu olağanüstü direnişi anlatıyordu.

Son zamanlarda barış için hazırlanan yol haritalarıyla ilgili pek çok habere şahit olduk. Ancak çoğumuz temel gerçekleri gözden kaçırmaktayız. Çünkü kitlesel cezalandırmayı andıran bu taksime hiçbir Filistinli teslim olmak istemiyor. Bu çok bildik yol haritaları, Filistinli insanların yararını gözetmekten çok, Amerika ve İsrail'in emellerini yansıtmaktadır. Ne yazık ki uluslararası komite de vahşetin durdurulması adına bu planlara inandırılmış durumda. Filistin direnişinin gücü de gözden kaçırılmakta, bu güçle intihar saldırılarını kastetmiyorum, bu saldırıların yararından çok zararı olduğunu düşünüyorum. Ancak bütün hatalarına rağmen bu güç gerçekten çok önemlidir ve Siyonist proje için her zaman problem teşkil etmiştir. Ariel Şaron'un işgal sözcüğünü kullanıp kullanmaması veya paslı ve terk edilmiş kaleleri yerlerinden söküp sökmemesi önemli değil. Önemli olan resmi İsrail politikasının Filistinlileri hiçbir zaman insan olarak görmemesi ve onların haklarını acımasızca gasbetmesi gerçeğidir. Oysa birkaç cesur İsrailli saklanan Filistin tarihiyle ilgilenmeye çalışıyor - ki görünüşe göre Amerikalı Yahudilerin çoğu ve İsrailliler, Filistin tarihinin ortaya çıkmaması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu Filistin'e barışın bir türlü gelememesinin asıl sebebidir.

Dahası yol haritaları, on yıllardır Filistinli insanlara yapılan zulümler hakkında hiçbir bilgiyi içermiyor. Rachel Corrie'nin Gazze'de karşılaştığı sahne sadece bir grup mültecinin hayatından bir kesit değildir, ulusal bir topluluk olarak bütün Filistinlilerin mevcut durumlarıdır ve Rachel bunun için direnmeye gitmişti. Bu direnişi gerçekleştiren insanlar sayılı miktarda olsa da yankıları bütün dünyaya yayılmaktadır. Geçtiğimiz 6 ay içerisinde 4 kıtada konferanslar verdim ve ne mutlu ki bu insanları bir araya getiren düşmanlarının insafsız zulümlerine rağmen aydınlanma ve özgürleşme mücadelelerinden vazgeçmeyen Filistinlilerdi.

Filistin'le ilgili gerçekler ne zaman gün yüzüne çıksa gösterilen tepkiler doğal olarak Filistin'den yana olmaktadır. Bu yılki Porto Alegre küreselleşme karşıtı toplantılarının ve Davos, Amman görüşmelerinin ana gündemlerinde Filistin vardı. Bu toplantılar dünya çapında yapılan önemli politik spektrumlardır ve gündemlerine böyle bir konuyu almaları gerçekten dikkat çekicidir.

Ne yazık ki bu ülkede insanlar medya tarafından taraflıca hazırlanmış haber diyetine tabi tutuluyorlar. İntihar saldırılarının dehşet verici tanımları işgali göz ardı etmeye yetiyor. İsrail tarafından inşa edilen 25 fit yüksekliğinde, 5 fit kalınlığında ve 350 km uzunluğundaki ayrılma duvarından ne CNN ne de diğer network kanalları bahsetti (Kısaca yol haritaları anlatıldı sadece). Savaş suçları, ev yıkımları, aşağılamalar, sakat bırakmalar, psikolojik tarımsal yıkımlar ve sivil katliamlar hiçbir zaman günlük haberlerde yer almadı. Her şey gayet rutindi. Bu nedenle Amerikalıların Araplar ve Filistinliler hakkında sınırlı bilgiye sahip olmalarına şaşırmamak gerek. Çünkü liberal soldan aşırı sağcılara kadar bütün yayın organları, Arap, Filistin ve Müslüman karşıtı. Medyanın Irak'taki illegal ve haksız savaşa karşı gösterdiği tepkisizliğine, Irak halkına resmi izinle verilen büyük zararlara karşı takındığı sessizliğe ve yine tüm dünyada düzenlenen savaş karşıtı eylemleri ekranlara getirmedeki isteksizliğine bakarsak, bunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Helen Thomas dışındaki hemen hemen hiçbir gazeteci, Irak hakkında söylenen büyük yalanlar ve saptırılan gerçeklerle ilgili yayın yapma cesaretini gösteremedi. Irak her zaman askeri bir tehdit olarak sergilendi ekranlarda. Dünya Demokrasi Hareketi'nin Irak hakkında bulduğu gerçekler göz ardı edildi. Şimdilerde bu gerçekler saptırıldığı ve alakasız bulunduğu gerekçesiyle neredeyse unutulmuş durumda. Bu sayede de propagandacı hükümet üyeleri, ABD'nin Irak'ta yarattığı sorumsuzca ve affedilemez durumun yükünü omuzlarından atmış olmanın rahatlığını yaşıyor. Saddam Hüseyin herkes tarafından kötü ve zorba olarak adlandırılsa da -ki öyleydi- o Irak halkına Arap ülkeleri içinde en iyisi sayılabilecek su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi altyapı sistemlerini sağlamayı başarmıştı. Ne yazık ki şu anda bu hizmetlerin hiçbirisi verilmiyor.

Hiç şüphe yok ki, ABD'de bugün medya ve hükümetin Arap toplum, kültür, tarih ve zihniyetine karşı yürüttüğü acımasız kampanyalar pek çok kimsenin sessiz kalmasına yol açıyor. Öyle ki, Amerika ve İsrail'i, yaptıkları kötü uygulamalardan ötürü eleştirdiğiniz anda, medya tarafından anti-semitik veya anti-Amerikan olmakla suçlanıyorsunuz. Bu nedenle; ne İsrail'in Filistin'deki silahsız halka yaptıklarına, ne de Amerika'nın Irak'ta başlattığı illegal savaşa karşı bir tepki gösterilebiliyor.

Neanderthal yayıncıları ve oryantalist olan Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibilerinin de Arap karşıtı kampanyalara yaptıkları katkıları unutmamak gerek. Arapların zamanın gerisinde yaşayan, modernleşememiş, kötü kaderli insanlar olduğuna inandırıldık hepimiz. Pek çoğumuz demokrasideki yetersizliklerinden ötürü Arapların dünyada yalnız kalmaya mahkum olduğuna ikna olmuş durumda. İşte bu yüzden her şeyin aslının ortaya çıkması ve gerçeğin propagandadan ayırt edilebilmesi için onurlu, eleştirel ve tarihsel bir düşünme eylemini harekete geçirmeliyiz.

Bugün istenmeyen rejimlerin yönetimi altındaki Arap ülkelerinin genelinde gençlerin, fundamentalist dinin en insafsız formlarına maruz kaldığını hiç kimse inkar edemez. Ancak bu ülkelerde fikir özgürlüğünün, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumsal hareketlerin yer almadığını söylemek; Arap toplumlarının tamamen bu rejimlerin kontrolü altında olduğunu ifade etmek sadece bir yalandan ibarettir -ki bu yalan New York Times Gazetesi'nde sık sık dile getirilmektedir. Basın kanunlarının varlığına rağmen Amman'ın şehir merkezinde İslami bir gazeteye ulaşabildiğiniz gibi, komünist bir partinin gazetesine de kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Mısır ve Lübnan'da pek çok gazete bulabilir ve içlerinde yer alan çeşitli konudaki tartışmaları takip edebilirsiniz. Ayrıca kablolu kanallarda değişik fikirlere ve baş döndüren bir çeşitliliğe yer verilmektedir. Sivil toplum örgütleri, insan haklan sendikaları ve araştırma kurumları gibi pek çok örgüt halkın değişik kesimlerine hizmet vermektedir. Özetle bu toplumlar, özgür düşünceden ve tercih hakkından yoksun değillerdir. Uygun demokrasi seviyesine ulaşmadan evvel bu konu üzerinde düşünmeli, adımlarımızı dikkatle belirlemeliyiz.

Sadece Filistin'de bile 1000'in üzerinde sivil toplum örgütü mevcut. Amerika ve İsrail'in günlük haber kaynaklarındaki tahribatlarına rağmen bu örgütler, toplumun aktivite ve diriliğini muhafaza etmeyi sağlıyor. En kötü koşullarda bile Filistinliler, ne teslim oldular ne de dağıldılar. Çocuklar hala okula gidiyor, doktorlar ve hemşireler hala hastalarıyla ilgileniyor, erkekler ve kadınlar işlerine gidip geliyorlar. Organizasyonlar, toplantılar düzenlemeye devam ediyor. Kısacası insanlar yaşamlarını sürdürüyorlar. Ne yazık ki bu, Şaron'a ve diğer fanatik kimselere göre bir suç. Onlara göre Filistinli insanlar hapsedilmeli veya bu topraklardan ebediyen sürülmelidirler.

Askeri çözümler şu ana kadar işe yaramadı, bundan sonra da asla yaramayacak. Neden İsrail'in bunu görmesi bu kadar zor? Onların anlamasını ancak bizler sağlayabiliriz. Bunu intihar saldırılarıyla değil, mantıklı tartışmalar, toplu sivil itaatsizlikler ve organize olmuş protestolarla başarabiliriz. Burada ve her yerde yapabiliriz bunları. Özellikle Filistin'i ve Arap dünyasının genelini anlamaya çalıştığımızda konuya daha eleştirel yaklaşmalıyız. Taraflı kaynaklar -ki Bernard Lewis'in "Yanlış Giden Neydi?" adlı kitabı veya Paul Wolfowitz'in Arap ve İslam dünyasına demokrasiyi getirme adına yaptığı bilgisizce çıkarımlar insanları yanlış bilgilendirmekten öteye gidememişlerdir. Araplar hakkında ne söylenirse söylensin onlar, dünü-bugünüyle iyi karikatürize edilememiş bir toplumun bireyleridir ve gözden kaçırılmaması gereken aktif bir dinamik de Arapların gerçek birer insan olarak, gerçek bir toplumda yaşıyor olmalarıdır. Sonu gelmeyen eleştirilere, tahriklere ve umut kırıcı sözlere rağmen adalet için yapılan Filistin mücadelesi direnişin bir simgesi olmaya devam etmektedir. Ciddi engelleri ve zorlukları aşarak, burada ve dünyanın her yerinde Latin Amerika'da, Afrika'da, Avrupa'da, Asya'da ve Avustralya'da pek çok insan ortak bir direniş için bir araya geldi. Bu yüce bir ideal ve ahlaki bir arayış olan eşitlik ve insan hakları talebinin en güzel örneğiydi.

Onur... Tarihçiler, antropolojistler, sosyologlar, hümanistler, onurun geçmişten bu yana her kültürde özel bir yere sahip olduğunu ifade etmişlerdir. Arapların, Amerikalılar veya Avrupalılar gibi bireyselleşemediğini, onların sevgiyi ifade etme, yakınlık, samimiyet ve anlayış gösterme gibi duygulardan yoksun olduğunu söylemek kesinlikle radikal oryantalizmin bir sonucudur. Bu bakış açısına göre, böyle özelliklere ancak Reformu, Rönesansı, Aydınlanmayı yaşamış Amerika ve Avrupa kültürü sahip olabilir. Meslektaşları arasında en terbiyesizce davranan Thomas Friedmen, bu fikirleri pazarladı sık sık. Ne yazık ki bunda bazı cahil ve kendini kandıran Arap entelektüellerin de payı vardır. Bunların isimlerini burada zikretmek gereği duymuyorum ancak bu entelektüeller 11 Eylül'deki vahşeti Arap ve İslam dünyasının diğer bütün toplumlardan daha hastalıklı olduğu ve terörizmin bu toplumlarda daha geniş bir yayılma alanı bulduğu sonucuna vararak değerlendirmişlerdir. Bunları bir kenara bıraksak bile Amerika ve Avrupa'nın 20. yüzyıldaki en büyük vahşetlere sebep olduğunu nasıl görmezlikten gelebiliriz. Hiç şüphesiz İslam dünyasında yaşananlar da bunun bir sonucudur. Bütün bu öznel, bilimsellikten uzak, mantıksız çıkarımların arkasında yalancı peygamber Samuel Huntington'un gölgesi yatmaktadır. O dünyanın kesin medeniyetlere ayrılacağına ve bunların sonsuza dek birbirleriyle savaşacaklarına herkesi inandırmıştır. Tersine Huntington, yaptığı bütün yorumlarda yanlış çıkmıştır. Hiçbir kültür ve medeniyet tek başına var olamaz. Aydınlanma veya bireysellik sadece tek bir kültüre ait değerler değildir ve hiçbir insan, insanoğlunun temel özelliklerinden ayrı düşünülemez. Huntington'un savunduğu saf ırkçılıkla, Afrikalıların doğuştan düşük zekalı olduklarını, Asyalıların hizmet etmek için doğduğunu ve Avrupalıların üstün ırk olduğunu savunanlar aynı çizgide yer almaktadır. Bu, Hitler biliminin bugün Arap ve Müslümanlara yöneltilmiş bir parodisidir ve buna karşı direnirken güçlü olmalıyız. Daha inanılır ve doğal bir gerçek var ki, o da Arap ve Müslümanların da diğer bütün insanlar gibi onura ve değerlere sahip olduklarıdır. Bunu onların eşsiz kültür biçimlerinden de anlayabiliriz, ancak bizce bu özelliklerin kopyalanıp, bütün insanlara dayatılmasına gerek yoktur.

İnsanoğlunun çeşitliliği, farklı medeniyetler içindeki farklı bireysel tecrübelere, farklı stillerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ancak daha süper bir forma dönüştürmek adına bu yaşam tarzları bire indirgenemez. Bunlar Arap ülkelerinde bilgi ve ilerleme eksikliği var diye feryat edenlerin yutturmalarından başka bir şey değildir. Onlara göre herkes sinema, tiyatro, resim, müzik gibi kanallarla empoze edilen popüler kültüre dahil olmak zorundadır. Artık öznel yorumlar bir kenara bırakılmalı ve Arapların gelişmiş olup olmadığı kesin verilerle kanıtlanmak

Bugün Arapların toplum ve kültürleriyle, kendilerini yöneten bir grup arasında büyük bir uçurum vardır. Tarihte bu yöneticiler grubuyla -krallar, generaller, sultanlar, başbakanlar- pek ilgilenilmemiştir. Ne yazık ki, onlardan hiçbiri halkının en iyisi değildi ve sonuç olarak hiçbirisi iyi bir yönetici olamadı. Bu sadece demokrasinin olmayışının bir sonucu değildir. Bu onların kendi toplumlarını dışa kapatarak, değişimden korkmalarını sağlayarak küçümsemelerinin sonucudur. Büyük patron Amerika'yı sinirlendirme korkusuyla, kendi insanlarını kendi toplumlarıyla tanıştırma cesaretini bile gösteremediler. Başına geldiği insanları potansiyel varlığa sahip bir ulus olarak görmek yerine, onları kendilerinin yerini atmak isteyen potansiyel suçlular olarak görmeyi tercih ettiler.

Bush yönetiminin Almighty rehberliğindeki yeniden yapılandırma girişimlerine karşı tek bir Arap lideri bile "Biz kendi ışığımızı, kendi dinimizi rehber edindik" deme cesaretini gösteremedi mi? Tek kelime edilmedi. Irak'ın mazlum insanları en büyük sıkıntılara layık görüldü. Şimdilerde herkes sıradaki ülke bizimki mi sorusunu soruyor kendi kendine ve George Bush bir Arap ülkesini haksızca yerle bir etmenin utancını Arap liderleriyle paylaşıyor. Acaba Bush'a yaptıklarını hatırlatacak kimse yok muydu? Onu her zaman gülücüklerle mi karşılamalıyız? Batı Yaka'da ve Gazze'de yapılan işgal karşıtı hareketlere yapılacak diplomatik, politik ve ekonomik yardım nerede? Bunun yerine yabancı başbakanlar, Filistinlilere dikkatli olmaları, vahşetten kaçınmaları ve barış görüşmelerini sürdürmeleri konusunda vaaz vermekle yetindiler. Buna rağmen Şaron'un barış görüşmeleriyle uzaktan yakından bir ilgisinin bulunmadığı gayet açıktır. Ayrılma duvarına karşı Arapların toplu bir yanıtı hiç olmadı. ABD tarafından onaylanmış birkaç klişe söz vardı sadece.

Beni hayal kırıklığına uğratan en aşağılayıcı konu ise Filistin otoritesinin, Filistin direnişiyle ilgili onurlu tavır sergilemedeki yetersizliğiydi. Ebu Mazen... Kendi insanları içinde az bir politik desteğe sahip, gerilerde bir çehreydi. Bu mesleğe Arafat, İsrail ve ABD tarafından getirildi. Hiçbir seçim bölgesi yoktu, iyi bir söz ustası veya iyi bir organizatör değildi. Sadece Arafat'ın itaatkar bir yardımcısıydı. Korkarım ki onlar Mazen'in içinde İsrail'in pazarlıklarını sürdürebilecek birisini gördüler. Mazen, Akabe'de, kendisine ait olmayan, Amerikalı bir görevli tarafından yazılmış sözleri telaffuz etmek için bulunuyor. Yahudilerin acıları hakkında uzun uzun konuşurken, kendi insanlarının direnişiyle ilgili tek bir kelime etmiyor. Nasıl böylesine hileli ve onursuzca bir rolü kabul edebildi veya nasıl onurları ve haklan için mücadele eden Filistin İnsanlarını unutabildi? İsrail ve ABD'den emir çıkmıştı bir kere. İsrail, kolayca "geçici" bir Filistin devletinden bahsederken, yaptığı korkunç zararlar için, sayısız savaş suçlan için, Filistinli erkek, kadın ve çocuklara yaptığı sistematik, sadist uygulamaları için tek bir pişmanlık sözü bile etmiyordu. İtiraf etmeliyim ki bu, tamamen anlayış yoksunu bir davranıştır. Neden uzun zamandır acı çeken insanların lideri ve temsilcisi olan bir insan, bununla ilgili tek bir kelime bile edemez? Yoksa onurunu hepten yitirmiş midir?

Bunlarda şaşılacak bir şey yok. Çünkü bu Filistinli liderlerin Oslo ve Hac Amin'den bu yana takındıkları tavrın aynısıdır ve bu tavır olgunlaşamamış bir meydan okuyuş ve hüzünlü bir malzemeden öteye geçememiştir hiçbir zaman. Nasıl olur da bu liderler düşmanları tarafından yazılmış metinlere daima sadık kalabiliyorlar? Filistinli Arapların 1948'den bu yana yaşadıkları acı tecrübeler doğal olarak pek çok talebin oluşmasına neden oldu. Bizler dünyanın her yerinde yaşayan Araplar olarak, hayatımızda kültür, tarih, gelenek gibi ortak temel değerleri taşıyoruz ve hepsinden önemlisi sahip olduğumuz ortak dil sayesinde Filistinli kardeşlerimizin haklı taleplerini bütün dünyaya ulaştırabiliriz. Abdunnasır'ın zamanından bu yana hiçbir politikacımız kendine saygılı, onurlu bir duruşu gerçekleştiremedi ve hiç birisi, bizim kim olduğumuzu, ne istediğimizi, ne yaptığımızı ve neyi amaçladığımızı anlayamadı.

Ne olursa olsun durum değişmekte. Ebu Mazenlerin, Ebu Ammarların rejimlerinin yerini bir gün adil liderlerinki dolduracak. En çok ümit va'd edense sıradan insanlardan oluşan aktivistler. Onların görevleri sadece masanın üzerine kağıtları yığmak, banka hesaplan üzerinde hokkabazlık yapmak veya kendileriyle ilgilenmeleri için gazetecilere para yağdırmak değil. Onlar, genç entelektüel aktivistler ve hepsi profesyonellerden oluşuyor. Onlar günlük İsrail ataklarına rağmen toplumun ayakta kalmasını sağlayan öğretmenler, avukatlar, işçiler. İkincisi bu insanlar otoritenin sadece istikrar ve güvenlik anlamını yüklediği demokrasiyi, çoğunluğun kararına dayandırmayı hedefliyorlar.

Araplar olarak kendimize saygı duymayı, onur ve adalet mücadelemizi anlamayı ne zaman öğrenirsek, ancak o zaman onun değerini anlayabiliriz ve yine Rachel Corrie ve onunla birlikteyken yaralanan takım arkadaşları Tom Hurndall, Brian Avery gibi pek çok insanı ancak bu sayede bizimle birlikte yürümeye ikna edebiliriz.

Ne ilginçtir ki, herkes tarafından duyulan popüler direnişlerin arkada bıraktıkları izlerle, bizim kendimiz için yaptığımız direnişin izleri çok farklıdır. Diğerleri bize, bizim kendimize gösterdiğimizden çok daha fazla saygı ve ilgi göstermekte(?). Bizim kendi durumumuzu iyice anlamamız gereken zaman hala gelmedi mi yoksa? Artık bizi temsil edenlerin asil bir amaç için mücadele edildiğini fark etmeleri gerek, çünkü özür dilenmesi veya utanılması gereken hiçbir konu yoktur ortada. Tersine insanlarının yaptıklarıyla ve kendilerini böyle onurluca temsil etmeleriyle gurur duymalıdırlar.

Çev. Tuba Çifçi Başpehlivan

Bu yazı toplam 2018 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR