1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. Mustafa Kemal ve muhalifleri -6
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

Mustafa Kemal ve muhalifleri -6

23 Şubat 2007 Cuma 23:41A+A-

18Ekim 1924'te yeni yasama yılı için Meclis'i açmaya gelen Mustafa Kemal, kendisini karşılayanlar arasında Rauf ve Adnan beylerin olmadığını gördüğünde bir şeyler döndüğünü anlamıştı. 26 Ekim'de Kazım Karabekir, hakkındaki muhafazakârlık suçlamalarından yorgun düştüğünü, rapor ve tavsiyelerinin Genelkurmay Başkanlığı'nca dikkate alınmadığını söyleyerek istifa edip, ardından Ali Fuat Cebesoy da istifa edince Mustafa Kemal'in tepkisi sert oldu.

'Ya askerlik, ya siyaset'
Çünkü, sonradan Nutuk'ta belirteceği gibi, epeydir bazı Milli Mücadele paşalarının eski 2. Grup üyeleri ve bazı gazeteler aracılığıyla ulusu kendisine karşı kışkırtmak için yurtiçinde gizli örgütler kurma çabasında olduklarına inanıyordu. Bu 'tertip'i boşa çıkarmak için, 30 Ekim 1924'te Meclis'in kumandan üyelerine ya milletvekilliğini, ya askerliği seçmelerini emretti. 'Kuzu Paşa' lakaplı Fevzi Çakmak ve dört kolordu kumandanı bu isteğe uyarak orduda kalmayı seçtiler. Talebe itiraz edenler ise zorla istifa ettirildi. 8 Kasım'da yaşanan bir kabine bunalımından sonra Rauf Bey ve 10 arkadaşı istifa ettiler ve 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı (TpCF) kurdular.
Partinin Genel Başkanı Kazım Karabekir, ikinci başkanları Dr. Adnan Adıvar ve Rauf (Orbay), Genel Sekreteri Ali Fuat (Cebesoy) idi. Üyeler arasında bazı eski İttihatçılar da vardı. Mustafa Kemal'in üç gün sonra, "benim burnuma barut ve kan kokusu geliyor, inşallah ben yanılmışımdır" demesi, tepkisinin ne olacağını göstermişti.
21 Kasım 1924'te The Times gazetesinin İstanbul muhabiri Mr. Macartney'e mülakat veren Mustafa Kemal'e göre "Terakkiperverlerin cumhuriyetçilikleri içtenliksiz, programları sahte, kendileri de düpedüz gerici" idiler. Gazi bunları söylerken "çok öfkelenmiş, yüzü kıpkırmızı kesilerek, muhalefetin her bir üyesini teker teker anmış; onların her şeylerini borçlu bulundukları kendisine karşı nankörlük ettiklerini ve vatan haini olduklarını" söylemişti. Gazeteci bu hiddet karşısında, Paşa'yı yatıştırmak zorunda kalmıştı. Diğer suçlama ise TpCF'nin programının ve tavrının irticayı cesaretlendirdiği idi. Oysa programın 6. maddesinde sadece şunlar yazıyordu: "Parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır." Ayrıca programda Halifeliğin geri getirilmesi talebi olmadığı gibi dinin önemine ilişkin en ufak bir atıf yoktu.

Takrir-i Sükûn dönemi
Cumhuriyet'in ilanından sonra 13 Şubat 1925'te patlak veren Şeyh Said isyanı, ülkede demokrasinin tümüyle rafa kaldırılmasına yol açtı. İsyandan sonra Şeyh Sait dahil 47 kişi, Diyarbakır'da yerli ve yabancı erkânın huzurunda idam edildi.

Siyasi iklim böyleyken, 13 Şubat 1925'te Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran Köyü'nde patlak veren, dinci, feodal ve ulusal taleplerin iç içe geçtiği Şeyh Said isyanı, demokrasinin tümüyle rafa kaldırılmasına bahane oldu. Aslında Sünni Zazalar arasında kalan isyan sadece kırsal bölgelerde destek görmüştü. Örneğin Şeyh Said'in Diyarbakır'ı ele geçirme girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı, çünkü şehir halkı destek çıkmamıştı. Elazığ'da da benzer şeyler yaşandı. Lolan, Hormek ve Hayderan aşiretleri başta olmak üzere pek çok Alevi Kürt/Zaza aşireti Şeyh Said'in güçlerine karşı savaştı. Pek çok Kürt aşireti Ankara'ya bağlılık telgrafı çekmekte yarıştı. Bitlisli Nakşibendi lideri Said-i Nursi de isyana desteğini esirgeyenlerdendi.
Meclis'te isyana ılımlı yaklaşılmasını önerenler vardı ama Mustafa Kemal'in sert önlemler alınmasını tavsiye eden uzun konuşmasından sonra radikaller galip geldi ve 14 Doğu vilayetinde sıkıyönetim ilan edildi. Ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda dini esaslara göre cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri 'vatan haini' ilan eden değişiklik yapıldı. İsmet Paşa'nın rahatsızlığı yüzünden başbakanlığa getirilmiş olan Fethi Bey'in oylamayı kendisine güvensizlik olarak görüp istifa etmesinden sonra kurulan ikinci İsmet Paşa kabinesinin ilk icraatı ise, demokrasiyi askıya alma konusunda hükümete iki yıllık bir süre için neredeyse sınırsız yetkiler veren 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu'nu çıkarmak oldu. 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edilen kanunla biri Doğu için Diyarbakır'da (Şark), diğerleri Ankara'da olmak üzere, üç İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Türk Ordusu'nun 7, 8 ve 9. Kolorduları ile 12 tümenin katıldığı bir bastırma harekâtı sonunda isyan iki ayda bastırıldı, ancak gerek ordu gerekse isyancılar büyük kayıplar verdi. Şark İstiklal Mahkemesi'nde görülen Şeyh Said davasında 81 sanık yargılandı, dava sonunda 12 kişi beraat etti, Şeyh Said'le beraber 49 idam kararı verildi, bunlardan ikisinin cezası 10 yıl hapse çevrildi, diğer 47 hükümlü 28 Haziran'da Diyarbakır'da yerli ve yabancı erkânın huzurunda idam edildi. Diğer sanıklar ise bir ila 10 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı. 3 Haziran 1925'te ise isyana destek verdiği iddia edilen TpCF kapatıldı. (Bu desteği gösteren belgeler bugüne kadar ortaya konulmadı.)
Sadece yedi ay faaliyet gösterebilen, ancak bir ara seçime girebilen, dolayısıyla hiç hükümet kuramayan parti, Cumhuriyet tarihinde ancak bir 'dipnot' olarak kaldı. Partiye, dönemi anlatan önemli eserlerde bile yer verilmedi, verildiği durumlarda da Mustafa Kemal'in bakış açısıyla verildi. Prens Sabahattinci liberal bir programı olan parti, CHF'nin tersine, kuvvetler ayrılığı ilkesini, tek dereceli seçimleri, cumhurbaşkanının fesih ve veto yetkisinin sınırlanmasını savunuyordu. Partinin, esas olarak bağımsızlığın kazanılmasından sonra yapılması kaçınılmaz olan devrimlerin hızı ve derinliği konusunda Mustafa Kemal'den farklı düşündüğü, daha tedrici bir dönüşümü savundukları anlaşılmaktadır. CHF'den daha az otoriter, daha az merkeziyetçi, daha az köktenci oldukları söylenebilir. Nitekim, partinin kapatılmasından birinci derece sorumlu olanlardan İsmet İnönü, 1963'te partinin 'muhafazakâr' olmadığını, aksine parti liderlerinin "ileri fikirli ve islahatçı" olduklarını söylemek gereğini duymuştur.

* * * * * * * * * *

Festen şapkaya geçilirken
Türkiye'de 'modern şapka' kullanmak, 25 Kasım 1925'te çıkan kanunla zorunlu hale getirildi. Peşinden bugün devrim kanunu diye anılan bir dizi yasal düzenleme daha yapıldı.

Mustafa Kemal, Nutuk'ta "Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu" demişti.
Ama Mayıs 1925'te Donanma'da Alman tipi keplerin giyilmesiyle başlayan süreçte hem komik; hem trajik olaylar yaşandı.
24 Ağustos-1 Eylül 1925 tarihleri arasında, Çankırı, İnebolu ve Kastamonu'yu kapsayan bir yurt gezisi sırasında, Kastamonu'da elinde bir 'Panama şapka' ile halka 'medeni ve milletlerarası' olmak için şapka giymeyi öğütleyen Mustafa Kemal, aynı gezi sırasında, ordunun gücüne ve önemine de vurgu yapmıştı. Halkın çoğu mesajı almıştı, ancak ülkede yeterli sayıda şapka yoktu. Kimi başına kâğıt şapka, kimi kadın şapkası takmak zorunda kalırken, namaz kılarken düşmeyen kopçalı kasketler yapmak gerekti. Kastamonulu terzilerin hepsi kasket terzisi oldu ama yine ihtiyaç karşılanamadı. Yabancı tüccarlar fırsatı kaçırmadılar ve yurtdışından gemiler dolusu fötr, panama kasket vb. şapkayı ülkeye getirdiler.
Bu sefer fiyatlar çığrından çıktı ve şapkaya 'narh' konması gerekti. Böylece Mustafa Kemal'in Kastamonu'da söylediği, "İşte takke, üzerinde fes, onun üstünde de ağbani sarık... Bunların hepsinin ayrı ayrı parası yabancılara gidiyor" sözü boşa çıktı. Bağımsız Bursa milletvekili Sakallı Nureddin Paşa'nın, milletvekillerinin şapka giymeye zorlanışını Anayasa'ya aykırı bulması 'gericilik', 'vatana ihanet', 'bağnazlık' nidalarıyla karşılandı. Ahmet Ağaoğlu'nun, "Şapka meselesinin Anayasa ile ilgili olduğunu işitince utandım. Şapkanın, gömleğin, redingotun, mendilin Anayasa ile ne ilgisi var?" diye sorması fayda etmedi, 25 Kasım 1925'te Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu çıktı.

Peş peşe kanunlar
30 Kasım'da, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Men' ve İlgasına Dair Kanun geçince, Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de 'gavur memur istemeyiz', 'şapka istemeyiz' diye gösteriler başladı. Tepkiler, Ankara İstiklal Mahkemesi'nce verilen 12 (bazı kaynaklara göre 78) idam ve yüzlerce ağır hapis cezası ile bastırıldı.
İdam cezaları İsmet İnönü'nün teklifi ile, Meclis'in onayı aranmaksızın infaz edildi. Mustafa Kemal, daha sonra "Bunu 'Takrir-i Sükûn' düzeninin sağlanması için geçerli olduğu zamanda yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama bunda sözü edilen yasanın yürürlükte olması işi kolaylaştırdı denirse, bu çok doğrudur" demişti.
* * * * * * * * * *

Yolları ayrılan iki güçlü paşa
Karabekir, sonradan Mustafa Kemal'e ağır suçlamalar yöneltti.

Muhafazakâr milliyetçi denilebilecek bir çizgisi olan Kazım Karabekir (1882-1948) Mustafa Kemal'le daha Milli Mücadele sırasında görüş ayrılıklarına düşmüştü. Ama ikilinin yolları Cumhuriyet'in ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından sonra ayrıldı.
TpCF deneyimi ve bunu izleyen İzmir suikastı davasından sonra Moda'daki evinde göz hapsine alınan Karabekir, 1933'te Milliyet gazetesinin 'Ankaralının Defteri' isimli sütununda neşredilen ve 'Millici' imzasıyla kendisini eleştiren yazılara yedi cevap gönderdi. Mektuplardan sonuncusu 'devletin beynelmilel menfaatlerine aykırı olduğu' gerekçesiyle yayınlanmayınca Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları kitabını yazdı. Kitabın içerdiği iddialar yüzünden hiç hoş karşılanmadı ve tüm nüshaları Kılıç Ali başkanlığındaki bir heyetçe toplatılıp yakıldı.

Paşa'nın iddiaları
Karabekir'e göre 'İstiklal Harbi yapmak fikri'ni ilk kez kendisi 29 Kasım 1918'de İsmet Bey'e açmıştı. Vahidettin'i de ikna edince, konuyu 11 Nisan'da Mustafa Kemal'e açan Karabekir, bir gün sonra Trabzon üzerinden Erzurum'a geçerken, Mustafa Kemal Samsun'a ancak Harbiye Nazırı olmaktan umut kesince gitmişti.
Erzurum ve Sivas kongreleri sırasında 'milli güçlere' güvenmekten vazgeçip, önce Bolşeviklerden, sonra Amerikan mandasından medet ummuştu. Kendisinin Doğu'da Ermenileri durdurmak için harekete geçme isteğine, Rusya'ya bel bağladığı için bir türlü izin vermemişti. Karabekir kendi inisiyatifiyle harekete geçerek Doğu Cephesi'nde 'Ermeniler'i darmadağın ederken', Mustafa Kemal, Meclis'i kontrol etmeye aklını taktığı için iç isyanlar artmıştı.
Ordu ihmal edildiği için Yunanlılar Ankara önlerine gelebilmişti. Sakarya Savaşı'nı Mustafa Kemal'in hataları uzatmıştı. Karabekir ayrıca, Mustafa Kemal'i, Ali Şükrü'nün katili Topal Osman'ı, TKP'li Mustafa Suphiler'in katili Yahya Kahya'yı, Erzurum Kongresi sırasında Mustafa Kemal'i tutuklamaya çalışan Trabzon Valisi Ali Galip'i ve Fevzi Paşa'yı öldürme emri verdiği için de suçluyordu. Ama en büyük eleştirisi Cumhuriyet'in alelacele ilan edilmesi, halifeliğin ise Musul meselesi çözülmeden kaldırılması konusunda idi.
Kitabın müsadere edilen nüshalarından biri üzerinden Mustafa Kemal tarafından hazırlanan dokuz sayfalık yanıtlarda, bazı açıklamaların yanı sıra, 'yalan', 'saçma ve ayıp', 'beyinsizce' şeklinde notlar düşülmüşse de İslamcı-milliyetçi ideolojisinin ve benmerkezci kişiliğinin yarattığı öznelliği hesaba katarak belli bir ihtiyat payı bırakmak kaydıyla, Kazım Karabekir'in iddialarını incelemekte fayda vardır.

RADİKAL

YAZIYA YORUM KAT