Ayşegül Sili-Kalem / Tezkire
Ya Otokolonizasyonsa?
Kolonyalizm, uzun süre boyunca bir devletin başka bir ülkeyi askerî ve siyasî bakımdan hâkimiyeti altına alması, kaynaklarını kullanması ve yerli halk üzerinde doğrudan bir idare kurması üzerinden düşünüldü. Bu çerçevede sömürgecilikten kurtulmak da büyük ölçüde işgalin sona ermesi, bağımsızlığın kazanılması ve yabancı yönetimin yerini millî bir iktidarın alması demekti. Ne var ki sömürge imparatorluklarının çözülmesi, meselenin bağımsızlık ilanlarıyla kapanmadığını kısa zamanda gösterdi. Fanon’un daha sömürgesizleşme mücadeleleri devam ederken dikkat çektiği üzere sömürgeci, yönetimi altındaki ülkeden ayrılmış olsa bile onun kurduğu hiyerarşiler, yerli seçkinlerin dünyaya bakışı, neyin medeni ve makbul sayılacağına ilişkin hükümler ve insanın kendisini başkasının gözünden değerlendirme alışkanlığı yaşamaya devam edebiliyordu. Sömürgecilikten kurtulmak mümkündü, fakat sömürgecinin dünyayı tasnif etme biçiminden kurtulmak çok daha güçtü. Edward Said’in oryantalizm tartışması, meselenin bu tarafını görünür kılan önemli eşiklerden biri oldu. Batı’nın Doğu üzerinde kurduğu hâkimiyetin yalnız ordular, ticaret yolları veya siyasî kurumlarla işlemediğini; Doğu’yu tanımlayan, sınıflandıran, hakkında konuşan ve giderek ona nasıl biri olduğunu söyleyen muazzam bir bilgi düzeniyle birlikte yürüdüğünü gösterdi. Böyle bakıldığında kolonizasyon, toprakların ele geçirilmesinin ötesinde, bir toplumun kendi hakkındaki bilgisinin de dışarıdan kurulabildiği bir iktidar biçimine dönüşüyordu. Postkolonyal düşüncenin sonraki seyri boyunca tartışmanın kültüre, dile, temsile ve bilgi üretimine doğru genişlemesinin sebebi biraz da buydu.
Dekolonyal düşüncenin sonradan yaptığı önemli müdahale ise kolonyalizm ile ‘kolonyalite’yi birbirinden ayırmak oldu. Perulu düşünür ve sosyolog Aníbal Quijano’nun kavramsallaştırmasıyla kolonyal yönetim tarihsel olarak sona erse bile, onun dünyayı merkez ve çevre, ileri ve geri, medeni ve ilkel, bilgi üreten ile hakkında bilgi üretilen toplumlar şeklinde sıralayan iktidar mantığı yaşamaya devam edebilirdi. Bu bakımdan kolonyalite, geçmişte yaşanmış ve kapanmış bir işgal tecrübesinden ziyade, modern dünyanın bilgi, iktidar ve toplumsal değer hiyerarşilerine sinmiş daha kalıcı bir yapılanmaya işaret ediyordu. Walter D. Mignolo ise Quijano’nun işaret ettiği gerçeği tamamlayarak kolonyalite olmadan modernite olamayacağını ortaya koydu. Günümüzde dekolonizasyonun sosyal bilim çevrelerinden gündelik dile, teknolojiden dine, kültüre, sanata kadar birbirinden çok farklı alanlarda tartışılıyor olması da buradan kaynaklanıyor. Mesele artık geçmişte neler olduğundan ziyade hâlihazırda hangi bilginin evrensel sayıldığı, hangi tarih anlatısının merkezde durduğu, hangi toplumların kavram ürettiği, hangilerinin ise kendilerini başkalarının ürettiği kavramlarla açıklamak zorunda kaldığı konularını da içermektedir. Başka bir ifadeyle dekolonizasyon, siyasal bağımsızlığın ötesinde, insanın dünyayı nereden gördüğü ve gördüğü şeye hangi ölçülerle değer biçtiği sorusuna kadar genişlemiş durumdadır.
Yine Quijano’nun ‘iktidarın kolonyalitesi’ kavramı ise kolonyalizmin, kolonyalite ile ürettiği devamlılığın özellikle iki mekanizmasına dikkat çekiyordu. Bunlardan birincisi, dünya nüfusunun ırk düşüncesi üzerinden hiyerarşik biçimde sınıflandırılması, ikincisi ise emek biçimlerinin ve ekonomik kaynakların dünya kapitalizminin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesidir. Bu bakımdan kolonyaliteyi, kolonyalizmin yalnızca ‘kültürel kalıntısı’ olarak görmek yetersiz ve yanıltıcıdır. Kavram, modern dünya sisteminin işleyişine yerleşmiş bir iktidar mantığını ifade eder. Mignolo’nun kolonyaliteyi ‘modernliğin karanlık yüzü’ olarak tanımlaması ise bu noktaya dayanır. Modernliğin bu gizli yüzü, ilerleme, uygarlık ve akıl söylemleri, tarihsel olarak sömürgeleştirme, ırksal sınıflandırma ve Avrupa dışındaki bilgi ve kültür biçimlerinin değersizleştirilmesiyle birlikte gelişmiştir. Bu bakımdan modernlik ile kolonyalite birbirine dışsal iki süreç değil, aynı tarihsel düzenin iki yüzü olarak anlaşılır ve böylece Batı-dışı dünyada kurulan sömürge düzeninin ‘aydınlanma’ veya ‘gelişme’ olarak algılanmasına hizmet eder.
Kolonyalizm literatüründeki bu genişlemenin, tartışmayı bizim için daha yakıcı hâle getiren bir tarafı vardır. Türkiye klasik anlamda sömürgeleştirilmiş bir ülke olmamakla birlikte, modernleşme tecrübesini uzun zamandır Batı karşısında kurulmuş bir eksiklik duygusu, yetişme telaşı ve kendisini dışarıdaki bir ölçüye göre yeniden tarif etme baskısı altında yaşamıştır. Bu nedenle sömürgecilik meselesini yalnız askerî işgal, ekonomik yağma veya doğrudan siyasî tahakküm üzerinden düşünmek, Türkiye’nin yaşadığı dönüşümü anlamakta yetersiz kalır. Burada daha incelikli olan soru, bir toplumun siyasî bağımsızlığını korurken –ya da öyle görünürken– kendi tarihini, dilini, bilgisini ve hayat tarzını değerlendirdiği ölçüleri ne derece kendi içinden üretebildiği veya dışarıda kurulmuş bir medeniyet hiyerarşisinin hükümlerini hangi seviyede içselleştirdiğidir. Bu nedenle Türkiye’de kolonizasyon meselesini konuşurken Hindistan’ın, Cezayir’in veya Afrika’nın tecrübesini doğrudan buraya taşıyamayız, fakat görünürde sömürgeleştirilmemiş olmanın, kolonyal bir zihinsel hiyerarşinin dışında kalmak anlamına gelip gelmediğini de sormak zorundayız. Nitekim Türkiye’de son dönemde canlanan postkolonyalizm ve dekolonizasyon tartışmalarının temelinde bir tartışmanın ithal edilmesinin ötesinde uzun yıllardır içinde bulunduğumuz adı konulmamış patolojik durumun artık sağlam bir teşhisine duyulan ihtiyaç bulunmaktadır. Türkiye’yi sağ ve sol kanattan, bu tartışmanın içine hararetle girmeye iten sebep burada aranmalıdır. Klasik sömürgecilik tecrübesini yaşamamış olmak, Batı karşısında kurulan zihinsel ve kültürel hiyerarşilerin dışında kalındığı anlamına hiçbir zaman gelmemiştir.
Klasik kolonyal ilişki biçimi dışındaki bu kendiliğinden kolonyal hiyerarşinin güdümüne girme durumunu açıklamak için kullanılan kavram ise otokolonizasyondur. Otokolonizasyon, bir toplumun doğrudan askerî işgale, siyasî idareye veya klasik sömürge yönetimine maruz kalmaksızın, kendisinden daha ileri ve evrensel kabul ettiği bir medeniyet merkezinin değerlerini, kavramlarını ve kültürel modellerini kendi eliyle içselleştirmesi; ardından kendi tarihini, kültürünü ve toplumsal varlığını bu dış ölçüler karşısında eksik, gecikmiş veya yetersiz görerek yeniden tanımlaması sürecidir. Böylece kolonyal hiyerarşi dışarıdan dayatılan bir yapı olmaktan çıkar ve toplumun kendisini algılama biçiminin içine yerleşir. Alexander Kiossev’in ortaya attığı bu kavram açısından mesele basit bir kültürel taklitten ibaret değildir. Asıl belirleyici olan, Batı’nın yalnız örnek alınan bir dünya olmaktan çıkarak ‘evrensel’ olanın ölçüsüne dönüşmesi ve yerli kültürün kendisini bu ölçü karşısında yapısal bir eksiklik üzerinden algılamaya başlamasıdır. Bu nedenle otokolonizasyonda sömürgeci bir yönetim bulunmaz; fakat Kiossev’in daha sonra ‘tahakkümsüz hegemonya’ diye ifade edeceği bir ilişki biçimi ortaya çıkar. Burada dışarıdan zorla kabul ettirilmeyen medeniyet hiyerarşisi, yerel aktörler tarafından benimsenir ve toplumun kendisini değerlendirme biçimini bozar, dağıtır ve ele geçirir.
Kendisi bir Bulgar kültür tarihçisi olan Kiossev, otokolonizasyon teorisini Balkan ülkelerinin (Bulgaristan, Romanya vb.) modernleşme sürecini açıklamak için kullanmıştır. Bu ülkeler sömürgeci Batı devletleri tarafından hiçbir zaman işgal edilmemelerine rağmen kendilerini ‘tarih dışı’ ve ‘eksik’ bir coğrafya olarak gördüler. Kiossev bu durumu yetersizlik travması olarak tanımladı ve ne tam olarak taklit ettiği Batı’ya ne de utandığı yerel kimliğe dönemeyen söz konusu toplumların travmatik kimlik inşa ettiklerini savundu. Türkiye’nin modernleşme geçmişine baktığımızda kolonyalitenin bu vasfı, yani çevre toplumların ayarlarını –toplumsal bütünlük ve algılarını– bozarak kendi kendilerinin gardiyanı yapması durumu bize tanıdık gelecektir. Dünyaya egemen olan yapının diğer toplumlar üzerinde sebep olduğu bu sistem-bozucu müdahale anlaşılmadan Türkiye’de artık maalesef kronikleşmiş sosyal sorunların –özellikle zihniyet, ahlak, adalet– çözülmesi mümkün değildir. Bu açıdan sömürgeleşmenin en ileri ve etkili safhası toplumlara ne düşüneceğini öğretmekten de önce, neyle düşüneceğini unutturmaktır. Bir toplum kendi hüküm verme ölçülerinden yavaş yavaş uzaklaştırıldığında, artık her meselede açık bir dış müdahaleye ihtiyaç kalmaz, çünkü tahakkümün dışarıdaki merkezi içeride işlemeye başlamıştır.
Otokolonizasyon ile kolonyalite arasında güçlü bir ilişki bulunmakla birlikte, iki kavram arasındaki farktan da söz etmek gerekir. Kolonyalite, modern dünya sistemini meydana getiren geniş ve kalıcı iktidar düzenini, otokolonizasyon ise bu düzenin doğrudan sömürgeleştirilmemiş çevre toplumlar tarafından içselleştirilme biçimini açıklar. Başka bir ifadeyle kolonyalite, Batı’yı evrenselliğin, ilerlemenin ve geçerli bilginin merkezi hâline getiren küresel hiyerarşiyi kurar. Otokolonizasyon ise çevre toplumların bu hiyerarşiyi içselleştirerek kendilerini Batı’nın bakışıyla değerlendirmelerini sağlar. Kolonyalite topluma ‘merkezin neresi olduğunu’ gösterirken otokolonizasyon, çevre toplumun bu merkezin üstünlüğünü kabul ederek kendi üzerine uyguladığı dönüştürme ve disipline etme sürecini ifade eder. Dolayısıyla otokolonizasyon, kolonyalitenin zorunlu sonucu değildir; fakat kolonyalitenin doğrudan sömürgeleştirilmemiş toplumlarda işleyebileceği başlıca yollardan biridir. Bu toplumlarda ‘sömürgeci’ yalnızca dışarıdaki bir devlet değildir. Batı’nın üstünlüğünü içselleştiren yerel seçkinler, kurumlar ve bilgi sistemleri de kolonyal hiyerarşinin yeniden üretilmesine aracılık eder. Böylece kolonyalitenin dışarıdan kurduğu merkez-çevre ayrımı, otokolonizasyon yoluyla toplumun kendi benlik algısına, eğitim sistemine ve kültürel ölçütlerine taşınır.
Toplumları modernleştirerek kolonyal sisteme dâhil etme sürecinde Batı-dışı toplumların yüzyıllar içerisinde inşa ettikleri gelenek, egemen yapı karşısında en büyük engel kabul edilmiştir. Gelenek yalnızca geçmişten devralınmış örf, ritüel veya alışkanlıklar toplamı olmaktan öte, bir toplumun dünyayı anlamlandırdığı kavramları, iyi ile kötüyü ayırdığı ölçüleri, hafızası, aidiyetleri, zaman tasavvuru ve kendi varlığı hakkında hüküm verme biçimini de taşıyan karmaşık bir yapıdır. Bu sebeple geleneğin –tüm işlevsel yönleri ve yükleri ile birlikte– tasfiyesi, doğrudan veya dolaylı sömürgeleştirilen bütün toplumlarda, kolonyalizmin önünü açan en önemli aşama olagelmiştir. Gelenek bütünüyle geri kalmışlığın sebebi, geçmiş ise aşılması gereken bir yük olarak kodlandığında, modernleşme artık değişmenin değil, insanın kendi tarihsel varlığıyla arasına mesafe koymasının adı hâline gelir. Toplumsal kişiliğin böylesi bir bölünme sonrasında yaşadığı afallama kolaylıkla atlatılabilir bir durum değildir.
Osmanlı-Türkiye tecrübesi açısından bu sürecin, devletin on dokuzuncu yüzyılda Avrupa devletlerinin askerî, ekonomik ve siyasal üstünlüğü karşısında çevreleşmeye başlamasıyla belirgin hâle geldiğini görürüz. Bu dönemde ülkenin topraklarının bir kısmı sömürgeleştirilmiş, ekonomik karar alma kapasitesi sınırlandırılmış ve Avrupa merkezli medeniyet anlayışı Osmanlı aydınları ile yöneticileri tarafından giderek daha fazla içselleştirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin kolonyalizmle karşılaşması üç farklı düzeyde ortaya çıkmıştır: Osmanlı topraklarının Avrupalı devletler tarafından işgal edilmesi, imparatorluğun ekonomik egemenliğinin sınırlandırılması ve Batı merkezli medeniyet hiyerarşisinin yerli seçkinler tarafından benimsenmesi. Bu üç düzey, şüphesiz, kendi içinde derin incelemeleri gerektiren karakterdedir, fakat burada odaklandığımız temel husus toplumun kendini okuyacağı zihinsel zeminin, tabiri caizse ayarlarının aşındığı ve bozulduğu; başına gelenleri kendi ölçüleriyle anlamlandırma kabiliyetini giderek yitirdiği süreçlerin nasıl işlediğidir.
Türk toplumunda gelenek, İslam’ın yalnız inanç alanını değil, gündelik hayatın ahlaki ve toplumsal ölçülerini de belirlediği uzun tarihsel süreç içinde şekillenmiş; aileden komşuluğa, ticaretten siyasete, mahremiyetten dayanışmaya kadar uzanan geniş bir ilişki düzenini içine almıştır. İslam, bu topraklarda, toplumun üzerine sonradan eklenmiş ayrı bir inanç biçimi olmaktan ziyade toplumu var eden, dilini, kültürünü ve giderek tüm hayatını yönlendiren müşterek ölçüsünü oluşturmuştur. Türk toplumunun dünyayı algılama, ilişkileri düzenleme ve hayatın değişen şartları karşısında hüküm verme biçimini derinden şekillendiren başat unsurun din olması, onu emperyal istilanın hedefi hâline de getirmiş, İslam’ın bu toplumda tecessüm ettiği dili, yazısı, takvimi, sanatı gibi hayatı düzenleyen unsurlar ciddi bir dönüşüme ya da yıkıma uğramıştır. Toprağı doğrudan ele geçirilemeyen ülkelerde bu alanlara yapılan müdahaleler kolonyalizm tartışmaları açısından da anlamlı olmalıdır. Günümüzde ortak duyuş, düşünüş ve algılayışa sahip bir millet içerisinde yaşadığımızı söylemek genel olarak mümkün görünmüyor. Tarihimizi başkalarının –bir dönem varlığımıza kast etmiş ülkeler– kaynakları olmadan yazamıyor, dilimizi aslından fersah fersah uzaklaşmış bir biçimde kullanıyoruz. Din, hayatın ruhu olmaktan çıkıp kompartımanlarından biri hâline gelmiş gibi… ‘Din-dışı’ diye tabir edilen alanlarda kolaylıkla şahsî isteklerimize göre hareket edebiliyor, gösterişten, gruplaşmadan, birliğimize darbe vuran kamplaşmalardan sakınmıyor, ait olduğumuz toplumun terbiye düzeni hiç var olmamış gibi düşük hâller içinde yaşam sürmekten imtina etmiyoruz. Kendi geleneğimizle aramızda devasa bir mesafe olması bir yana, geleneğimizin ne olduğuna dair bilgimiz de oldukça kısıtlı. Zihniyetin dil, yazı, takvim, giyim, mimari ve musiki ile bağlantısını kurmaktan aciz, popüler kültür içerisinde sürüklenen bir hayat sürüyoruz. Kiossev’in travmatik olarak adlandırdığı Doğu Avrupalıların yaşadığı krizlerden kat be kat üstün felaketlerle yüzyıllardır sarsıldık, sarsılıyoruz. Fakat başımıza ne geldiği konusunda hâlâ sağlam bir bilinç geliştirip derdimize deva adımları atamıyor, toplumsal sorunlarımızı çözemiyoruz. Adalet ve vahdet gözetmeyen, vatan sevgisi taşımayan tuhaf dindarlık biçimleri kendi gruplarının kavgasını İslamî mücadele gibi algılarken, biz yüzlerce yıl önce Müslüman iradesi ile varlığa gelen ve çocuklarına ‘İbrahim’in milletinden’ olduğunu belleten¹ kökleri yeterince kavramıyor veya çarçabuk gözden çıkarabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz afallamış, dağılmış ve bozulmuş durum kendi evimizdeki yangını kendi gözümüzle görmemizi engelliyor. Birisi çıkıp hakikatimizi bize gösterdiğinde ona ilk tepkiyi biz gösteriyoruz.
Bağışıklık sistemi kendi sağlıklı hücrelerine saldıran bir organizma gibi, kendi kültürel ve tarihsel varlığını hedef alan bir toplumun dış düşmana ihtiyacı kalmamıştır. Kendi kurumları ve seçkinleri kendisini güçlendirmeyen bir sosyal yapı üzerine, ucu bize dokunsa da, düşünme ve konuşma cesaretine ihtiyacımız var. Her şeye rağmen yok etmeyi başaramadıkları ama toplumdaki etkisini eskisi gibi koruyamayan ‘İbrahim milleti’ ruhu hâlâ içimizdedir ve bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, başımıza ne geldiğini anlatabilecek güce sahiptir. Bu sayrılıklı hâlden kurtulmak için mizanın, vahdetin ve adaletin yeniden kurulması yolunda ‘neyi kaybettiğimizi’ hatırlamak kuşkusuz iyi bir başlangıç olacaktır.
¹ Benim çocukluğumun Erzurum’unda, dört-beş yaşına gelmiş her çocuğa öğretilen temel bilgiler Rabbi, dini ve peygamberinin kim olduğundan sonra hangi millete mensup olduğu idi. Biz millet olarak Hz. İbrahim(as)’e intisap ettiğimizi daha hayatımızın başında öğrendik ve herhangi bir büyüğün ‘gel bakalım’ deyip, başımızı okşadıktan sonra bize sorduğu ilk sorular bunlardı. Eğer bu sorulara doğru cevap verirsek analarımız çocuklarına karşı temel görevlerini yapmış kabul edilir, takdir ve hayır dua alırlardı.

