
Krizlerin Gölgesinde 2026 Dünya Kupası ve Amerikan İstisnacılığı
Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, ABD ev sahipliğinde düzenlenen 2026 Dünya Kupası’ndaki çifte standartları, turnuvanın bir "imaj aklama" çabasından ziyade güç gösterisine dönüşmesini ve FIFA'nın bu süreçteki rolünü değerlendirdi.
Krizlerin gölgesinde 2026 Dünya Kupası ve Amerikan istisnacılığı
Mehmet Rakipoğlu / Fokus+
Spor tarihinin en ironik sahnelerinden biri bu yılki Dünya Kupası’nda yaşanıyor. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ev sahipliğinde gerçekleşen futbol turnuvası, ABD ve İsrail ortaklığında saldırganlığın zirve yaptığı bir dönemde düzenleniyor. Bu anlamda, İran, Venezuela, Filistin, Yemen ve Suriye başta olmak üzere, dünyanın birçok noktasında hukuku çiğneyerek saldırgan politikalar tatbik eden ABD’nin dünyanın en büyük spor organizasyonuna ev sahipliği yapıyor olması, turnuvanın yalnızca sporla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Nitekim 2026 FIFA Dünya Kupası, futbol tarihinde bir ilke de tanıklık ediyor. Örneğin, tarihte ilk defa turnuvaya katılan ülkelerden birine karşı savaş açmış bir devlet, aynı zamanda o turnuvanın ev sahibi koltuğunda oturuyor. ABD istisnacılığının bir kez daha zuhur ettiği bu durum, sıradan bir çelişkiden ziyade uluslararası sistemin meşruiyet krizinin futbol sahasına yansıması olarak değerlendirilebilir.
Futbolla güç sergileme
Futbolun siyasetle ilişkisine dair birçok kavram türetilmiştir. Bu kavramların en çok dolaşımda olanlarından biri olan sportswashing (sporla aklanma) kavramı, son yıllarda ağırlıklı olarak Körfez ülkelerini hedef alan eleştiri söyleminin merkezine oturmuştur. Katar’ın ev sahipliğinde gerçekleşen 2022 Dünya Kupası öncesinde Batılı medya kuruluşları -Guardian’dan New York Times’a kadar- bu kavramı, Katar’a karşı özel bir suçlama aracı hâline dönüştürmüştür.
2026 Dünya Kupası’nda turnuva henüz yeni başlamışken bile yaşananlar sportswashing ile açıklanamayacak boyuta varmıştır. Nitekim turnuvaya dair Trump yönetiminin tutumu, kirli bir imajı parlatmaktan/bu imajdan aklanmaktan ziyade mevcut gücü vitrine çıkarmak üzerine kuruludur. Bu anlamda Abdullah el-Aryan’ın yerinde tespitine göre bu, sportsmaxxing’dir. Daha da açmak gerekirse, Trump yönetimi altındaki ABD, turnuva politikası ile dünyanın en değerli kültürel etkinliğini, algılanan Amerikan üstünlüğünü ve toksik siyasi gündemleri sergilemek için araçsallaştırmaktadır.
Nitekim FIFA Başkanı Gianni Infantino, geçen Aralık’ta Trump’a -Nobel Barış Ödülü alamayan başkana teselli ödülü niteliğinde- uydurma “FIFA Barış Ödülü”nü takdim etmiş, turnuva bileti satışlarından finanse edilen 100 milyon dolarlık eğitim girişiminin yönetimine ise Trump’ın kızı Ivanka getirilmiştir. Bu tablo, FIFA’nın tarafsız bir spor yönetim kuruluşu olmaktan çıkıp Amerikan yumuşak güç (soft power) mimarisinin bir unsuruna dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Uluslararası ilişkiler yazınında yapısal güç tartışmaları çerçevesinde değerlendirildiğinde, bu tablo daha anlamlı bir hâl alıyor. Bu anlamda yapısal güç, güvenlik, finans, üretim ve bilgi yapıları üzerindeki denetim aracılığıyla uluslararası sistemin kurallarını belirleme kapasitesi olarak tanımlandığında, FIFA ile kurulan bu ilişkinin, söz konusu gücün kültürel ve spor alanına taşınmasından başka bir şey olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Buna göre, Dünya Kupası ABD’nin orkestrasında, güç siyasetinin güdümünde, siyasetin kurallarını belirlemek, kimin oynayacağını ve kimin oynamayacağını dikte etmek, meşruiyet sınırlarını tek taraflı olarak çizmek anlamına gelmektedir.
Dışlama: Vize ve çifte standartlar
Turnuvanın başlamasından haftalar önce bile mezkûr tablonun ortaya çıkacağı birçok kişi tarafından tahmin edilmiştir. Nitekim İran Futbol Federasyonu’nun tüm heyeti, Aralık ayındaki kura törenine Washington’da katılamamış; heyetin ABD vizeleri reddedilmişti. İran millî takımı, Arizona’daki kamp programını Meksika’ya taşımak zorunda kalmıştı. Bazı teknik heyet mensuplarının vizeleri baştan reddedilmiştir. ABD’nin bu uygulamasının, hukuksuz bir savaş açtığı İran’a karşı icra edilmesinin yanında, İran takımının her maç için ABD sınırından geçmesi ve saatler sonra geri dönmesi gerekmesi de Beyaz Saray’ın bir başka hukuksuzluğu olarak not edilebilir. Dolayısıyla Trump yönetimindeki ABD’nin, başka takımlara uygulanmayan bu prosedürü yalnızca İran’a uyguluyor olması, sportif rekabet alanını siyasi bir baskı aracına dönüştürdüğünü kanıtlamaktadır.
Irak’ın en çok gol atan oyuncularından Eymen Hüseyin’in Chicago O’Hare Havalimanı’nda yedi saat boyunca sorgulanması, takım fotoğrafçısının ABD’ye alınmaması, Fas millî takımından oyunculara herhangi bir açıklama yapılmaksızın vize reddedilmesi, Afrika’nın 2025 yılı hakemi seçilen Somalili Ömer Artan’ın hâlen geçerli bir vizeyle Miami’ye geldiğinde geri gönderilmesi, ABD’nin kurumsal zihin haritasına dair çok önemli mesajlar barındırmaktadır. Trump’ın daha önce Somalililer için “düşük zekâ” ve “çöp” ifadelerini kullandığı hatırlandığında, ABD ev sahipliğindeki turnuvanın bu ırkçı söylemin pratik bir uzantısına dönüştüğü görülmektedir.
Öte yandan İran ve Haiti’den gelen taraftar gruplarına ABD’de oynanacak maçlara katılma yasağı getirilirken, Fas ve başka ülkelerden destekçilerin sınır kapılarından geri çevrildiği de raporlanıyor. Üstelik ABD’li yetkililer, göçmen denetim birimlerinin (ICE) maç günü stadyumlara baskın yapıp yapmayacağına dair herhangi bir güvence vermekten açıkça kaçınıyor. Diğer bir ifadeyle, Mahmud Halil ve Rumeysa Öztürk gibi ICE tarafından Filistin’deki soykırımı ifade etmelerinden ötürü tutuklanan, sorgulanan ve hukuksuz baskıya maruz kalanlar gibi Dünya Kupası’nda maç izlemeye gelen, Siyonizm’e karşı ses getiren herkesin tutuklanabileceği mesajı da böylece verilmiş oluyor. Ayrıca Dünya Kupası’nı izlemek için ABD vizesine başvuranların vize başvurularında 5 yıllık sosyal medya geçmişinin talep edilmesi, sistematik bir ideolojik tarama pratiğini gözler önüne seriyor. ABD’nin uyguladığı bütün bu hukuksuz eylemler, FIFA’nın en temel ilkeleriyle -sporu siyasetten bağımsız tutmak, eşit muamele, uluslararası spor cemaatinin bütünlüğü- doğrudan çelişmektedir. Ancak FIFA bu konuda sessizliğini korumakta, bir anlamda Trump’ın liderliğindeki ABD’nin hukuksuzluklarına destek olmaktadır.
Boykot
Tüm bu tablo, Batılı liberal düzenin meşruiyet krizinin spor alanına taşındığını gösteriyor. Uluslararası kurumlar —BM, ICC, FIFA— uzun süre boyunca “adil oyun” ve “hukuk devleti” ilkelerinin evrensel garantörleri olarak pazarlanmış; bu kurumların inandırıcılığı büyük ölçüde ABD önderliğindeki sistemle özdeşleştirilmişti. Şimdiyse aynı ABD, uluslararası ceza mahkemesini yargılamaktan kaçınan Netanyahu ve ekibine yönelik yaptırımlar uygulayarak fiilen koruma sağlamakta, ICC savcılarına bizzat yaptırım kararı vermektedir. Böylesi bir hukuksuzluğun zemininde yer alan turnuvanın etrafında boykot tartışması kaçınılmaz olarak gündeme geliyor. Spor boykotlarının tarihsel emsalleri bu anlamda önemli veriler sunmaktadır.
Hatırlanacak olursa 1979’daki Sovyetlerin Afganistan işgali nedeniyle 1980’deki Moskova’da düzenlenen olimpiyatlara ABD dâhil 65 ülke katılmamış; buna misilleme olarak da Sovyetler ve Doğu Bloku’ndaki ülkeler 1984’teki Los Angeles olimpiyatlarını boykot etmişti. Söz konusu durum, Soğuk Savaş konjonktüründe sporun siyasi çekişmede bir araç olduğunu göstermektedir. Bugün yaşanan süreç, Soğuk Savaş şartlarından farklı olmakla birlikte, spor-siyaset ilişkisi bağlamında benzer bir anlam taşımaktadır. Spor, siyasetin gölgesinde araçsallaşmaya maruz bırakılmakta; ABD, Dünya Kupası politikasında güç gösterisi sergilemektedir.
1980 ve 1984 olimpiyatlarından farklı olarak 2026 Dünya Kupası’na dair boykot çağrıları neredeyse yok denecek kadar azdır. Buna rağmen, daha önce boykot edilen olimpiyat veya uluslararası turnuvalara kıyasla 2026 Dünya Kupası’nın ABD ev sahipliğinde gerçekleşmesi daha büyük bir sorun teşkil etmektedir. Nitekim üç ay önce başlatılmış, BM yetkisinden yoksun ve uluslararası hukuk çerçevesinde saldırganlık suçu kapsamına giren bir savaşın tam ortasında yürütülen bir turnuvanın meşruiyet zemini oldukça tartışmalıdır. İki buçuk yıldır süren Gazze soykırımının aktif ortağı olan, uluslararası yargıdan savaş suçlularını (Netanyahu gibi) koruyan bir devletin futbol camiasına “hoş geldiniz” mesajı vermesi, bütün uluslararası normlara rağmen bir güç gösterisinden başka bir anlam taşımamaktadır.
Ayrıca bu süreç Batılı aktörlerin çifte standart uygulamalarını bir kez daha akıllara getirmiştir. Hatırlanacak olursa, Batı kamuoyu, Katar ev sahipliğinde 2022’de düzenlenen Dünya Kupası süresince işçi hakları ve eş cinsel ilişki yasaları gerekçesiyle Guardian’dan BBC’ye kadar büyük bir ‘gazetecilik seferberliği’ ortaya koymuş ve Doha yönetimi üzerinde baskı kurmuştu. Hatta Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer maçlara katılmayı reddetmiş, İngiliz futbolcular eş cinselliği destekleme bağlamında gökkuşağı bantlarını takmıştı. Batı’nın Katar üzerine kurduğu baskı; İran’a karşı haksız saldırılar uygulanması, Gazze soykırımını açıktan destekleyen, uluslararası hukuk ve normları hiçe sayan ABD’ye uygulamaması, siyasal anlamda çifte standartların nasıl uygulandığının gösterilmesi açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Dolayısıyla Batılı birçok aktörün böylesi ikircikli tavırları, derin bir yapısal ön yargı taşımakta olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda söz konusu ön yargı, kimin “ihlal eden”, kimin “norm koyucu” sayıldığını belirleyen hiyerarşik bir Batı merkezciliğin ürünüdür.
Sonuç olarak, 2026 Dünya Kupası, uluslararası spor kurumlarının güçten yana saf tuttuğunda “tarafsızlık” söyleminin nasıl boş bir retorikten ibaret kaldığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bu yapısal örüntü yeni değildir.
FIFA Başkanı Stanley Rous, 1961-1974 yılları arasında görev yaptığı dönemde ırk ayrımcılığını sistematik biçimde uygulayan apartheid Güney Afrika’nın uluslararası futboldan dışlanmaması için yıllarca direnç göstermiş; “sporu siyasete karıştırmayalım” söylemini bir kalkan olarak kullanmıştı. Güney Afrika nihayetinde 1964’te ihraç edilmiş, ancak bu Rous’un iradesiyle değil, Afrikalı ve Asyalı federasyonların baskısıyla gerçekleşmişti. Bugün Gianni Infantino da benzer bir tutum sergiliyor. Nitekim FIFA, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü hukuka aykırı savaşa, Gazze’deki soykırım ortaklığına ve turnuva sürecindeki sistematik dışlama politikalarına karşı derin bir sessizlik içinde. Trump’a uydurma bir barış ödülü takdim eden, Ivanka Trump’ı eğitim girişiminin başına getiren Infantino’nun sessizliği tesadüf değil, bilinçli bir tercih.


HABERE YORUM KAT