Yeni Şafak / Gökhan Özcan
Tenhaların enginliği
Dünyanın ilgisini üstüne çekmek için yaşayanlar, ilgilerini bir daha dünyadan kolay kolay geri alamazlar. Dünyadan başka bir şey göremeyenler, dünyada mahpus kalırlar. Dünya varoluşumuzun sadece bir parçasıdır oysa, en büyük parçası da değildir üstelik.
“Biliyor musun?” dedi yavaşça yanındakine dönerek, “dünya sürekli gevezelik ederek bizi lafa tutuyormuş gibi geliyor bana!”
Yalnız kalmanın, tek başınalığın, bir tenhalığa sahip olmanın istenmediği, çeşitli bahanelerle mahkûm edildiği zamanlardayız. Oysa geçmişte o tenhalık, o inziva, hakikati arayanların içine taşındıkları, dünyanın dağdağasından kaçarak sığındıkları bir yer, bir hâldi. İnsanın zihinsel ve kalbî anlam arayışlarının, varlığa ilişkin meraklarının, kendini keşfetme macerasının bir yere varması için, bu tenhalığa, bu dinginliğe ihtiyaç duyulurdu. Sükût hali nasıl sözleri ortadan kaldırmıyorsa, münzeviliğin de hayata dair anlamları belirsizleştirmediği, aksine yakîne çağırdığı, derinleştirdiği ve zenginleştirdiğine inanılırdı.
“Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan, gayet mümkün ve basittir bu:
İnsan dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz, özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse. Huzur dediğim zarif bir düzendir aslında. Kendini sürekli böyle bir inzivaya çekilmeye ver ve kendini yenile: Ancak önermelerin çok kısa ve özlü olsun ki, tüm acılar bir anda silinsin ve oradan hiç yıpranmadan dönebilesin” diyor ‘Kendime Düşünceler’ kitabında Marcus Aurelius.
Efendimiz (sav) vahye muhatap olmak üzere Hira’ya, vahyin nüzulünden çok zaman önce, dünyanın kalabalığından, gürültüsünden, keşmekeşinden uzak o esrarlı mağaraya çağırılmış, o dinginlikle Kelamullah’a, dünyayla yorulan bir zihnin taşıyamayacağı ilahi ‘emanet’e hazırlanmıştı. Herhangi bir insanın, hakikate dair irfana ve hikmete, dünyaya ve ukbâya dair bir şuura, varlığa dair bir idrake erişmesi için böyle bir tenhaya, böyle sükûnet zamanlarına ve böyle dünyadan olabildiğince ârî bir ‘mağara’ya ihtiyacı olsa gerek. Efendimizin (sav) her hali, her davranışı bize örnek gösterildiğine göre; hakikate açık olabilmek için böyle bir sükûnet ve tenhalığa mutlaka ihtiyacımız var bizim de. Kalabalık dünyadır, dünya kalabalıktır çünkü; çok kaotik, çok gürültücü, çok baştan çıkarıcı ve çok dikkat dağıtıcıdır. Oradan kaçıp sığınacak bir tenhamız yoksa, zihnimiz ve kalbimiz dünya kafesinin içinde esir kalır, hakikate doğru kanatlanmaya imkân bulamaz.
Güney Koreli Hwang Bo-reum, ‘Hyunam-Dong Kitabevi’ adını verdiği kitabında tek başınalığa farklı bir yerden bakıyor: “İnsan er nihayetinde bir ada değil midir? Bir ada tek başına, bir ada kadar kimsesiz. Öte yandan tek başına ve kimsesiz olmanın aslında tamamıyla kötü olmadığı fikri kuşatıyor beni. Zire tek başına olmak beraberinde özgürlüğü getirdiği gibi, kimsesiz olmak derinlere inmenize olanak sağlar”
Dünyadan hiç olmazsa bazen, hiç olmazsa ara sıra gözümüzü alabilmeyiz. Bizi sürekli elinden çekip almak istedikleri tenhamıza, tenhalığımıza geri dönebilmeliyiz. Zihnimizi sürekli meşgul tutmak isteyen şeylerden dingin zamanlara kaçabilmeliyiz. Kalbimizi boş esaretlerden kurtarıp muhabbet bahçelerinde dolaştırabilmeyiz. Kendimizden kaçmayı bırakıp sükûnet ikliminde özümüzle bir araya gelebilmeyiz.
Kalemine çok ağır gelen şu notu düştü defterine: “Kendini ‘çok’un içinde kaybeden bir idrak, ‘Tek’i nereden bilsin, nerede bulsun?”
