“Hırsızlık Yapan Kızım Fatıma Olsa Bile...”
Bildane Kurtaran / Doğru Haber
Son günlerde patlak veren fon krizi herkesin malumu…
Yaşanan bu krizde isimleri öne çıkan kişilerin toplumun her kesiminde büyük şaşkınlığa neden olduğu ve bunun toplumda ciddi bir sosyal kırılmaya yol açacağı da aşikâr. Zira yaşananlar yalnızca ortaya çıkan maddi kayıplardan ibaret değil. Toplumsal güveni, adalet duygusunu ve emanet bilincini de doğrudan ilgilendiren çok daha derin bir mevzu..
Tam da bugünlerde, pek çok kişinin aklına gelen ve üzerinde yeniden düşünmemiz gereken bir hadis-i şerifi kaynaklarda yer aldığı şekliyle aktaralım...
“Mekke’nin fethi sırasında hırsızlık yapan, nüfuzlu bir kadının durumu Kureyş’i oldukça endişelendirmişti.
“–Bu kadın hakkında Resûlullah (s.a.v.) ile kim konuşabilir?” diye soruşturdular. Sonunda:
“–Buna Allah Resûlü’nün çok sevdiği Üsâme bin Zeyd’den başkası cesaret edemez.” dediler.
Kadın Allah Resûlü’nün huzuruna getirildi. Üsâme onun hakkında Resûlullah (s.a.v.) ile konuştu. Efendimiz’in yüzü renkten renge girdi ve:
“–Allah’ın hadlerinden birini düşürmem için mi şefaat ediyorsun?” buyurdular.
Üsâme yaptığına hemen pişman oldu ve:
“–Yâ Resûlallah, benim için istiğfar ediver!” dedi.
Akşam olunca Resûlullah (s.a.v.) ayağa kalktılar. Allah Teâlâ’ya lâyık-ı vech ile hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle hitap ettiler:
“–Sizden öncekiler, ileri gelenlerden biri hırsızlık yaptığı zaman onu cezalandırmadıkları, zayıf biri hırsızlık yaptığı zaman ise ona hemen had tatbik ettikleri için helak oldular. Bana gelince, nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şayet Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı muhakkak elini keserdim.”
Sonra emrettiler ve hırsızlık yapan kadının eli kesildi.
Âişe (r.a.) şöyle der:
“Bundan sonra kadın çok samimi bir tevbe etti ve evlendi. Zaman zaman yanıma gelirdi, ben de onun ihtiyaçlarını Allah Resûlü’ne ulaştırırdım.”
(Müslim)
Bu hadis-i şeriften çıkarılacak pek çok ders var. Ancak üzerinde en çok durulması gereken husus, adaletin herkes için aynı ölçüde geçerli olması ilkesidir.
Çünkü adalet; güçlüye başka, zayıfa başka; tanınana ayrı, sıradan insana ayrı uygulanan değişken bir ölçü değildir.
Bir diğer kritik mesele ise, insanın toplum önünde gösterdiği sosyal persona ile yalnız kaldığında baş başa olduğu kendi öz kimliği arasındaki çelişkidir. Toplum içindeki saygın duruş, unvanlar veya vitrine çıkarılan o ideal görünüm, insanın kendi özündeki zaafları, nefsini ve içsel muhasebesini terbiye etmeye yetmez. İnsanın itibarı, makamı veya toplumdaki görünürlüğü, nefsinin imtihanlarından muaf olacağı anlamına da gelmez. Bilakis, bu konumdaki insanların imtihanı çok daha çetindir. Mala, makama veya güce meyli olan insanoğlunun kalbinin ibresinin kayması an meselesidir.
Bu durum her birimiz için geçerlidir. Bizzat sınanmadığımız bir imtihan üzerinden büyük cümleler kurmak, çıkarımlarda bulunmak kolaydır.
İşte bu yüzden, Resûlullah’ın (s.a.v.) sıkça yaptığı şu duaları çok daha bilinçli bir şekilde dilimize, gönlümüze, hayatlarımıza yerleştirmeye ihtiyacımız var..
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.”
(Tirmizî, Kader)
“Allah’ım! Rahmetini umuyorum. Beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma. Bütün işlerimi ıslah eyle. Senden başka ilah yoktur.”
(Ebû Dâvûd, Edeb)


