David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Eğer İsrail, Yahudi diasporasının iddia ettiği gibi bir demokrasi olsaydı, şu anda dün geceki seçim sonuçlarını yansıtan bir hükümet kurulmuş olurdu.
Bu, iki Filistin bloğunun resmi ya da gayri resmi katılımıyla Gadi Eisenkot’un liderliğinde kurulacak bir çoğunluk ya da azınlık hükümeti olurdu.
Binyamin Netanyahu bu sonucu kabul etseydi, aşırı sağcı bloğunun iktidara geri dönmesi imkânsız olurdu. İsrail’in en uzun süre görevde kalan başbakanı için bu, bir dönemin sonu olurdu.
Ancak İsrail bir demokrasi değil ve Netanyahu da bir demokrat değil.
İsrail, Yahudi faşistlerin kimliği ve görüşleri etrafında giderek daha sıkı bir şekilde şekillenen bir yerleşimci devletidir.
Burası, Filistinlilerin – Hebron’da olduğu gibi – hiçbir mahkeme kararı, hiçbir hukuk yolu ya da tazminat hakkı olmaksızın, hatta hiçbir hukuki süreç izlenmeden evlerinden kovulduğu bir işgal gücüdür.
Yahudilerin karşı karşıya olduğu temel mesele, oy pusulasında yer almıyordu bile.
Oy pusulasında Netanyahu’nun liderliği, yargı darbesi, ultra-Ortodoksların askerlik hizmetine katılmayı reddetmesi, İsrail’in uluslararası izolasyonu vardı – Gazze’deki soykırım, işgal altındaki Batı Şeria’daki pogromlar ve Filistinlilerin geleceği hariç her şey.
Varoluşsal tehdit
Bu seçim kampanyasındaki her Siyonist parti, İsrail’in hâkim olduğu topraklardaki nüfusun yarısı sanki yokmuş ve dışlanmalıymış gibi davrandı.
Birkaç parti, Filistinlilerin sınır dışı edilmesi ve yerinden edilmesini kampanyalarının ana unsurları haline getirdi. Bezalel Smotrich liderliğindeki Dini Siyonizm, yüz binlerce Filistinlinin yaşadığı Celile ve Negev (Naqab) bölgelerini “Yahudileştireceğine” söz verdi.
İsrail’deki Filistinli nüfus, haklı olarak varoluşsal bir tehditle karşı karşıya oldukları sonucuna vardı ve bunun gerçekleşmesini engellemek amacıyla rekor sayıda oy kullandı. On yıllardır seçimi boykot eden Filistinliler sandık başına gitti.
“Kendimizi güvende hissetmiyoruz. Güvenlik duygusu tamamen ortadan kalktı – ve burada her düzeyde güvenliği kastediyorum,” dedi İbrahim Said, Middle East Eye’a. “Kendimi sadece ikinci sınıf bir vatandaş gibi değil, yirminci sınıf bir vatandaş gibi hissediyorum.”
İsrail’deki Filistinli vatandaşların yaklaşık yüzde 80’i oy kullandı. Bu sonuç, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir için bir uyarı işareti olacak; Bakan, Filistinlilerin oy hakkını kısıtlamak ve sınırlamak amacıyla gelecekte yapacağı girişimlerde bu seçimin yarattığı şoku unutmayacaktır.
Yahudi ve Filistinli vatandaşlar hiçbir zaman eşit olmadılar, ancak aralarındaki eşitsizlik artık grotesk bir boyuta ulaştı. Siyasetçileri de eşit değildi; bunlardan biri olan Balad partisinin lideri Sami Abu Shehadeh, 7 Ekim’deki Hamas saldırısını ve bunun sonuçlarını analiz ettiği bir makale yazdığı için seçimlere aday olmaktan men edildi.
Oyları da eşit değil. İsrail artık, Tel Aviv’deki bir gece kulübünde üç Dürzi vatandaşın başına geldiği gibi, Arapça konuştuğunuz için dövülebileceğiniz ve bıçaklanabileceğiniz bir ülke haline geldi. Doktor ya da sağlık çalışanıysanız, işinizi kaybedebilirsiniz.
Orduda görev yapan Dürziler gibi Siyonist bir Arap olmak, faşistlerden korunmak için bir kalkan değildir.
Araplar, sadece üstünlükçü Yahudilerin değil, tüm İsrailli Yahudilerin varoluşsal düşmanı olarak görülüyor – ve sonuç olarak, Eisenkot’un kendisi ve ortaklarından biri hariç hepsi, “Ortak Liste” ve “Ra’am” adlı iki Filistin bloğuyla yapılacak bir anlaşma sayesinde iktidara gelmeyeceklerine dair açıkça taahhütte bulundular.
Yahudi devleti, Siyonist olsun ya da olmasın, Araplar tarafından yönetilemez, dediler.
Siyasi manevralar
Başka herhangi bir ülkede, Arap partilerin toplamda 17 sandalye kazanacağı tahmin edildiği için, böyle bir sonuç onları açıkça “kral yaratıcı” konumuna getirecekti. Ancak biz, yenilgiyi nezaketle kabul edenlerin yaşadığı bir çağda yaşamıyoruz.
Brezilya’da Cumhurbaşkanı Lula da Silva’nın şaşırtıcı zaferinin ardından yenilgiyi kabul etmeyi reddeden Flavio Bolsonaro ya da 2020’de Joe Biden’ın galip ilan edilmesinin ardından ABD Başkanı Donald Trump gibi, Netanyahu da sessizce çekip gitmeye niyetli değil.
İsrail basınına göre, seçimlere giden günlerde İran’la savaşı yeniden alevlendirmek için elinden geleni yaptığını ve ancak Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in bu oyuna uymayı reddetmesi üzerine başarısız olduğunu zaten biliyoruz.
Bu girişim başarısız olunca Netanyahu, Tel Aviv üzerinde mantar bulutu gösteren yapay zekâ tarafından üretilmiş bir görsel paylaştı ve Zamir’in ihanetini geniş çapta gündeme getirerek, askeri komutanları İsrail’in savunması konusunda yumuşak davranan kişiler olarak göstermeye çalıştı.
Önümüzdeki haftalar ya da aylar boyunca sürecek siyasi manevralar sırasında, İran’a yönelik bir saldırı olasılığı azalmayacak, aksine artacaktır — en azından halefinin politikasını önceden belirlemek amacıyla bile olsa.
Trump gibi Netanyahu da patolojik bir yalancıdır. Ancak o, çok daha zeki ve aldatıcıdır; işte bu yüzden de bu kadar uzun süre iktidarda kalabilmiştir.
Yolsuzluktan dolayı adalete hesap vermek ya da 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyini Hamas saldırısına açık hale getiren ciddi güvenlik ihmaline ilişkin bir soruşturma komisyonu, onun üç temel endişesi arasında en önemsiz olanlardır.
Üçüncü ve en önemli endişesi ise, Polonya doğumlu akademisyen ve Revizyonist Siyonist olan babası Benzion Netanyahu’nun hayalini gerçekleştirmek, yani işgal altındaki Batı Şeria’yı ilhak etmek ya da onların deyimiyle Yahudiye ve Samiriye krallığını Yahudi devletine geri kazandırmaktır.
Netanyahu’nun köktendinciliğini hafife almak, onun Pensilvanya aksanlı Amerikan İngilizcesi tarafından, birbiri ardına gelen ABD başkanlarının düştüğü özenle kurulan tuzağa çekilmek demektir.
Netanyahu daha önce de bu konumda bulunmuştu. Siyasi düşmanlarına bir ulusal birlik hükümeti teklif edip ardından onları ezmeyi iyi bilir.
İkinci bir seçime nasıl oynayacağını da bilir; ikinci seferde yurtdışındaki binlerce Yahudi seçmenin ona karşı oy vermek için tekrar uçakla gelmeyeceğinin farkındadır. Ve o, aylarca sürebilecek bir görevde, geçici başbakan olarak kalmaya devam ediyor.
En büyük parti olan Likud’un lideri olarak Netanyahu, karşı karşıya olduğu yolsuzluk suçlamaları nedeniyle İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog tarafından affedilebilir ve Herzog, ondan bir sonraki hükümeti kurmasını isteyebilir.
Yerleşimci terörizmi
Ben Gvir ve Smotrich’in ellerini kaldırıp çekip gideceklerini düşünmek de aynı derecede aptalca olur. Ben Gvir, 7 Ekim’den bu yana bakanlığı tarafından 100.000 silah ruhsatı verildiğini açıkladıktan sonra, artık kendi silahlı milis güçlerine sahipler.
Bu silahların çoğu yerleşimcilere gidiyor. Hamas saldırısından önce bile, yerleşimciler “tehlike bölgesinde” yaşadıkları için silah sahibi olma konusunda öncelikliydiler. 2024 tarihli bir analize göre, Hebron’un kuzeybatısındaki Adora yerleşim yerlerindeki tüm yetişkinlerin üçte biri silah ruhsatına sahipti.
Aslında Ben Gvir ve Smotrich takım elbise değil, askeri üniforma giymeli – zira gençlerin oylarını da ellerinde tutuyorlar.
ABD’de, Yahudi Seçmen Kaynak Merkezi tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, 35 yaşın altındaki Yahudilerin neredeyse yarısı, Yahudi üstünlüğüne dayalı bir devlet kavramını reddederek, tek bir iki uluslu devlet içinde Filistinliler ve Yahudiler için eşit vatandaşlık ilkesini destekliyor.
İsrail’de ise gençlerin oyları tam tersi yönde sonuçlandı. İlk kez oy kullanacak seçmenler arasında yapılan anket, sonucun gençlerin oylarına bağlı olması durumunda Ben Gvir ve Smotrich’in birlikte yüzde 16’dan fazla oy, yani 29 sandalye kazanacağını gösterdi. Ben Gvir’in kendisini başbakan adayı olarak görmesi için her türlü neden mevcut.
CIA’nın, İsrail’deki Yahudiler arasında derinleşen çatlakların iç savaşa yol açabileceği yönündeki uyarısı, retorik ya da polemik amaçlı bir hayal ürünü değildir.
Eisenkot bir sonraki hükümeti kurmayı başarırsa, ilk ve en önemli görevi yerleşimcilerin etkisini kırmak olacaktır – ve bu hiç de kolay olmayacaktır. Onlar çoktan aşırı derecede güçlenmiş olabilirler.
Haaretz’de yazan editör Aluf Benn’in de belirttiği gibi, yerleşimciler ve siyasi destekçileri, Netanyahu döneminde elde edilen kazanımları korumak için kararlı bir kampanya başlatacaktır. Onlar için bu dönem, modern Filistin haritası üzerinde Yahudiye Krallığı’nı kurmak için gökten inmiş bir fırsattır.
Batı’nın aptallığı
Ancak Siyonist projenin Batılı destekçilerinin yapmak üzere olduğu çok daha temel bir hata var.
Netanyahu, Ben Gvir ve Smotrich’in iktidardan geçici olarak bile olsa düşmesi, İngiltere ve tüm Batı başkentlerinde duyulabilir bir rahatlama nefesiyle karşılanacaktır.
Onlar, İsrail’in bir kez daha Batı Şeria’yı iyi tanıyan ve E1 yerleşim bloğunun işgal altındaki Batı Şeria’yı ikiye bölmesini ve daha doğmadan bir Filistin devletini mahvetmesini engelleyecek bir pragmatist tarafından yönetileceği sonucuna varacaklardır.
Batı hükümetleri üzerinde, yaptırımlarla İsrail’i izole etmeleri yönündeki tüm baskı ortadan kalkacak ve üç uzun yılın ardından her şey eskisi gibi devam edecektir.
Ancak Filistinliler için hiçbir şey değişmeyecektir; onlar hâlâ abluka altındaki çadırlarda açlık çekecek, Gazze adlı toplu mezarda enkazların arasında katledilen aile üyelerinin ceset parçalarını aramak için çabalayacaklardır.
İşgal altındaki Batı Şeria’daki Filistinliler, Eisenkot yönetiminde hâlâ ordunun koruması altındaki Yahudi yerleşimci çeteleri tarafından terör altında yaşardı. İsrail’de ise kamuya açık yerlerde Arapça konuşmaya cesaret eden herkes hâlâ linç edilirdi.
İsrail’in giderek güçsüzleşen komşuları için de hiçbir şey değişmezdi. Gazze’den çok daha büyük olan Güney Lübnan ve Suriye bölgeleri hâlâ İsrail ordusunun işgali altında olurdu ve Suriye’deki Dürzi toprakları hâlâ bir İsrail himayesi altında kalırdı.
İsrail, hâlâ tüm Arap komşularıyla savaş halinde olduğunu düşünürdü – çünkü kimsenin ele almak istemediği gerçek şu ki, İsrail sonsuza dek değişmiştir.
Gazze’deki toplu intikam arzusu, İsrail’in tüm liberal kamuflajını paramparça etmiştir. Son üç yılda, İsrail her zaman olduğu gibi gerçek yüzünü ortaya koymuştur: topraklarını ele geçirmeye devam ettiği halklarla barış içinde yaşamaktan aciz bir sömürge projesi.
‘Tek kişilik gösteri’
Bu nokta, kimsenin Filistin sempatizanı olarak nitelendireceği son kişi tarafından vurgulanmıştır. Bu kişi, Dünya Yahudi Kongresi’nin başkanlığını yürüten 82 yaşındaki Yahudi milyarder Ronald Lauder’dir.
Lauder, tek kişilik bir Siyonist girişim haline geldi. Doğu Avrupa’da Yahudi okullarının kurulmasını finanse etti ve servetinin önemli bir kısmı İsrail’deki kurumlara aktarıldı. Serveti sayesinde 40 dünya lideriyle dostluk kurdu, ancak en yakın bağı Netanyahu ileydi.
Ancak bu ay Haaretz’de yayınlanan, gerçekten dikkat çekici bir röportajda Lauder, 30 yıllık sessizliğini bozdu.
“Karşınızda bir diktatör, tek kişilik bir gösteri var. İsrail bir demokrasidir, ancak Netanyahu demokrasinin kurallarına uymuyor,” dedi Lauder.
“Birkaç hafta önce Ürdün kralıyla görüştüm. Ürdün, İsrail’e en sadık ülkelerden biriydi; ancak Ben Gvir’in yaptıkları yüzünden bu en sadık ülkeyi İsrail’den nefret eden bir ülkeye dönüştürdük,” diye ekledi. “[Onun destekçileri] Washington Post muhabirini dövdüklerinde – daha ne kadar aptal olunabilir ki? Washington Post bu yüzden İsrail’den nefret edecek. Nefret! Ne amaçla?”
Haaretz’in haberine göre, Lauder İsrail ile bağlarını kopardığını anlatırken yüzünde derin bir tiksinti ifadesi belirdi.
“Tel Aviv’deki dairemi sattım, Be’er Sheva’daki evimi de başkanlığını yaptığım Yahudi Ulusal Fonu’na bağışladım. Oradaki bağlarımı temelde kopardım. Çünkü durum o kadar…” Lauder sözünü yarım bıraktı ve kusuyormuş gibi bir hareket yaptı.
Ayrıca bugünkü İsrail’i “çok zor bir durumda” olarak nitelendirdi. “Fark ettiklerinden daha zor… İsrail sadece Avrupa’yı ve diğer yerleri değil, diasporayı da kaybetti. Evet, hâlâ İsrail’e sadıklar, ama İsrail’in kendilerini koruduğunu hissetmiyorlar.”
Bu sözler, bir zamanlar Netanyahu’nun en yakın sırdaşı olan ve Suriye’de Hafız Esad ile Golan Tepeleri konusunda arabuluculuk yapmak gibi en hassas diplomatik görevlerde görevlendirilmiş bir adamdan geliyor. Lauder şimdi, Suriye’yi diktatörlükten kurtaran Ahmed el-Şara’yı destekliyor ve onunla bir anlaşma yapılabileceğine ikna olmuş durumda.
“Onunla sadece kısa bir süre vakit geçirdim, ama artık onu çok iyi tanıyorum,” dedi. “O sert bir adam, çok zeki ve iyi bir lider olacağına eminim. Suriye’yi doğru bir şekilde yeniden inşa etmek istiyor. Bibi akıllı olsaydı, beni arayıp ‘Birlikte çalışalım’ derdi. Bunu yapmayacak çünkü her şeyi kendine istiyor.”
Lauder, İngiliz Başbakanı Andy Burnham’ın bu çatışmayı halının altına süpürme telaşında çok kolay gözden kaçıracağı bir gerçeği anlıyor. İsrail, parçalanana kadar kendisi için “her şeyi almaya” devam edecek.
* David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı; Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman gazetesinde eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

