1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. “İran’ı kim yönetiyor?”
“İran’ı kim yönetiyor?”

“İran’ı kim yönetiyor?”

“Ülkeyi ‘kimin yönettiği sorunu’ Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.”

19 Mart 2026 Perşembe 17:24A+A-

İran’ı Kim Yönetiyor?

Taha Özhan / Perspektif


 

“İran’ı kimin yönettiği sorunsalı” sadece 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail’in Tahran’a karşı suikastlarla başlattıkları savaşın ilk andaki ağır bilançosundan ortaya çıkan bir mesele değil. Ya da İran Milli Güvenlik Konseyi’nin başında bulunan Laricani’nin öldürülmesiyle gündeme gelen bir sorun değil. Aksine, Laricani’nin Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırıların ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başlaması sonrası zirveye oturan ya da ismi konulan bir kriz aslında. Zira “İran’ı kimin yönettiği sorununun” tarihi, eğer istenirse farklı argümanlarla, 2005’lere kadar götürülebilir. Kaldı ki mezkûr meselenin varlığı, devrim sonrası “nihai irade” anlamında sorunlar yumağı içerisinde işleyen yönetim sisteminde tespit edilebilir. Ancak yaşanan sıcak krizin tarihi içerisinde kalarak analiz yaptığımızda, en genel anlamıyla, ülkeyi “kimin yönettiği sorunu” Reisi sonrasından başlayarak iki yıla yakındır zirve noktasına çıkan bir meseledir.

2025 Haziran saldırılarının ardından bu sorunu acı bir şekilde var eden İran sistemi, çözümü de gücü ahalinin sağlayacağı meşruiyetten alacak yaklaşımları aklına bile getirmemekte aramış; yine bir paradevlet refleksi gösterip, Laricani’yi “de facto lider” olarak konumlamıştı. Bu gelişmenin ardında, yalnızca Pezeşkiyan’ın kişisel olarak sönük, karizması ve irade sahibi olmayan bir isim olması da yatmıyordu. Zira Pezeşkiyan, gece geç saatlere kadar açık tutularak katılımın artırılmaya çalışıldığı ama seçmenin yarısının bile gitmediği sandıklardan çıkmıştı. Toplam seçmen üzerinden ilk turda yüzde 17’yi ancak bulan oy alan Pezeşkiyan, arkasında asgari düzeyde kabul edilebilir bir toplumsal meşruiyet olmadan, matematiksel bir netice ile (son 20 yılda ilk kez ikinci tura kalarak) Cumhurbaşkanı seçildi. Eğer seçimde Pezeşkiyan’ın rakibi ve Veli-yi Fakih’in İran Milli Güvenlik Konseyi’ndeki temsilcisi olan Said Celili Laricani’nin yerine atanırsa yönetim karmaşası yeni vechesiyle sürecek. Celili, Laricani sonrası oluşan boşluğu doldurabilecek bir isim değil. Zira sadece bir kampın ismi olarak yıllardır öne çıkıyor. Laricani, tam güvensizlik içerisinde çalışan farklı vesayet odaklarının arasındaki “dengeyi” belli ölçüde sağlayan bir isimdi. Şimdi muhtemelen Celili veya başka bir isimle böyle bir fonksiyonu da kaybetmiş İran sistemini izleyeceğiz. 

Bu aslında İran’da iktidarı elinde tutanların da İran’ı kimin yönettiği sorununu çözemediklerini göstermektedir. Zira eğer Veli-yi Fakih sistemin başındaysa, niçin ancak bir örgütte görülebilecek fiili yöneticiye ihtiyaç duyulmaktadır? Eğer Cumhurbaşkanının seçimlerle elde ettiği bir meşruiyeti varsa, niçin bu harcanabilir bir siyasi sermaye bulunmamaktadır? Gelinen noktada, askeri vesayet düzeninin herhangi bir vasi üzerinden ülkeyi yönetme imkânı da çok daralmıştır. Zira sistemi oluşturan karmaşık katmanların, paralel yapıların, vekil güçlerin, vasilerin sıcak savaş ve varoluşsal bir kriz karşısında zannedildiği gibi şümullü bir savunma mekanizması üretemediği görülmektedir. Evet doğrudur; yatay ve salkım tipi örgütlenme ve güç dağılımı aynı anda hem dış saldırılar karşısında ciddi bir savunma imkânı ortaya çıkarmakta hem de kaosun kaynağı haline gelmektedir. İran’ın gelinen noktada tek savaşı ABD-İsrail saldırganlığıyla askeri olarak baş etmesi değildir. Tahran’ın asıl savaşı, 90 milyonluk İran’ın bütün alanlarıyla yönetilmesidir. 

Aslında “muhafazakârlar” ve “reformcular” şeklinde yapılan klişe ayrımın da özünde, sistem içerisinde imtiyazlarla oluşmuş alanlarda kendi iktidarlarını yönetmeye çalışanlarla yönetilmesi gereken İran sorununa çözüm bulmaya uğraşanlar gerilimi bulunmaktadır. Laricani geçmişteki birçok çıkışı ve tercihiyle yönetilmesi gereken İran sorunsalının peşindeyken, sistem içerisinde imtiyazlı konumlarını koruyanlar güvenlik sektörünü, rant ekonomisi ya da yargı erkini yönetme peşindeydiler. Tam da bu sebepten, “kendi kendilerini yönetmeye” çalışanlarla, “yönetilmeyi bekleyen halk” arasındaki ilişki seçimlerde aleni bir şekilde yıllar içerisinde incelerek koptu. 

Gölge Liderlik ve Sistemik Tıkanma

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, özellikle son yıllarda, sistemik kireçlenmenin terminal safhasına ulaşmasıyla birlikte, iktidar matrisi içerisindeki bazı isimlerle yaşanan tıkanmanın aşılmaya çalışılmasıydı. Bu çabanın kendisi, İran içerisinde acı gerçeğin daha iyi idrak edilmesine rağmen, ağırlıklı olarak dışarıdan bakanların, biraz da çaresizce, tamamı seçilmemiş olan isimler üzerinden İran’ın politikalarına anlam yüklemesiydi. Zira İran’ı yöneten aşikâr irade, makam veya meşru isim(ler) ortada görünmeyince, “Gölge Komutan” gibi oldukça gizemli sıfatlar eşliğinde (ilk olarak New Yorker’da) kişi kültüne varacak şekilde “İran’da asıl irade arayışı” devam ediyordu. 

Süleymani üzerinden İran’ın ne kadar ince ve derinden bölgesel bir güç dengesini yönettiği, Laricani üzerinden ülke içerisinde paralel yapılar arası koordinasyonun sağlandığı, Hamaney’in nasıl sisteme vaziyet ettiği ya da özel isimlerin bölgesel ve küresel kritik dosyaların çalıştığı düşünülmekteydi. Oysa bu ve benzeri isimleri öne çıkaran ana dinamik, sistemde yaşanan tıkanmaydı. Kaldı ki, ne Riyad-Tahran yakınlaşması ne Çin veya Rusya ilişkileri ne de içinden çıkamadıkları nükleer dosyada ciddi ve kalıcı bir adım da atamadılar. Benzer şekilde, vekâlet savaşlarına yapılan yatırımdan elde ettiklerini zannettikleri şey, bu yatırımların Tahran açısından çıkarına olan kalıcı neticeler olmaktan ziyade, başka aktörlerin o bölgelerde farklı sebeplerle açtıkları arızi alanların suistimal edilmesinden ibaretti. O alanlar kapandıkça, imkânlar riske, kazanımlar da yüke dönüştü. Bu acı gerçekle yüzleşmek yerine, sistemik çöküşü, mesela Süleymani’nin yokluğuyla açıklamayı tercih ettiler. 

28 Şubat: İran Siyasetinde Tarihsel Kırılma

28 Şubat öncesinde, İran kendi kusursuz tecrit (uluslararası, bölgesel ve ulusal izolasyon) dünyasında, bu sorunlarını idare etme imkânına sahipti. Ram olduğu siyasal kısır döngünün ağır maliyetini otoriter yönetim, bölgesel gerilim ve uluslararası yaptırım dünyasında yönetecek hibrit mekanizmalar geliştirmişti. İran’ı “kimin yönetmesi” sorunundan ziyade “kimlerin yönetmemesine” odaklanmış bir şekilde, bir asırda oluşmuş ağrı eşiğinin yüksekliğine yaslanarak sancılarını göğüsleyebiliyordu. Ancak 28 Şubat, modern dönem İran siyasi tarihi açısından yapısal bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu, tesadüfen aynı tarihin Türkiye için yaşandığında fark edilmeyen ama aslında 20. yüzyılını hitama erdirecek kapıyı açması gibi, İran da geçen yüzyılını nihayete erdirmenin başlangıcına ulaşılmış olabilir. Yüzyıllara sâri ikili ilişkiler, konumlanmalar, savaşların dışında, 20. yüzyılın krizlerini mahiyet açısından çok da farklı yaşamayan, benzer bir modernleşme trajedisi içerisinde geçen yüzyılını tamamlamaya çalışan iki ülke olan Türkiye ve İran’ın mukayeseli tarihleri, bizlere tahmin ettiğimizden çok daha fazla şey söylemektedir. 

Dolayısıyla, 28 Şubat İran için, geçen yüzyıl boyunca, Meşrutiyet Devrimi’nden Meclisinin bombalanmasına, petrolünü millileştiren Musaddık’ı bir Amerikan-İngiliz darbesine kurban vermesinden İran Devrimi’ne, Irak Savaşı’ndan 11 Eylül sonrasına kadar olan dönemde şekillenen ve bir türlü tamamlanamayan 20. yüzyılını tamamlatacak oldukça ağır maliyetli bir kırılma olabilir. Bunun anlamı; İran’da değişimin kaçınılmaz olduğudur. Bu değişimin de İran müesses nizamının, Batı’nın veya bölgesel aktörlerin düşündüğü “rejim değişikliğiyle” bir alakası yoktur. 

Ne Amerika ve Avrupa ne de Tahran’la varoluşsal kriz yaşayan İsrail-Körfez ekseninin İran’da nasıl bir yönetim olduğu veya halkıyla bu yönetiminin ilişkilerine yönelik özel bir ilgileri bulunmamaktadır. Onların ilgilendiği tek başlık, İran’ın kendileriyle kurduğu ilişkidir. Bu kördüğüm noktası İran’ın çözümünün de merkezidir. Batı, İsrail ve Körfez, İran’da “rejim değişikliğini” telaffuz ettiklerinde, “kendileriyle olan ilişkiler” rejimindeki değişimi kastediyorlar. İran’ın önünde duran tercih de tam olarak burada başlıyor. Tahran’ın birkaç haftalık savaşın ardından hem kendi imkânları hem de bölgesel ve küresel zemininin sınırlarının fazlasıyla farkında olması kaçınılmazdır. Bu sınırlı imkânlar ve zeminde İran’ın fazlaca bir manevra alanı bulunmuyor. Bu kadar sıkışmış bir haldeyken, ülkeyi yöneten aşikâr bir resmi ve sahici anlamda meşruiyete sahip iradenin olmaması bütün bu zorluklardan daha büyük bir krize denk geliyor.

Ayrıca, 28 Şubat’tan beri devam eden savaşta, İran’ın savunması da başka izaha gerek kalmadan yönetim krizini görmek için yeterlidir. Örgüt mantığıyla desantralize bir şekilde konumlandırılan ve yetkilendirilen silahlı güçlerin, Amerika’nın hedefsiz ve stratejisiz saldırganlığına, şümullü ve aşamalı bir cevap veremediği görülüyor. Amerika’nın NATO bahanesi aradığı bir dönemde İncirlik’e yönelen füzeler, Amerikan üslerinin olduğu Körfez’e karşı stratejisi olmayan bir şekilde başlatılan saldırılar sadece Tahran’a karşı yürütülen azgın savaşa verilen çaresiz ve çatışma mantığı içerisinde kaçınılmaz cevaplar olarak görülemez. Aksine, merkezi bir siyasal iradenin yoksunluğunda, bütünlüğü ve rafine karar mekanizması olmayan salt askeri taktiksel yaklaşımın, Tahran’ın savaşı sürdürürken geliştireceği siyasal hedefleri ve aşamaları da ciddi anlamda çıkmaza sokan bir yönetim krizi olarak okunmalıdır. Haziran sonrası gerilla tarzı bir şekilde orduyu ve savunma imkanlarını ülkenin farklı yerlerine dağıtan, liderliğini kaybetme senaryolarına karşı yedek isimleri tayin eden ama bu taktiksel hamleyi aşan bir stratejinin olmadığı bir yönetim krizi: ilk suikastın ardından bile merkezi liderliğini koruyamayan bir açmaz. 

İran’ın bu noktada paradevlete dönüşümle verdiği reflekslerle yönetim sorununu çözmesi de mümkün görünmüyor. Ardı ardına liderliğinin suikastlarla infaz edilmesi ve “yerine geçecek isimler hazır” yaklaşımıyla verilen cevap stratejik değil, örgütsel bir taktik cevaptır. Gelinen noktada İran’ın liderliğini bu denli haysiyet kırıcı bir şekilde kaybetmeye devam etmesi ne örgütsel bir şekilde yönetebilir ne de ülke ‘Gaib İmam’a dönüşen bir liderle bu krizi idare edebilir. Kaldı ki artık İran’da, güç elinde tüketilmekten yorulmuş tarih, mitoloji ve mezhebin bu sefer çatıştığı güç kendisinden çok farklı bir tabiatta da değildir. Amerika’da Evanjelikleri, İsrail’de Siyonistleri düşününce bu savaşın bir yerlerinde, en azından niçin başladığını açıklayacak bir gerekçe bulunamamasında, “üç mesiyanizmin çatışması” olmadığını da söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla Tahran, bugün karşı karşıya olduğu düşmanların, 11 Eylül sonrası bölgede kendisinin düşmanlık yaptığı aktörler gibi stratejik sabır ve rasyonellik göstermeyeceğini görmelidir.

İran’ın İki Çıkışı

Bugünlerde hemen herkes İran’a dair tek bir çıkıştan bahsediyor. Hatta sadece İran için değil ABD, İsrail ve Körfez için de tek çıkışın savaşın bitirilmesi olduğu tekrarlanıyor. Savaşın herkese bir zafer verecek tabiatta geliştiği düşünülüyor. Amerika ve İsrail’in savaşı nasıl bitireceklerine dair hiçbir tutarlı analiz zemini elimizde bulunmuyor. Zira savaşı planlı bir şekilde bitirmek isteyen, hatta bir noktada tabiî bir süreçle bitmesini bekleyecek olan aktör, İsrail’in suikast dünyasına teslim olmaz. Ergen ve arsız sinema replikleriyle bir halkın kaderini, bütün bölgeyi ve küresel dengeleri doğrudan belirleyecek savaşı sürdürmez. Dolayısıyla İran’ın ilk çıkışı olan Washington kapısının ne zaman nasıl açılacağını tahmin etmek artık imkânsız bir çaba. Çıkan yangını söndürmesi beklenen enerji arzı ve fiyatlarındaki istikrarsızlık da 19 Mart saldırılarının ardından kırmızı çizgilerin geçildiği olarak da okunabilir. Ancak buna rağmen Trump’ın tutarsız dünyası içerisinde savaş günler içerisinde de bitebilir.

Bu projeksiyonları bir an için kenarda tutarsak, İran’ın kendisine ait bir çıkışı da bulunuyor. Bu çıkış aynı zamanda İran’ı kim yönetiyor sorusuna da cevap verebilir. İran’da ülke yönetimindeki sandalyelerde bir boşluk bulunmuyor. Velâyet-Fakih makamı dolu, bir Veli-yi Fakih var. Cumhurbaşkanlığı makamı da öyle. Vesayet düzenini işleten konseyler de yerli yerinde duruyor. Seçilmiş Meclis ve başkanı da var. Suikastlara rağmen, ölen her ismin yerine yeni atamalar da yapıldı. Ancak bütün bu pozisyonlar dolu olmasına rağmen İran adeta boşlukta gibi. Ne kendi halkına ne de dünyaya ülkeyi yöneten irade budur duygusunu veremiyor. 

İran’ın, hem savaşı nispeten yönetilebilir bir maliyetle ve jeopolitik açıdan avantajlı bir konumda bitirebilmesi, hem de ardından neredeyse enkaza dönmüş ekonomisini, devletini, savunmasını ve her şeyden önemlisi toplumsal yapısını yeniden inşa edecek bir irade ortaya koyabilmesinin tek yolu var. Bu yol, İran’ı nihayet yöneten bir irade ortaya çıkarılmasından geçiyor. Tahran’da cari kadroların böyle bir irade gösteremeyecekleri anlaşılmış durumda. Bunun İran’da oluşturduğu siyasal ve toplumsal bunalımı mezkûr liderliğin yönetmesi de söz konusu değil. Laricani tam da bu noktada bunalımı yönetecek tecrübeli bir isim olarak ortaya çıkabilirdi. Üstelik bu fonksiyonu ifa etmesi için 2025 yazından itibaren bizzat Hamaney tarafından de facto lider gücü de transfer edilmişti. Ancak, seçilmemiş bir isimle en fazla örgüt yönetilebileceği ya da atama yoluyla en fazla bürokratik fonksiyon hayata geçebileceği bir kez daha görüldü.

Bugün İran’ı, içine düştüğü krizden seçilmiş bir iradenin rehberliğinden başka hiçbir gücün çıkaramayacağı anlaşıyor. Ancak 40 yılı aşkındır kendi ekonomi-politik ve iktidar dünyasında yaşayan İran güvenlik düzeninin bu durumu görmesi ya da idrak etse de adım atması hiç kolay olmayacaktır. Bu kriz ortamında, İran’ın en fazla ihtiyaç duyduğu olgu “meşruiyet” iken, ilk düğmeyi, İran’da en son 85 yıl önce yaşanan babadan oğula iktidar devrini yeniden hayata geçirerek yanlış iliklediler. Bu akıl tutulmasına rağmen, jeopolitik acı tablo, İran’ı yönetecek iradeyi ortaya çıkarmak için baskı yapmaya devam edecektir. 

Humeyni’nin ölümünün ardından İran sistemi ciddi bir pragmatizm gösterebilmişti. 1989’da ortaya çıkan belirsizlikte, aktörler çıkış yolu aramış; anayasa değiştirilmiş ve yeni liderlik düzeni bu değişiklikler üzerinden inşa edilmişti. Bu tecrübe, İran siyasal sisteminin kriz anlarında katı ideolojik kalıpların ötesine geçebildiğini göstermiştir. Bugün benzer bir arayışın ortaya çıkması, 1989’a göre çok elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. İran, eğer mümkünse savaşı nihayete erdirecek dolaylı müzakere kanallarını açmak için daha önce devlet yönetiminde yer almış ve uluslararası kamuoyunda tanınan bazı isimleri yeniden öne çıkarabilir. Bu figürlerin diplomatik temaslarda rol üstlenmesi, hem içeride meşruiyet üretme ve geçiş sürecini inşa etme hem de dışarıda güven tesis etme bakımından İran’ın elini güçlendirebilecek bir seçenek olarak değerlendirilebilir. 

Ne seçim sonuçları ne de keskin iktidar dengeleri içerisinden bir meşruiyete sahip olmayan cari cumhurbaşkanı ile İran’ın yaşadığı krizi atlatması mümkün görünmemektedir. Yarın savaş dursa, İran’ın, ülkenin nasıl ve kim tarafından yönetileceği sorusuna eldeki aktörlerle cevap vermesi mümkün değildir. İran bugün, geçmişte cumhurbaşkanlığı yapmış, zamanında halkın teveccühünü de kazanmış isimlerden birisiyle hızla seçimlere gitme “yasal, siyasal ve psikolojik imkânına” sahiptir. Savaş ortasında bu adım normal bir ülkede rasyonel olmayabilirdi. Ancak İran için, durumun vahameti karşısında, bu adımın muhtemel lojistik ve siyasal sorunlardan çok daha iyi bir tercih olduğu görülmelidir. Böyle bir hamleyle geçişi sağladıktan sonra, rekabetçi seçimlerin önünü anayasal olarak da açan bir adımla, İran’da haklı sebeplerle biriken onlarca yıllık negatif enerjiyi toplumsal rıza üreterek topraklayabilirler. 

Bu tür bir pragmatik açılım, İran’ın iç siyasi kilitlenmesini gevşetebileceği gibi, en azından bölgesel krizin yönetilebilir bir çerçeveye taşınmasına da katkı sağlayabilir. Sözün özü; savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın ve seyrederse seyretsin, tek çıkış yolu İran’ı da savaşı da yönetecek iradenin ortaya çıkarılmasıdır. Bu sadece Tahran’ın değil, bölgesel ülkelerin, özellikle de Ankara’nın muhtemel tehditleri yönetebilmesi için de elzemdir.

 

HABERE YORUM KAT