Jonathan Cook’un Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Az önce, 24 İsrailli istihbarat görevlisi ve askerin, son üç yıl boyunca Gazze’yi sistematik olarak haritadan nasıl sildiklerini anlattıkları “NAZA” adlı belgeseli izledim.
Bunu yaparken, neredeyse tüm Batılı başkentler ya sessiz kalmayı tercih etti ya da bu katliama aktif olarak yardım etti.
Çekilen röportajlar, gece vakti Tel Aviv’in merkezindeki bir binanın çatısında gerçekleşiyor. Katılımcıların yüzleri karanlıkta gizlenmişken, arka planda aydınlık dairelerde ve ofislerde işlerini yapan, kimliği belirsiz insan silüetleri görülüyor: televizyon izleyenler, çamaşır asanlar, masalarında oturanlar.
Filmin rekor bir 25 dakikalık ayakta alkış aldığı Venedik Film Festivali’nden farklı olarak, katıldığım ve biletleri tükenmiş olan gösterimde NAZA, şaşkın bir sessizlikle karşılandı.
Jenerik akmaya başladı. Işıklar yandı. Çıkışa doğru sürünerek ilerledik. Kimse tek kelime etmedi.
Bu, Venedik’tekinden çok daha uygun bir tepki gibi görünüyordu. O günden beri, o şaşkın sessizliğimizin tam olarak ne anlama geldiğini düşünüyordum.
Gazze’ye yaşatılan dehşete duyulan şok muydu?
Aslında değil. Yıkım ve toplu katliamların neredeyse hiçbiri gösterilmemişti. Telefonlarımızda canlı yayınlanan soykırımdan çok, çok daha fazlasını görmüştük.
Acaba bunun nedeni, İsrail hükümetinin iddia etmeye devam ettiği ve Batı medyasının da ona uyması nedeniyle, röportaj yapılan kişilerin hiçbirinin Gazze’de yaklaşık 75.000 kişinin öldüğü ve 175.000 kişinin sakat kaldığı resmi rakamını Hamas’ın uydurduğu bir kurgu olarak görmemesi miydi?
Aslında, bu askeri kaynakların verdiği güçlü izlenim, gerçek ölü sayısının muhtemelen çok daha yüksek olduğu yönünde.
Algoritma ile öldürme
Bunun nedeni, İsrail’in evleri yıkmak ve Filistinlileri benzeri görülmemiş, endüstriyel ölçekte öldürmek için hedef seçimini yönlendiren yenilikçi yapay zekâ sistemlerinin teknik yönleri hakkında kuru bir şekilde – çoğunlukla kayıtsız bir tavırla – konuşan röportaj yapılan kişilerin çoğunda görülen şaşırtıcı öz farkındalık ve içgörü eksikliği miydi?
Kamera arkasında film yapımcılarıyla konuşan 100’den fazla İsrailli askeri personelden seçilen 24 kişi arasında, Filistinlileri öldürmek için kendi deyimleriyle bir “fabrika” kurmaya yardım edenler de vardı.
Diğerleri ise bu üretim hattını işletiyor, algoritmaya göre öldürüyordu; kendi sözleriyle, sanki bir “video oyunu” oynuyormuş gibi.
Görüşülen askerlere göre, Hamas üyesi olduğundan şüphelenilen her kişi için, rütbesi ne kadar düşük olursa olsun, İsrail, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere Filistinli sivillerin İbranice kısaltması olan NAZA’dan 20 ila 100’den fazla kişinin öldürülmesine izin verdi.
Hamas, Ekim 2023’te İsrail’e yönelik bir günlük saldırısını gerçekleştirdiğinde, İsrail ordusu grubun yaklaşık 30.000 savaşçıya sahip olduğunu iddia etti.
Buna ek olarak, İsrail – ve yapay zekâ mekanizması – nüfusun çok daha büyük bir kısmını Hamas’la ilişkilendirdi; bunun tek nedeni, öğretmenlerden doktorlara ve hemşirelere kadar birçok kişinin Gazze hükümetinin siyasi, bürokratik ve idari kollarında çalışıyor olmasıydı.
Filmin röportajcısı Yuval Abraham, bir görüşmeciye bu hesaplamayla ilgili basit bir gözlemini dile getirdi.
Her Hamas bağlantılı hedef için potansiyel olarak düzinelerce sivilin ölümüne izin veren İsrail’in NAZA doktrininin mantığına göre, Gazze’nin 2 milyonluk nüfusunun neredeyse tamamı kabul edilebilir bir “yan hasar” olarak görülüyordu.
İstihbarat yetkilisi, sanki bu fikir hiç aklına gelmemiş gibi bir süre bu konuyu düşündü, ardından kabul etti.
İsrail’in insan kalkanları
Şaşkın sessizliğimiz, İsrail’in Hamas şüphelilerine, onlarla birlikte mümkün olan en fazla sayıda sivilin de öleceği tam o anda saldırı düzenleme kararından duyduğumuz tiksinti miydi?
İsrail, başlıca yapay zekâ programlarından birine “Babam nerede?” adını verdi; zira sistem, telefonların konumunu takip edip aramaları dinleyerek, şüphelilerin en çok ne zaman evde olabileceklerini, çatışmalardan uzakta aileleriyle birlikte geceyi geçirebileceklerini tespit edebiliyordu.
Görüşme yapılan kişilerden biri, 12 yaşındaki bir kız çocuğunun annesini arayarak babasının evde olduğunu söylediği ve annesine ne zaman eve döneceğini sorduğu bir örnek verdi. “Baba” ve “dönmek” kelimeleri, yapay zekâ sisteminin bir uyarıyı tetiklemesi ve askeri bir saldırı düzenlenmesi için yeterliydi.
Subay, bu tür saldırıların patlama menzilindeki çocukları ve komşuları öldürmek amacıyla tasarlandığını itiraf etti.
Gözetleme görevini yürüten birkaç görüşmeci, bir saldırıya izin vermeden kısa bir süre önce şüphelinin evinden çocuk sesleri duyduklarını belirtti. Diğerleri ise patlamadan hemen sonra, patlamanın yaraladığı ya da etraflarındaki parçalanmış cesetler yüzünden şok geçiren ya da her ikisi birden olan çocukların çığlıklarını duydu.
Filmin bir noktasında kamera, röportajlardan koparak Tel Aviv’in merkezindeki parıldayan gökdelenlerin arasında yer alan İsrail ordusunun karargâhı Kirya’ya odaklanıyor.
Savaş hukukuna göre Kirya, meşru bir askeri hedef olabilir. Ancak konumu, İsrail’in en büyük şehrinin sakinlerini kasıtlı olarak insan kalkanı haline getirme riskini barındırıyor.
Buna karşılık, evlerinde aileleriyle birlikte uyuyan Filistinli militanlar meşru bir askeri hedef değildir. Oysa “Babam nerede?” programı, İsrail’in uluslararası hukuku en ağır şekilde ihlal ederek Filistinli çocukları endüstriyel ölçekte insan kalkanı haline getirmesini gerektiriyordu.
‘Sadece emirleri uyguluyordum’
Şaşkın sessizliğimiz, İsrail’in Gazze’de bir “soykırım” gerçekleştirdiğini ve başından beri kendisinin ve birlikte çalıştığı herkesin amacının, cezasız kalabilecekleri ölçüde olabildiğince çok Filistinliyi öldürmek olduğunu açıkça itiraf eden askere duyduğumuz rahatsızlıktan mı kaynaklanıyordu?
Kendi ifadesiyle, “binlerce” Filistinlinin öldürülmesini denetlemek için İsrail’in askeri yapay zekâ sistemlerini bizzat kullandı. Askeri kariyerinin bu dönemini “delice eğlenceli” olarak nitelendirdi.
Filistinlilerin toplu katliamından sorumlu olan bir başka röportaj konuğu, sadece İsrail’in en prestijli istihbarat birimi olan 8200’de görev yapmadığını, aynı zamanda birimin en değerli görevlerinden birini elde ettiğini de belirtti. Diğer subayların, bu otomatik öldürme makinesindeki konumuna ne kadar imrendiğini vurguladı.
Röportaj yapılanların birbiri ardına, Gazze’deki on binlerce çocuğun katledilmesi ve sakat bırakılmasına katılımlarını “sadece emirleri uyguluyorduk” gibi çeşitli bahanelerle meşrulaştırması karşısında, şaşkın sessizliğimiz, bu gerçeğe duyduğumuz tiksinti miydi? Röportaj yapılanlardan biri, kendisini cinayet makinesinin “küçük bir dişlisi” olarak nitelendirdi.
O şaşkın sessizlik, Holokost yüzünden Almanlardan nefret etmek üzere yetiştirildiğini belirten, ancak daha sonra Nazilerin yaptıklarıyla kendisinin Gazze’de yaptıkları arasındaki farkı ayırt etmekte zorlandığını itiraf eden katılımcıya duyduğumuz tedirginliğin bir yansıması mıydı?
Bu şaşkın sessizlik, izleyicilerin, yapay zekânın Gazze’de sergilediği sorunsuz ve kişisel olmayan gözetim, hedef seçimi ve infaz eylemlerinin, çok daha yakın çevremizde de hâlihazırda uygulamaya konulduğunu fark etmesinden mi kaynaklanıyordu?
İsrail’in mutlak kontrol, kaçınılmaz gözetim ve duygusuz cinayet sistemini tasarlayanlar gibi, zeki, kariyer odaklı ve itaatkâr gençlerin, bizim için de yargıç, jüri ve cellât işlevlerini bir arada yürüten aynı otomatik sistemi tasarladığını fark etmesinden mi?
Ekranda gördüğümüz şey, yeni bir tür yapay zekâ destekli güvenlik devletinin prototipidir; hepimizin tutsak olduğu Acımasız bir Panoptikon işlevi görecek bir devlet. Yönetilenlere karşı hesap verebilirlik gibi demokratik bir görünüşün bile çöktüğü bir devlet.
İçimizdeki dehşet
Sanırım izleyicilerin şoku, tüm bu şeylerden kaynaklanıyordu. Ancak NAZA’nın bizi suskun bırakmasının daha da derin bir nedeni vardı.
Bu film, Gazze’nin somut, görünür dehşetini anlatmıyor – son üç yıldır ekranlarımızda bolca gördüğümüz o dehşeti.
Mesele daha gizli bir şeydi, bize çok daha yakın bir şeydi. Bu, her birimizin içinde pusuda bekleyen dehşetle ilgiliydi. Alman-Yahudi filozof Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandırdığı şey.
Sanırım, ekrandaki 24 İsraillinin – her biri, çoğu zaman duygusuzca, bazen de biraz gururla, en iğrenç suçları işlediklerini itiraf eden – bizim oğlumuz ya da kızımız, kardeşimiz olabileceğini fark etmek bizi şaşkına çevirdi.
Bana göre alkışlamanın tek nedeni, vicdanımızın içimizden gelen o sessiz, zayıf sesi bastırmaktı; o ses, “Ben de onların yaptığını yapabilir miydim? Ya çocuklarım?” diye soruyordu.
NAZA, İsrail ve Gazze hakkında zaten bilmediğimiz ya da şüphelenmediğimiz bir şey anlattığı için değil, tam da bu yüzden midemize yumruk gibi çarpıyor.
Bu bölgedeki Filistinli gazeteciler, her biri İsrail’in yapay zekâ mekanizması tarafından tek tek ortadan kaldırılmadan önce – tarihte kaydedilen en büyük medya personeli katliamında – bize soykırımın kanıtlarını her gün gösterdiler.
Hayır, film bize çok daha utanç verici bir şey anlatıyor. Bize kim olduğumuzu anlatıyor. Batı “medeniyetimizin” temellerinin tam olarak neye dayandığını anlatıyor.
Günümüzün Batı ayrıcalıkları, açgözlülük, yağma, kölelik ve soykırımdan oluşan, hiçbir zaman gerçek anlamda reddetmediğimiz ya da terk etmediğimiz, açık ve ırkçı bir sömürgeciliğin uzun tarihi üzerine inşa edilmiştir.
İsrail, hem esir alınmış Filistin halkı üzerinde sonsuz ve ölümcül deneyler yaparak sömürgeciliğin teknik verimliliğini artırarak, hem de bu barbarlığa olan kendi suç ortaklığımızı gizleyerek, bizim adımıza bu geleneği sürdürüyor.
İşte bu yüzden liderlerimizin İsrail’in soykırımına iş birliği yapması bu kadar kolay oldu: bombaları tedarik etmek, istihbaratı aktarmak, diplomatik koruma sağlamak, “aşırılıkları” mazur göstermek, protestoları bastırmak.
NAZA bizi susturuyor; bunun nedeni İsrail’in yaptıklarının canavarlığı değil, bunun kendi canavarlığımızın yadsınamaz bir kanıtı olmasıdır. Toplumlarımız tüm bunları izledi ve hiçbir şey yapmadı. Hepimiz suçluyuz.
* Jonathan Cook, İsrail-Filistin çatışması üzerine üç kitabın yazarıdır ve Martha Gellhorn Gazetecilik Özel Ödülü’nün sahibidir.

