1. HABERLER

  2. HABER

  3. ANALİZ

  4. Karar Gazetesi Yazarlarından YSK Kararına Eleştiriler
Karar Gazetesi Yazarlarından YSK Kararına Eleştiriler

Karar Gazetesi Yazarlarından YSK Kararına Eleştiriler

YSK’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini yenileme kararı sonrası Karar gazetesi yazarları yayınladıkları yazılarlarla eleştirilerde bulundular.

08 Mayıs 2019 Çarşamba 21:09A+A-

Karar gazetesinde yayınlanan yazılarda yer alan eleştirilerden örnekler:

Şimdi murdar oldu işte sandık / Akif Beki

YSK kararı ve yansımaları, kritik hadiselerin tarihte çoğunlukla iki kere yaşandığını doğruluyor. Görünüşe bakılırsa AK Parti’nin aklını çelen de buydu.  

7 Haziran 2015’te kaybettikleri tek başına iktidar çoğunluğunu, 1 Kasım’da seçimleri tekrarlatarak geri almamışlar mıydı? ‘Neden bir daha olmasın’ umudu taşımasalar, iptal için canla başla bastırmazlardı. 

İstanbul seçimlerini yeniletirlerse tarihin tekerrür edeceğine inanmış olmalılar. Yani aynı senaryonun bir kez daha çalışacağına... 

Ekonomik kaygılar, yarın endişesi halkın sorunlar sıralamasında terör ve güvenlik korkularının önüne geçmişti bu Mart seçimlerinde. Bitirildi sandığımız terör azarak hayatımıza geri döner, büyükşehirlerde güvenlik sorunları nükseder, can korkusu hayat pahalılığı korkusunun tekrar üstüne çıkarsa seçime etkisi ne olur, sonuçları terse çevirir mi çevirmez mi peki?... 

7 Haziran-1 Kasım tecrübesi gösterdi ki tehdit algısı önemli. Seçmen yakın, somut ve inandırıcı bir tehlike sezerek beka derdine düşerse oy verme davranışları etkileniyor.  

Bu durumda iktidarın kıymetini bilmeyen nankör seçmenler pişman olacak, sonuçları görünce ürkecek, yaptıklarını beğenmeyecek, başını duvara vuracak, ‘eyvah kendi elimizle ne felaketler açtık başımıza’ nedametiyle oylarını değiştirecek, hatasını düzeltmek için yana yakıla sandığa koşacak ve kendisine ikinci bir şans sunan iktidara  ebediyen minnettar kalacak. ‘Allah razı olsun, başımızdan eksik etmesin’ diye önüne tekrar sandığı koyanları hep hayırla anacak... 

Hesap ve beklenti bu değilse, 2007’de Abdullah Gül’ü seçtirmemek için Meclis’e 367 toplantı yeter sayısını dayatan yargı skandalları gibi zorlamalara niye başvurulsun?  

‘367 garabeti' diye, bir kara leke olarak demokrasi ayıpları tarihimize geçmişti CHP’nin AYM’ye aldırdığı karar. Bugünü hazırlayan da, yargının siyasi çekişmeye alet edildiği o utanç verici zorlamalar olmuştu. Halkta infiale varan tepkiler, AK Parti ve Erdoğan’a destek ve sahiplenme şeklinde kendini göstermişti.  

Cumhurbaşkanını halka seçtirme karşı hamlesiyle başladı, coşa coşa mevcut tek başlı cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine kadar getirdi ülkeyi velhasıl o yanlışlar. 

Kadere bakın; benzer bir garabete bugün AK Parti iteklemesiyle imza atılıyor. Fakat kendisine karşı denenen zorlama yöntemler ve ön kesme taktikleri gibi bunun da ters tepmeyeceği, hakkı yenerek mağdur edildiği düşünülen siyasi aktörleri büyütmeyeceği ne malum? 

Bu riski görerek alıyorsa, 2015’te yenilenen seçim sonuçlarının tekerrür edeceğine, İstanbul seçmeninin 23 Haziran’da pişmanlık oyu kullanacağına dair güçlü hisleri vardır iktidarın. Garanti değilse bile bu hesabın bir sağlaması yapılmıştır. 

Peki ama, Marx’ın, ilkinde trajedi olanın ikincisinde ancak komedi ve maskaralık olarak tekrarlanacağı tespiti de hesaba katılmış mıdır? 

Sandık kurullarına Cingöz Recai sızsa ancak bu kadar olur. Arsen Lüpen karakterinden uyarlanmış şu yerli kibar hırsız tiplemesinin macerası gibi anlatılıyor baksanıza.  

Sandık kurullarında kimliği hala belirsiz çok gizli bir hırsızlık teşkilatının izleri yakalanmış. Bu çete, geçen Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimlerini çalmaya tenezzül etmemiş. Ondan önce, sistemi değiştiren Anayasa referandumunda da devreye girmemiş. Bekleyip bekleyip yerel seçimlerde harekete geçmiş ama onda da sadece İstanbul’da ve sadece büyükşehir başkanlık pusulalarında organize hile yapmış. Aynı zarftan çıkıp aynı kurullarda sayılan diğer üç oya elini bile sürmemiş filan... 

Peyami Safa’nın kulakları çınlasın; bu kadar fantastik maval, hırsızların zevkine göre çaldığı hafiye romanlarında bile yok.  

Binali Yıldırım’ın dediği çıktı, seçim de sandık ve demokrasi de asıl şimdi murdar oldu işte. Murdar etin kavurmasından kim ne umacaksa hayrını görsün. 

Zarftaki dört oydan sadece biri murdar kararı / Elif Çakır

Otuz altı gün boyunca İstanbul seçimlerini sonuçlandırmayan YSK, otuz altı gün sonra hukuk kurallarını ve geçmiş yerleşik içtihatlarını yok sayarak verdiği “iptal kararını” kamuoyunun karşısına çıkıp  açıklayamadı.  

Türkiye, İstanbul seçimlerinin “sadece” Belediye Başkanlığı kısmının yenileneceğini de, yeniden seçim tarihini de, Cumhur İttifakı’nın YSK temsilcilerinin tweetleriyle öğrendi. 

Baştan söylemeliyim ki asıl şaşırtıcı olan haftalardır hukukun gereğini yapmaktan kaçınan dahası eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın ifadesi ile bu süreçte “şu da vardı, bu da vardı” diyerek  “işin doğasının” bozulmasını sağlayan YSK’nın, Cumhur İttifakı’nın “seçimler yenilensin” talebini reddetmesi olurdu.  

***

2 Nisan’da AK Parti İstanbul İl başkanı Bayram Şenocak’ın “Binali Yıldırım’a verilen 2.675 oy, ilçe seçim kurullarında memurlar tarafından bilgisayara geçirilirken sıfırlanmıştır” açıklamasıyla başlayan, Anadolu Ajansı’nın 5 Mayıs’ta servis ettiği “41 sandık kurulu yetkilisinin Bank Asya’ya para yatırdığı tespit edildi” haberine kadar uzayan bir süreç nasıl sonuçlanabilirdi ki diyorsunuz değil mi?  

Durum ne olursa olsun, hukuk, adalet galip gelebilirdi...  

Bu oldukça zordu ama mümkündü... 

Görevleri hukukun üstünlüğünü sağlamak ve adaletle hükmetmek olan yüksek yargıçlar, yaşadıkları tüm sıkıntılı sürece rağmen, demokrasi tarihimizin en değerli kazanımının tahribat görmesini engelleyebilirler ve bu ülkenin insanlarına “Orada hakimler var” dedirtebilirlerdi.  

Ve bütün bunlar yaşanmayabilir, gerçekten de 1 Nisan gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği gibi “demokrasi mücadelesi budur” denilip, seçimler geride bırakılabilirdi.  

Ülkemizin saygın hukukçularının, aydınlarının haftalardır “hukuka dönün” çağrılarına kapı duvar olan YSK, otuz altı gün sonra “bir kısım sandık kurullarının, ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı olarak oluşturulduğu” gerekçesiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verdi.  

Yani diyor ki YSK, bazı sandık başkanları ile sandık başkanı yardımcılarının kamu görevlisi olma zorunluluğu hükmüne uyulmamış ve durum seçimin sonucunu etkilemiştir.   

YSK’nın bu kararını değerlendirmek için hukukçu olmaya gerek yok, normal bir vatandaşın dahi neresinden tutsa elinde kalacağı bir karar.   

Sandık kurullarının ilçe seçim kurullarınca kanuna aykırı oluşturulmuşsa eğer, bu durumda İstanbul seçimlerinin komple yenilenmesi gerekmiyor mu?  

Bu nasıl bir çelişkidir... 

YSK bu kararıyla diyor ki: Oy zarfının içindeki dört oy pusulasından Belediye Meclisine verilen oy helal, İlçe Belediye Başkanına verilen oy helal, ancak aynı zarfın içindeki Büyükşehir Belediye Başkanına verilen oy pusulaları murdar edildi.  

Yani YSK bu kararıyla diyor ki, o yüzden İstanbul seçimlerinin sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı kısmı yenilenmesine karar verdik.  

Mozambik’te bile bu kadar çelişkili, hukuken tartışmalı bir karara imza atılamaz...  

Gelelim YSK’nın asıl tartışmalı olan kendi kararını yok saydığı, sandık kurullarının usulsüz oluşturulduğu gerekçesine.  

YSK’nın, sandık kurullarının usulsüz oluşturduğu gerekçesiyle  ilgili olarak yapılacak itirazların kendisini bağlayıcı nitelikte verdiği kararları var. Nitekim, 2 Mart 2019 tarihinden sonra siyasi partilerin sandık kurullarına yapacakları itirazları kabul etmeyeceği yönündeki kararı şöyle: 

“Sandık Kurulları’nın teşkiline dair itirazlar 2 Mart tarihinde kesin olarak karara bağlanmış olması nedeniyle tam kanunsuzluk iddiasına ilişkin talebin reddine.” (Karar n.3469) 

Gördünüz mü?  

YSK bu kararıyla diyor ki, sandık kurullarının oluşumuna dair bir itirazısınız var ise, bir hukuksuzluk olduğunu düşünüyorsanız 2 Mart 2019’a kadar itiraz hakkınız var. 2 Mart 2019 tarihinden sonra sandık kurullarının oluşumuna itirazlar kabul edilmeyecektir.  

Daha net anlatalım. Sandık kurullarının kimlerden oluşturulacağı 298 sayılı Kanun’da yazıyor. Sandık Kurulu Başkanının ve Sandık Kurulu memur üyesi Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenir. Yani valilerden, kaymakamlardan o ilde görev yapan devlet memurlarının isimlerini ister ve sorunlu olmayanların sandık kurulunda görev almasına karar verir. 

Yani kamu görevlisi olması gereken sandık kurulu başkanı ve sandık kurulu başkan yardımcısının kamu görevlisi olmaması kimin hatasıdır? Kamu görevlisi olmayan ya da kamuda görev alması yasak olan onlarca isim sandık kurullarında yer aldıysa bunun sorumlusu YSK değil midir?  

YSK diyor ki, sandık kurullarının usulsüz, kanunsuz oluştuğuna dair itirazlarınız var ise 2 Mart’a kadar itirazlarınızı yapın, 2 Mart tarihi itirazlar için son gün. O tarihten itibaren yapılacak itirazlar kabul edilmeyecektir.  

Yani bu karar, aynı zamanda sandık kurulları nedeniyle seçim iptal edilemez anlamına gelmiyor mu? 

YSK verdiği iptal kararının gerekçesinde bu durumu nasıl izah edeceğini merakla bekliyor olacağım.  

İşte tam bu sebeplerle YSK’nın ülke içinde de ülke dışında da İstanbul seçimlerini iptal ederken hukuki değil siyasi karar verdiği algısı güçlenecektir.   

Yeri gelmişken, Bangalor Yargı Etiği İlkeleri’ni hatırlamakta fayda var. Şöyle diyordu: 

“Hakimin hal ve davranış tarzı, yargının doğruluğuna ve tutarlılığına ilişkin inancı kuvvetlendirici olmalıdır: Adaletin gerçek anlamda sağlanması kadar gerçekleştirildiğinin görüntü olarak sağlanması da önemlidir.” 

***

Peki bu sürece nasıl gelindi? Galiba şöyle...  

Hatırlayacaksınız AK Parti, 2 Nisan tarihinde İstanbul’un tamamında “geçersiz oyların yeniden sayılması” müracaatta bulunmuştu. Yedi ilçenin seçim kurulu geçersiz oyların yeniden sayılmasına karar verdi. Bir kaç ilçe hemen sayıma başlamıştı. Mesela Beyoğlu gibi bazı İlçe Seçim Kurulları “soyut iddia dışında hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadığı” gerekçesiyle AK Parti’nin talebini reddetmişti. (2 Nisan) 

İl Seçim Kurulu, CHP’nin “İlçe Seçim Kurullarınca geçersiz oyların sayımına karar verildiği, bu sayım kararlarının hukuksuz olduğu” gerekçesiyle yaptığı başvurusunu haklı bularak “esastan inceleyeceğim, sayım yapılmasın” kararı vermişti. (2 Nisan) 

AK Parti, akabinde tedbir kararının kaldırılması için YSK’ya başvurdu. YSK o gece olağanüstü toplanarak İl Seçim Kurulu’nun verdiği tedbir kararını kaldırdı. (3 Nisan) 

YSK, İl Seçim Kurulunun vermiş olduğu “tedbir kararını” kaldırmamış olsaydı... Sanırım süreç buralara gelmezdi.   

Bugüne kadar delil toplamayan YSK delil topladı. Sandık kurullarına, sandığınızda kısıtlı seçmen var mı araştırın bakalım dedi. YSK, sandık kurullarına, sandıklarda akıl hastası, mahkum, ölü seçmen arattı.  

Geçmiş kararlarıyla çelişerek, sandık kurullarının nasıl oluştuğuna dair ara kararlar verdi.  

YSK bir anlamda, soyut iddiaların, somut delilleri bulunsun diye bekledi.  

Bütün bunlar yaşanmışken, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etmemesi beklenebilir miydi. 

Hal böyle iken şimdi de YSK’nın verdiği karara saygı duyulması isteniyor... 

YSK kararını ülkenin saygın hukukçuları da eleştiriyor. Temennim şu ki,  23 Haziran’da bari düzgün bir seçim yapılsın. 

İftarda milli iradeyi yemek / Yıldıray Oğur

Türkiye’de sağ siyasetin yarı kutsal kavramlarından “milli irade” aslında göründüğü kadar yerli ve milli bir kavram değildir.

Kökleri, Rousseau’nun Fransız jakobenlerine ilham veren, halk için halka rağmen otoriterliğine kapılar açmış “genel irade” kavramına dayanır.

1908’den itibaren padişahın otoritesine karşı “hakimiyet-i milliye” anlamında kullanılmaya başlanan kavram, 1920’de Meclis’in açılışıyla cumhuriyetçi bir meydan okuma olan “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” düsturuna dönüştü.

“Milli İrade” olarak bugünkü anlamına ise 1950’de çok partili parlamenter demokrasiye geçtikten sonra, ama esas olarak 27 Mayıs darbesinin ardından kavuştu.

Özetle şu demekti: Seçimlerin sonucunda ortaya çıkan halkın tercihlerine ve temsilcilerine saygı gösterin.

Bu serzenişin muhatabı da devletin seçimlerin sonuçlarıyla değişmeyen esas sahipleriydi.

Türkiye siyaseti yıllarca “müesses nizam”, “iyi sıhhatte olsunlar”, “derin devlet”, “statüko”, “jakoben elitler”, “askeri vesayet” ile seçilmiş sağ iktidarlar arasında “milli irade” kavgalarına şahit oldu.

Sandıktan çıkan sonuçlardan memnun olmayanlar yıllarca sandığın meşruiyetini sorguladılar, seçilmiş iktidarların tepsindeki askeri vesayeti bir güvence olarak gördüler.

Seçimle iktidara gelenler ise demokrasi profillerini sandıktan öteye taşıyamadılar.

O anlamda sağ siyasetin “milli iradeciliğine” yapılan “çoğunlukçuluk” eleştirisi haklı bir eleştiriydi.

Gerçekten de demokraside sandık her şey değil. Kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, insan hakları, fikir, medya özgürlüğü olmadan sadece iktidar sandıktan çıktığı için bir rejim demokrasi olmuyor.

Ama  “milli iradecilik” de durup dururken ortaya çıkmadı. Demokrasi iktidarın kaynağı ve meşruiyeti sorununu adil seçimlerle sandıkta çözen bir rejim. “Milli iradecilik” eleştirilerini getirenler de bunu bir türlü içine sindiremeyenlerin direncini görmediler.

Bu kısır döngü içinde en yakın hatıralarımızda, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesine karşı Cumhuriyet mitingleri, muhtıra, 367 kararı ve AK Parti kapatma davası olan sayısız kriz yaşandı.

Fakat bütün bu krizler içinde bir şey bozulmadan kendi rutininde devam etti.

Seçimler...

Seçilmiş iktidarlarla atanmış bürokrasi arasındaki çetin güç mücadeleleri içerisinde bile 69 yıl boyunca seçimler adil bir şekilde yapıldı. İktidarlar el değiştirdi, koltuklar bırakıldı.

Bu yüzden 27 Mayıs darbesinden bir yıl sonra sandıktan darbecilerin yargıladığı Demokrat Parti’nin devamı iddiasındaki partiler,  darbeye hala devrim denen 1965’de DP’nin devamı olan Adalet Partisi, 1983’de darbecilere rağmen Özal, 1994’de belediyelerde Refah Partili adaylar, 27 Nisan muhtırasından dört ay sonra 22 Temmuz’dan sandıktan AK Parti çıkabildi.

Tabii ki tartışmalı kararlar, itirazların yükseldiği, iptal edilen seçimler hep oldu.

1963 yerel seçimlerinde İstanbul belediye başkanlığını kazanan Adalet Partili Nuri Erdoğan’ın başkanlığını YSK iptal etti.

Ama Erdoğan, resmi görevinden istifa etmeden aday olmuştu. Açık bir yasa ihlali vardı. Partisinden bile yüksek sesli itirazlar yükselmedi.

1968’de YSK bu kez İstanbul’da AP’li belediye meclis üyeliklerini iptal edip, yeniden seçim kararı aldı. İktidardaki AP karara çok öfkelendi, YSK’nın yetkilerini budamayı bile tartıştı ama meclis üyelerini aday gösteren parti yöneticilerinin bu yetkisinin olmadığı ortaya çıkmıştı, yine açık bir kural ihlali vardı.

1994 yerel seçimlerinde Fatih’te seçim iptal edildi ve mazbata seçilmiş başkan Mehmet Ali Şahin’den alındı. Ama burada da sebep pusulada İşçi Partisi ve Sosyalist Birlik Partisi’nin yanlışlıkla yer almamasıydı. Telafisi mümkün olmayan, seçim sonuçlarını doğrudan etkileyen bir hataydı bu.

2014 Yalova yerel seçimlerinin iptal edilmesinin sebebi de bir ile altı arasında gidip gelen cüzi farktı. Kısıtlı olmasına rağmen oy kullanmışların sayısı farkı kapatmaya yetiyordu, seçim yenilendi.  

Bütün bu kararlarda YSK, halkın iradesini doğru yansıtmak, sadece sonucu değiştirecek itirazlara bakmak, adil seçim anlayışını zedelememek gibi kriterleri esas aldı.

Aldığı kararlarla da kendisini bağlayan bir içtihatlar külliyatı ve seçimlerin oraya buraya çekilemeyecek matematiği ortaya çıktı.

İşte bu yüzden 14 Mayıs 1950’den başlayan ve 69 yıldır iyi işleyen bu sistemde 6 Mayıs 2019’da verilen karar büyük bir kırılmaya işaret ediyor.

Seçim gecesi verileri nereden aldığı hala belirsiz Anadolu Ajansı’nın, Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım’la arasındaki farkı kapatmaya başladığı anda veri akışını kesmesiyle başlayan skandallar serisi, ertesi gün bütün İstanbul’a AK Parti’nin zafer afişlerini asmasıyla sürdü.

Ardından bir medya bombardımanıyla seçimde hile iddiaları başladı. Sandıkta darbe manşetleri atıldı. Elle sayılan ve tasnif edilen her seçimde olan maddi hataların yapıldığı tutanaklar, sistemde düzeltilmiş olmalarına rağmen kasıtlı ve organize bir seçim hilesinin delilleri olarak sunuldu.

Sandık kurulları başkanlarının gözaltına alındığı, seçimin iptal edildiği, seçim kurullarında kavgalar çıktığıyla ilgili yalan haberler yapıldı.

Aradaki farkı kapatmak için bütün geçersiz oylar yeniden sayıldı, beş ilçede bütün oylar yeniden sayıldı.

Hangi seçimde ve ilde yeniden sayılırsa sayılsın, bir miktar geçersiz oyun geçerli hale geleceği bu sayımların sonuçları bile hilenin delili olarak sunuldu.

Ama fark yine kapanmadı.

Bu kez televizyonlardan saatlerce yayınlanan basın toplantılarında eski Başbakanlar, parti kurmayları Büyükçekmece’de büyük usulsüzlükler yapıldığını anlattılar.

Ama oradan da istenen sonuç çıkmadı.

Bu kez  oy vermemesi gereken 41 bin kısıtlı veya mahkumun oy verdiği iddia edilerek YSK’ya seçim iptali için başvuruldu.

Ama yapılan tespitlerde bu sayının 800’ü bile bulmadığı ortaya çıktı.

Kısıtlı ve hükümlü oy kullananların sayısı 14 binlerdeki farkı kapatmaya yetmediği ve bu yüzden seçim sonucunun iptaline gerekçe olamayacağı için 14 bin KHK’lının oy kullanma hakkı iki kez itiraz dilekçesinde YSK’nın önüne taşındı.

YSK’nın kararından bir gün önce Anadolu Ajansı, sandık kurulu üye ve başkanlarından 43’ünün FETÖ’yle irtibatının tespit edildiğini haber yaptı. İki sandık görevlisinin bylock kullanıcısı, 41’inin ise Bank Asya’ya para yatırıldığı tespit edilmiş. Ne zaman yatırmışlar, belirsiz. Bu yüzden haklarında soruşturma açılmış mı? Nasıl tekrar sigortalı çalışan olabilmişler, belirsiz.

Ve nihayet önceki akşam karar çıktı.

YSK ne haftalarca manşetlerde dolaştırılan büyük organize şebekelerin yaptığı iddia edilen oy kaydırmaları, geçerli oyları geçersiz yapmış bilinmeyen güçleri, Büyükçekmece’de oynanan kirli oyunları, organize bir şekilde oy verdirilen kısıtlı ve hükümlüleri, ne de son dakika FETÖ iddialarını ciddi buldu.

Seçimi iptal ettiren gerekçe, her seçimden önce kaymakam ve valiler tarafından ilçe seçim kurullarına bildirilen, ilçe seçim kurullarının kurayla seçtiği, ilan ettiği ve bir haftalık itiraz hakkı sonucunda kesinleşen sandık kurullarındaki başkan ve üyelerden bir kısmının memur olmaması oldu.

İlçe seçim kurulları, sandık kurulları için yeterli sayıda memur bulamayınca, 2018’de kanun değişmeden önce yaptıkları gibi  bazı bankalar ve belediye şirketlerine yazı yazarak personel istemişti. Muhtemelen son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaptıkları gibi.

Tümüyle devletin memurlarının yaptığı, hakimlerinin atadığı, siyasi partilerin sadece itiraz hakkı olan kesinleşmiş bir listenin faturası 8.5 milyon İstanbulluya çıkarıldı.

Bir fatura da devlete güvenip, zorunlu olarak sandıklarda görev yapmış ama şimdi adları kriminal bir soruşturmada geçen sandık görevlilerine çıkarılacak. Üstelik tam olarak ne yaptıkları bile söylenmeden.

Çünkü, bu sandık başkanları ve üyelerinin, partilerin temsilcilerinin de olduğu o sandıklarda, YSK’ya göre seçim sonucunu etkileyecek ne yaptıkları da belirsiz.

AK Parti’nin itirazında sandık kurullarında ne olduğuyla ilgili somut bir tespit ve suçlama yok.

Ama YSK’nın yedi hakimi, AK Parti’den gelen “Birileri kesin bir şeyler yapmış” izahını yeterli buldu.

Kısa bir süre önce Bursa Mustafakemalpaşa’da yapılan aynı itirazı “Sandık kurulları kesinleştikten sonra itiraz edilemez” diye reddettiğini de unutarak.

Üstelik seçimin sonucunu değiştirecek işler yaptıklarına kani oldukları sandık kurullarının, aynı sandıklarda aynı zarfın içine atılan pusularla ilçe belediye başkanı, meclis üyesi ve muhtar seçerken bir usulsüzlük yapıp yapmadıklarına bakma gereği bile duymadan.

Başka şehirlerde de bu yapıldı mı diye de bakmadan.

“Kimse başvurmadı ne yapalım” bahanesinin arkasına saklanarak, kendi hatalarından, seçim iptali mazereti üretilmesine seyirci kalarak...

Ortada neresinden tutsanız elinizde kalan, 69 yıllık YSK ve demokrasi tarihinin en keyfi, en hukuksuz kararı var.

Ama 6 Mayıs 2019, sadece YSK’nın ve 69 yıllık demokrasi tecrübemizin üzerine düşen bir gölge değil aynı zamanda milli irade diskurunun da el değiştirdiği gün.

Artık devletin başka sahipleri var. Askeri/sivil bürokrasi ve yargı bu yeni duruma göre izalanmış durumda. Sandık ise yıllar sonra elde edilmiş iktidarın kaybedilebileceği bir risk haline geldi.

Tarihin bir ironisi, muhafazakarların yeni devletine karşı milli irade bayrağı da yıllarca milli irade düşmanlığıyla suçlanan CHP’nin eline geçti.

Kararı İstanbullular duyduğunda Ramazan’ın ilk iftar sofrası için hazırlıklar yapıyorlardı.

Altyazılarında seçimin iptal edildiği haberlerini geçen televizyonlarda, orucun sadece aç kalmak demek olmadığından, kul hakkından, nefis terbiyesinden bahseden hocalar konuşuyordu.

Ama yıllarca milli irade bayrağını sallamış olanlar bir iftar vakti, milyonlarca insanın milli iradesini afiyetle yedi.

Allah kabul etsin, herkese hayırlı Ramazanlar....

YSK ne yaptı? / Taha Akyol

YSK muazzam bir sürpriz yaptı, eski içtihatlarından dönerek İstanbul seçimlerini iptal etti. Başkan Sadi Güven ve diğer üç üye, eski içtihatlara bağlı kaldıkları için “iptal” kararına muhalefet ettiler, iptal kararı oy çokluğuyla çıktı. 

İstanbul’da ölülerin, kısıtlıların, hükümlülerin oy kullandığı, sahte seçmen yazımı yapıldığı şeklindeki sansasyonel iddialar haftalarca TV ekranlarında, gazete manşetlerinde kamuoyunu işgal etmiş, Büyükçekmece’de polis ev ev dolaşıp “sahte seçmen” aramıştı. 

YSK bu iddiaları reddetti. 

Sadece sandık kurullarında “kamu görevlisi” eksiği yüzünden seçimleri iptal etti. 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de dün açıklamasında  YSK’nın bu kararını Anayasa Mahkemesi’nin 2007’deki talihsiz ve hazin “367 Kararı”na benzetti. Ergun Özbudun ve İzzet Özgenç gibi saygın hukukçular kararı eleştirdiler.

YSK İÇTİHATLARI 

En yakın emsal, İYİ Parti’nin aynı nitelikteki talebini YSK’nın yirmi gün önce reddetmiş olmasıdır. Bursa / Kemalpaşa’da 5 sandık kurulunun başkanı “kamu görevlisi” değil, “belediye işçisi” idi. İYİ Parti seçimlerin iptalini istemişti.  

Kemalpaşa ilçesi, metropol İstanbul’un tam hukuki bir numunesiydi. YSK 20 Nisan günlü kararında İYİ Parti’nin talebini şu gerekçeyle reddetmişti: 

“Sandık kurullarının teşkiline itirazların, resmi seçim takvimine göre 2 Mart 2019 tarihinde kesin olarak karara bağlanması nedeniyle tam kanunsuzluk iddiasına ilişkin talebin reddine karar verildi” (Karar No: 3469) 

İstanbul’daki sandık kurulları da aynı tarihte, 2 Mart tarihinde “kesinleşmiş”ti; o zamana kadar itiraz edilmeliydi. İtiraz edilmemiş, bütün partiler bu kurulları kabul etmiş, YSK da onaylamıştı üstelik. 

Fakat İYİ Parti’nin taleplerini reddeden YSK, iktidar partisinin hukuken hiç farklı olmayan talebini kabul etti, İstanbul seçimlerini iptal etti. 

‘SANDIK KURULU BAŞKANI’ 

Ankara Büyükşehir Belediye seçimlerini kazanan Mansur Yavaş daha fazla oy aldığına, bazı oylarının haksız yere geçersiz sayıldığına inanıyordu. CHP, “bazı sandık kurulu başkanlarının taraflı davrandığından” bahisle, geçersiz oyların yeniden sayılmasını istedi, YSK reddetti. 

Burada önemli olan, sandık kurullarının oluşumunu ayrıntılı olarak anlatan YSK’nın şu hükme varmış olmasıdır: 

“Yedi kişilik sandık kurulunun beş üyesi siyasi parti temsilcilerinden oluşmaktadır. Başka bir anlatımla sandık kurulu başkanının, sandık kurulunun siyasi partili üyesinin (üyelerinin) huzurunda bu denli yanlı davranmaya cesaret edemeyeceği değerlendirilmelidir.” (Karar No: 1199) 

Evet, sandık kurulu başkanı kim olursa olsun AK Partili, CHP’li, İYİ Partili, MHP’li, HDP’li üyeler karşısında “oy hırsızlığı” yapabilir mi? 

YSK bunu kabul etmiyordu ama İstanbul için kabul ediverdi. 

YSK’nın “mühürsüz zarflar”ı geçerli kabul eden kararı da bir emsaldir. YSK, vatandaşın oy hakkının kanunda “birden çok yöntemle denetlenerek teminat altına alındığını” uzun uzun anlatarak şu içtihadı yapmıştı: 

“Sandık kurulunca (zarflara) mühürleme işleminin yapılmaması tek başına seçmenin oyunun geçersiz sayılması için yeterli değildir.” 

YSK’ya göre, her şey kanuna uygunsa sırf zarfın mühürlenmesi unutulmuş diye vatandaşın oyu geçersiz sayılmamalıydı, üstelik bu “vatandaşın kusuru” değildi… (Karar No: 560) 

HÜR VE ÂDİL SEÇİMLER 

Peki, her şeyiyle kanuna uygun bir oylamada, sırf yargıç tarafından atanan sandık kurulu başkanı “kamu görevlisi değil” diye seçimleri iptal etmek “seçme hakkını koruma” ilkesine, YSK’nın kendi içtihatlarına ve AİHS’ye aykırı değil mi? 

Hem kurul başkanının kim olduğu meselesi “vatandaşın kusuru” sayılabilir mi? 

YSK’nın kendisi oy hakkının “birden çok yöntemle denetlenerek teminat altına alındığını” söylemiyor mu? Bu durumda asıl önemli olan seçimlerde sahte seçmen falan gibi hileler yapılıp yapılmadığıdır; YSK bu yöndeki itirazları reddetmiştir. 

Hatırlayalım ki, eskiden sandık kurul başkanlarının kamu görevlisi olması şart değildi; kimse de şikayet etmiyordu. Sandık Kurulu başkanlarının “memur” olması uygulamasını AK Parti getirdi. 

Üstelik referandumda, Cumhurbaşkanı seçimlerinde ve 2018 seçimlerinde birçok sandık görevlisi sivil kişilerdi. 

Dahası, bir zarfa giren oylardan sadece biri nasıl iptal edilir? 

Her neyse seçimler iptal edildi, muhasebesini tarih yazacaktır. 

Milletçe önümüzdeki mesele, İstanbul’da 23 Haziran’da gelişmiş demokrasiler kalitesinde “hür ve âdil” seçimler yaparak, ülkenin üzerindeki bu gölgeyi kaldırmaktır. 

YSK, AK Parti’ye ve demokrasiye tuzak kurdu / Mehmet Ocaktan

36 günlük bir belirsizlikten sonra nihayet Yüksek Seçim Kurulu (YSK) İstanbul seçimini iptal etti. İstanbul seçmeni duygusal anlamda yaşadığı bunca eziyetin ve yorgunluğun ardından böyle bir iptal beklemiyordu. Açıkçası ben de, ilk günden yani 31 Mart gecesinde yaşanan sandık kaosundan itibaren hiçbir hukuki gerekçesi olmayan seçim iptalinin mümkün olamayacağı kanaatindeydim. 

Çünkü böyle bir kararın doğrudan seçmen iradesine müdahale niteliği taşıyacağına inanıyordum. Ama sonra ilerleyen süreçte meselenin hukuki argümanlardan çok, siyasi bir hesaplaşma üzerinden yürütüldüğü ortaya çıktığında işin bu noktaya geleceği anlaşılmıştı. Aslında AK Parti itirazını yaptığı ilk günden itibaren topluma hiçbir hukuki gerekçe sunamadı, dosyasındaki “kısıtlı seçmen” ve “KHK’lı seçmen” iddiaları süreç içinde çöktü, elde kala kala sandık kurullarının oluşumuyla ilgili iddia kaldı. Ve YSK da bu iddia üzerinden iptal kararı verdi. Ancak hemen belirtelim, YSK’nın gerekçesi hukuk açısından yüz kızartıcı bir durumdur. Nasıl bir hukuk anlayışıysa büyükşehir başkanının seçiminde ‘usulsüz’ kabul edilen kurullar, aynı zarfın içinde yer alan meclis üyeleri, ilçe belediye başkanları ve muhtarlar için ‘usulsüz’ kabul edilmiyorlar. Kimse kusura bakmasın, bunun anlamı halkın aklıyla alay etmektir... Hukuku yok sayan, millet iradesiyle alay eden bu karara, 23 Haziran’da İstanbul seçmeni tarafından nasıl bir cevap verileceğini hep birlikte göreceğiz. 

Artık sokaktaki insan bile biliyor ki bu kararla Türkiye’de hukuk iptal edilmiştir ve demokrasi ağır yaralıdır. Ancak benim bu süreçte anlamakta zorluk çektiğim; AK Parti’nin neden böyle bir sonuçtan mutlu olduğudur... Ne yalan söyleyeyim YSK’nın iptal kararını duyar duymaz, “Eyvah YSK AK Parti’nin ve demokrasinin altını oyuyor” diyerek hayıflandım. Şunu açık yüreklilikle ifade edelim, bu karar AK Parti’yi millet nezdinde çok zor bir durumda bırakmıştır. Kişisel olarak hiçbir zaman komplo teorilerine itibar eden birisi olmadım, ama insan bazen ister istemez “Acaba bu işlerin arkasında bilmediğimiz bir güç var da, AK Parti’yi bitirmek için böyle oyunlar mı tezgahlıyor” diye düşünmeden edemiyor. Herhalde hiçbir siyasi parti, özellikle de AK Parti gibi yıllarca milletin teveccühünü kazanarak bugünlere gelmiş bir parti kendi itibarını zedeleyecek böyle bir karardan mutlu olmaz. Bu çerçevede MHP lideri Bahçeli’nin seçimin iptali konusunda bu kadar coşkulu olmasından bile huylanmıyorum desem yalan olur. 

Zira bütün bu olup bitenler kelimenin tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. Türkiye’nin demokrasisine, ekonomisine ve siyasi istikrarına zarar vereceği çok net bir şekilde ortadayken ve de hiçbir hukuki dayanağı olmadan böyle bir karar vermek akıllara zarar bir durum. Nitekim DW Türkçeye kararın hukuki boyutunu değerlendiren Anayasa hukukçusu Prof. Ergun Özbudun, hem AK Parti hem de MHP tarafından YSK’daki hukukçuların “baskı altına” alındığını ve bu baskının düzenli bir şekilde uygulandığını öne sürerek “Başka türlü bir karar beklemiyordum zaten. Türkiye’de yargı bitmiştir. Bunu da her vesileyle görüyoruz. Türkiye “hukuken belirsiz” bir atmosfere sürükleniyor” diyor. 

Maalesef YSK verdiği bu iptal karıyla, Türkiye’yi siyaseten bir belirsizlik koridoruna sürüklemiştir. YSK hukuka hile yaparak, sadece siyasi kaygılarla verdiği bu kararını Türkiye toplumuna ve dünyaya nasıl izah edecek doğrusu çok merak ediyorum. 

Yani YSK Türkiye’ye dönüp Şöyle mi diyecek: “Ey millet, tamamen YSK’nın ve siyasi iktidarın idari tasarrufunda olan sandık kurullarının oluşmasında bir takım usulsüzlük yaptık ve sonunda seçmenleri cezalandırmaya karar verdik, bizi affedin.” 

Böyle bir komedi olabilir mi? Ama ne yazık ki Türkiye’nin bugününe ve geleceğine zarar vereceği aşikar olan bir kararın altına imza atılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki bundan sonra dolar zirve yapıp Türk parası değer kaybettiğinde, zaten kriz içinde olan ekonomimiz daha da kötüleştiğinde, dünyada Türkiye’nin itibarı her zedelendiğinde, YSK’da elleri demokrasiye karşı kalkan 7 üyeyi bolca anmaya devam edeceğiz. 

 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum