1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. "İran, Karabağ Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan tabloda çok yönlü kayıplara uğramıştır"
"İran, Karabağ Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan tabloda çok yönlü kayıplara uğramıştır"

"İran, Karabağ Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan tabloda çok yönlü kayıplara uğramıştır"

Şiir krizi ile başlayan Türkiye-İran ilişkileri merkezli tartışmaları yetkin isimlerle konuşuyoruz. Soruşturma dizisinin son bölümünü Selahaddin Eş Çakırgil ile gerçekleştirdik.

23 Aralık 2020 Çarşamba 16:02A+A-

HAKSÖZ HABER

Şiir krizi ve Türkiye-İran ilişkilerinin serencamı

Tarih boyunca gergin bir hat üzerinde ilerleyen Türkiye-İran ilişkileri, ’79 Devrimi ile farklı boyuta ulaştı. Çok farklı tarihi, mezhebi, siyasi olayı içerisine alan iki ülkenin ve aslında iki farklı geleneğin ilişkisi Suriye Savaşı ile tam anlamıyla krize girdi.

Son olarak Ermenistan işgali altındaki Karabağ’da yaşananlar üzerinden tekrardan gündeme gelen İran meselesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Azerbaycan’da okuduğu bir şiirle uzun bir süredir tartışılıyor.

Haksöz Haber'in editoryal görüşlerinden bağımsız olarak, Türkiye-İran ilişkilerini, sağlıklı bir tarih-toplum değerlendirmesi yapabilmek adına bu konuda yetkin isimlerle konuşuyoruz.

Soruşturmanın son röportajını Selahaddin Eş Çakırgil Ağabey ile yapmak istedik. Bizlere Kafkasya tarihi ve bu bağlamda şekillenen Türkiye-İran ilişkileri üzerine kapsamlı bir yazı yolladılar. Türkiye'nin de içinde bulunduğu jeo-kültürel ve jeo-stratejik coğrafyanın derinlemesine analizi sunan bu çalışmanın ilgilisi için arşivlik hüviyete sahip olduğunu belirtmek isteriz.

Selahaddin Eş Çakırgil: "İran, Karabağ Savaşı'ndaki tutumundan dolayı Azerileri kendisinden büyük oranda soğuttu"

selahattinabi1.jpg

Kafkasya’da birbirini bertaraf etmek isteyen dünyalar ve yeni güç dengeleri..

Önce Kafkasya için bir fizikî coğrafyası, sosyal durumu ve tarihî açıdan kısa bir durum muhakemesi yapalım.

Kafkasya, Karadeniz’le Hazar Denizi arasında, en yüksek noktasında 5 600 metreyi aşan  dağlık bölgeler ve bu dağların etrafındaki ziraate ve hayvancılığa elverişli vâdiler ve kısmen de ovalardan oluşan bir coğrafya..

Bu coğrafya ve etrafı, son 300 yıl öncelerden 1990’lara kadar Sovyet Rusya, Türkiye ve İran devletlerinin arasında, ama, büyük çapta Sovyet Rusya’nın hâkimiyetindeydi.  

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise, bu coğrafyada Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan devletleri de oluştu.

200 yıl öncelerden Sovyetlerin çöküşüne Kafkasya

Bugünkü Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan devletleri, taa daha kuzeydeki Dağıstan’a kadar, (bugünkü Ermenistan’ın başkenti Erivan başta olmak üzere bazı bölgeleriyle, Batum başta olmak üzere, bugünkü Gürcistan’ın bazı bölgeleri de Osmanlı’da olmak üzere) İran devletinin elindeydi, 200 yıl öncelere kadar.. Ama, Rusya Çarlığı tarafından İran’a dayatılan ve İran’ın ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaşlar sonunda Rusya Çarlığı ve İran -Qacar Şahlığı arasında imzalanan ve İran halkının dilinde bugün bile ‘qarardâdha’y-ı nengîn / utanç verici andlaşmalar’ diye anılan 1813 tarihli ‘Gülistan’ ve 1828 tarihli ‘Türkmençay’ muahedeleriyle sınır olarak, Erzurum-Hınıs civarında doğup Hazar Denizi’ne dökülen Aras Nehri kabul edilmişti.

Bu nehir bugün de İran ile Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki sınır olarak kabul edilmektedir. (Bu arada 1713’lerde Rus ordularının Tahran’a 100 km. kadar yaklaşması ve Osmanlı’nın da Hemedan ve Kermanşah şehirlerine kadar ilerlemesiyle, İran’ın oldukça güç duruma düştüğünü ve sonra, Rusya ve Osmanlı’nın, ele geçirdiği yerlerden geri çekilmek zorunda kaldığını da unutmamak gerekir.)

Bu tarihî geçmiş göz önüne getirilirse, Kafkasya’nın son 300 yıldır, Rusya, İran ve Osmanlı arasında bir sürtüşme bölgesi olduğu ortaya çıkar.

Bugün ise, Sovyetler Birliği’nden geride kalan Kafkasya’da yeni oluşan devletler de yine Rusya’nın manyetik çekim alanından kurtulamadılar ve Rusya, bu üç ülkedeki sosyo-politik gelişmelerin kendi isteği dışında şekillenmeye başlaması durumunda hemen Rusya’nın, bu üç ülkenin iç sosyal ve siyasî yapılarını kendi istediği konuma getirecek şekilde, gizli-açık manipülasyonlara girdiği görüldü, görülüyor. Gürcistan’a askerî olarak müdahalesi, Ermenistan ve Azerbaycan’a ise, kendi iradesini dayatmasına kadar yığınla örnekler bugün de yaşanmakta..

kafkas.jpg

(Mepa News'ten alınmıştır)

Kafkasya birçok kavimlerin ortaya çıktığı bir ilginç coğrafya..

Kafkasya bölgesinde her ne kadar bugün devlet sayıları 3’den 6’ya çıktıysa da, bu bölgede dinî ve etnik açıdan onlarca sosyal gruplar kavim ve kabileler vardır.

Ünlü Fransız filologu / dilbilimcisi George Dumézil, 1970-80’lerde Kafkasya’da 70’den fazla müstakil dil bulunduğunu, hattâ,  Kafkas dağlarında bir köyde, sadece 80 kişi tarafından konuşulan ve başka hiçbir dille ilgisi bulunmayan müstakil bir dil de tesbit etmişti.

Bu dağlık bölgelerdeki  halkların önemli bir kısmı Müslüman olup, o kadar farklı dilleri konuşan Müslümanların kendi aralarında anlaşabilmek için ortak dil olarak arabçadan faydalandıkları bilinmektedir. Ki, bugün de Dağıstan’ın merkezi olan Mahaçkale’de bile arabça henüz de anlaşma dili olarak revaçtadır. (1830’lardan 1865’lere kadar Kafkaslarda Rusya’ya karşı çetin mücadeleler verip sonunda esir düşen ‘Kafkas Kartalı’ Şeyh Şâmil’in ve çok geniş kitleleri kuşatan müridlerinin bu sosyal bünyedeki etkisini de bu vesileyle burada anmadan geçmiyelim.)

Kezâ, (bugün Gürcistan’ın başkenti olan) Tiflis ise, 100 yıl öncelerde, Kafkasya’da, İslamî kültür merkezi olarak biliniyordu. Tiflis’de basılmış Kur’an-ı Kerîm ve diğer bir çok İslâmî eserleri İstanbul’daki ‘Sahaflar Çarşısı’nda bugün bile bulmak mümkündür.)  

sb0p8n6azv451.jpg

(Panislavistlere göre Slavların yayılım bölgeleri)

‘Panislavizm, Panturanizm, Paniranizm’ sarmalı..

Rusya’da 300 yıllık ‘Romanoflar Hanedânı’, özellikle son yüzyılında  bütün slav halklarının birliği idealiyle ‘Pan-slavizm / Panislavizm cereyanlarını bütün doğu Avrupa ve Balkan’lara yaymaya çalışırken; 1917’deki Bolşevik/ komünist devrimle birlikte, o ideal veya hayal, kenara konulmuş gibi bir durum ortaya çıktı ve sadece kendi halklarına değil, bütün bölge halkları ve hattâ bütün dünyaya, ‘ezilen halkların kurtulması’ gibi cazip sloganlarla sunduğu ‘İşçi sınıflarının gerçekleştireceği dünya ihtilali’ hayali yeni bir ideolojik dalga oluşturdu.

Bu durum, artık iyice derin içtimaî buhranlar yaşadığı görülen Osmanlı ülkesinde de çeşitli kavimlerde,  kavmiyetçi- nasyonalist hedefli ayrılık fikirleri uyandırmaya başlamıştı. Artık, Osmanlı’da hâkim olan Müslüman unsurlar arasındaki,  ‘İslâmî birlik ve kardeşlik’ fikirleri zayıfla(tıl)maya; Arab ülkeleri ve Kuzey Afrika ile Balkanlar’da tutunmaya çalışmak düşüncesi yerine, ‘bütün turanî kavimlerin, türk diliyle konuşan halkların birliği’ni öngören ‘panturanist/ turancı/ pantürkist’ bir ideal ya da hayâl zihinlere şırınga edilmeye başlamıştı.

Artık, İran ile Rusya ve Çin’de /Türkistan denilen denilen geniiiş coğrafyaları içine alan yeni bir dünyanın kurulması hayali, özellikle okumuş sınıflar arasında da daha cazip hâle geliyordu.  

Ama, açıktır ki, bu fikir veya ideolojik hayal/ ütopya, sosyal bünyelerinde yüz milyonu aşkın turanî (ve birbirini anlayamayacak kadar derin lehçe farklılıkları bulunan türk dilli kitlelerin birliği demek olan türk) kavimlerini etkileyeceği endişesiyle, Rusya, İran ve Çin’i rahatsız edecekti. Amma, bu ideoloji veya hayâlin Müslüman halklar arasındaki yeri ne idi?

*

Bu arada, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere ile dünya liderliği için rekabet halinde olan Almanya’nın, bir askerî heyeti 1910’larda Müslümanların dünyasını yakından tanımak için bu coğrafyalara gönderdiği ve bu heyetin, dönüşte, Zagreb’den Sofya, İstanbul, Anadolu, İran, Afganistan, Türkistan ve taa Bişkek’e kadar yaptığımız seyahat boyunca, onlarca farklı dil ve lehçelerle ve yüzlerce farklı şivelerle konuşan halkların arasındaki tek birleştirici etkenin Selâm ve Kur’an olduğunu gördük.. ‘diye rapor verdiklerini de hatırlayabiliriz. O raporda yazılanlar, bu coğrafyaların bugün de anlaşılması gereken temel özelliğini teşkil etmektedir.

*

Müslüman halkları birleştiren iki sihirli kelime: Selâm ve Kur’an..

Hele de Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda ağır bir mağlubiyetle tarih sahnesinden çekilirken, o facianın asıl sorumlusu durumunda olan İttihad –Terakki hükûmetleri döneminin en parlak ismi olan Enver Paşa’nın savaş suçlusu olarak yargılanmamak için gizlice Moskova’ya gitmesi ve amma orada duramayıp Türkistan diyarlarına geçmesi ve Osmanlı- İslâm Orduları’nın Başkumandanı olarak, bir ‘İslâm Birliği’ ideali ve heyecanı etrafında yeniden ayağa kalkmak için,  Müslüman halk kitlelerini bir derin dip dalga ile harekete geçirme kabiliyet ve karizmasının bulunduğunun anlaşılması, özellikle Rusya ve Çin’i rahatsız edecekti. Nitekim, Enver Paşa, bir Kızılordu saldırısı sonunda, 1922 yılında Tacikistan’da bir karşı saldırıya kalkıştığı sırada ‘şehid’ oldu.

Ama, Enver Paşa Orta Asya Müslüman halkları arasında o kadar etkiliydi ki, onun ‘emirerliği’ni yapmış olmaktan ibaret bir ‘şöhret’e sahib olan ‘Beççe-i Saka (Sakaoğlu) Habibullah’ isimli  ve okuma-yazması bile olmayan bir ‘halk kahramanı’, Afganistan’da Emanullah Khan rejimini devirip, hükûmeti ele geçirmiş, ve 9 ay hükûmet etmişti.

827096.jpg

(Muhammed Rıza Şah Pehlevi, 1941'den, ülkesini terk ettiği 1979'a kadar tahtta kalan İran şahıdır.)

Bu arada İran’da da, 1920’lerde, Qacar Hanedânı da devrilmiş ve İngilizlerin has adamı olan Rıza Khan adında, okuma yazması olmayan, ama sert bir asker olmasıyla tanınan bir albay, İngiltere’nin eliyle İran’ın başına oturtulmuştu. Onun ve oğlu Muhammed Rıza Pehlevî’nin 57 yıl süren saltanatları boyunca, İran’da da ‘paniranizm’ ideolojisi yükseltilmeye ve farsça konuşan ve geçmişte İran’ın elinde olan coğrafyalar, sadece Kafkasya’da değil, Hazar Denizi’nin doğusunda kalan ve taa Semenkand, Buhara ve Herat’a nice yerlerin tekrar İran bayrağı altında toplanması ideali etrafında bir siyaset uyandırılmaya çalışılmıştı.

Ama, o ideolojik hayaller de 1979 yılında Şahlık sisteminin kanlı bir şekilde direnmesine rağmen çökmesiyle noktalanmış ve İran’da, İslam İnkılabı adına ve on milyonların desteğiyle gerçekleşen bir büyük halk hareketi İran’a hâkim olmuştu. (Ne var ki, bu hareketin sadece belli bir mezhebe veya belli bir coğrafyaya münhasır kalması şeklinde, yani ‘İranize’ edilmesi için plan yapan güçler, başarılı oldular ve hattâ o kadar ki İran, halkının büyük ekseriyeti Şiî Müslümanlardan oluşan ve 200 yıl öncelere kadar kendi toprağı olan Aras’ın kuzeyindeki Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından 30 yıla yakın işgalinde bile, sadece bugünkü İran coğrafyasının ve bugünkü yönetimin devamını esas alan bir siyaset takib ederek, bazı iç ve dış çevrelerce baştan düşünülen ve planlanan İnkılab hareketinin ‘İranize’ edilmesi hedefine bağlı hale getirildi.)

*

Türkiye, Kafkasya üzerinden Orta Asya’ya mı uzanmak istiyor?

Kafkas’ların bu arka planını hatırlamaksızın, bugün ve yarınları değerlendirmeye çalışmak kolay olmasa gerek..

Nitekim, bugün Rus stratejistleri ve bir çok siyasetçiler, Türkiye’nin güçlenmesine seyirci kalınması halinde Kafkaslar’dan, Azerbaycan ve Hazar üzerinden Türkistan ve Orta Asya denilen coğrafyalara uzanması ve Rusya’nın güneyine binlerce km.lik bir sed çekilmesi tehlikesini,  hattâ Rusya Meclisi’nde de sık sık dile getirmekteler..

Bu durumu Rus liderleri ve özellikle de Putin de bilmiyor-görmüyor değil..  Ama, o, daha çok, ‘Türkiye’yle zıtlaşarak onu NATO dünyasına daha fazla itmek’ yerine, onunla işbirliği yaparak NATO dünyasını, ABD ve AB’yi zayıflatmayı planlıyor ve ‘Erdoğan Türkiyesi’ ile iyi komşuluk gereklerine göre temkinli bir siyaset izlemeyi tercih ediyor. Ama, Orta Asya’daki dilli cumhuriyetlerden birisinde, hangi Rus yetkilinin, Buralarda yeni bir Erdoğan istemiyorum! dediği de unutulmamalı..

Keza, Putin’den önceki Rusya lideri olan Boris Yeltsin’in de 1995’lerde Moskova’yı ziyaret eden Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’e, açıkça, ‘Adriyatk’ten taa Çin Seddi’ne kadar Büyük Türkiye’ ne manaya geliyor?’ dediği ve onun da dönüşte, ‘Mâdem ki komşularımızı rahatsız oluyorlar, bu gibi sloganları tekrarlamamalıyız..’ sözleri de unutulmamalı..

depophotos-14982239.jpg

(Tansu Çiller, Moskova ziyaretinde Boris Yeltsin ile birlikte...)

Rusya’nın, Türkiye tarafından güneyine bir coğrafî sed çekilmesi endişesine benzer bir kaygının, İran tarafından da paylaşılmasını tabiî karşılamak gerek. O da, kendi kuzey sınırları boyunca, bir coğrafî seddin İran’ın hareket kabiliyetini ve 200 yıl öncelerde kendisine aid Kafkas coğrafyasının kendisine yeniden dönmesi ihtimaline son vereceği gibi yorumlar yapmaktadır, elbette.. Bundan dolayıdır ki, aslında halkının ekseriyeti de şiâ-İslâm mezhebinden olan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin  ‘türkçü’ duygulara kaydığını düşünerek,  Karabağ ve etrafındaki bölgelerden, Azerbaycan topraklarının yüzde 20 kadarının Ermenistan tarafından 30 yıl boyunca işgal edilmesine seyirci kalmış ve hattâ İran Meclisi’nin açık oturumlarında, açıkça, ‘Biz Ermenistan tarafını tutmalıyız..’ gibi konuşmalar yapabilen ‘müslüman’ m.vekillerinin itirazsızca ve sessizce dinlendiği de görülmüştür.

*

Ermenistan, Türkiye için bir sed olduğunu söylüyor, Rusya ve İran’a..

Bu arada, Ermenistan’ın da, Hristiyan dünyasına, ‘Biz Kafkaslar’da Hristiyanlığın kahraman bekçileriyiz..‘ mesajı verirken; dünyanın bütün emperial güç odaklarına ve devletlerine, ‘Türkiye’nin pan-turanist /pantürkist ideallerine, Kafkasya’da coğrafî bir sed oluşturduğumuz unutulmamalı..’ diye fiilî mesajlar verdiği de unutulmamalı..

Ayrıca, Ermenistan’ın mevcud durumda dünyaya açılan tek kapısının İran olması yüzünden,  Amerika’da, Fransa ve Rusya’da da oldukça etkili olan ermeni diasporasının , oralardaki hükûmetleri, İran’a yapılan baskıları sınırlı tutmakta etkiledikleri de gözden ırak tutulmamalıdır.

*

Ancak, Rusya, Ermenistan’ın son zamanlarda, özellikle de Nikol Paşinyan’ın başbakanlığı döneminde kendisinden ziyade Fransa’ya yönelmesini cezalandırmakta tereddüt etmemiştir.

Nitekim, son Karabağ Savaşı sırasında Türkiye destekli Azerbaycan güçleri karşısında bozguna uğrayınca Putin’den, Rusya-Ermenistan arasındaki Savunma İşbirliği Andlaşması gereğince askerî yardım isteyen Paşinyan’a, Putin, ‘Savaş Ermenistan toprağında değil, Azerbaycan toprağında cereyan ediyor’ diyerek, onu daha bir umutsuz hale düşürmüş ve Paşinyan, benzer bir cevabı, çok yakınlık duyduğu Macron Fransası’ndan da almıştır. Ermenistan’ın 45 gün bu son Karabağ Savaşı’nda kaybettiği asker sayısı, resmen 3800 küsur olarak açıklanmış olup, 3 milyonluk bir Ermenistan için bu rakam bile büyük bir yıkım idi. Azerbaycan’ın kaybının da 2700 civarında olduğu açıklandı. 

Azerbaycan, Karabağ’ı da bütünüyle ele geçirmek üzereyken, kendisinin konuya el atmasına gerek kalmayacak ve Kafkasya’daki dengeleri tamamen alt-üst edecek bir durumun gerçekleşmek üzere olduğunu gören Putin,  beklenmedik bir anda, Azerbaycan ve Ermenistan liderlerine, 10 Kasım günü, bir ‘ateş-kes’i dayatmış ve ‘Kafkaslar benden sorulur’ havasında, buralarda ‘asıl oyuncu’nun kendisi olduğunu göstermiştir.

Ama, Türkiye de, ‘Kafkaslarda ben de asıl oyuncuyum’ demiş ve bunu yaparken, Rusya’yı da şimdilik fazla rahatsız etmemiştir.

9ekim.jpg

İran ise, bu Karabağ Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan tablodan, diplomatik açıdan çok yönlü kayıplara uğramış ve üstelik kendi ülkesinde bulunan ve 85 milyonluk nüfusu içinde en azından 35 milyon kadar tahmin olunan Azeri Türklerini de kendisinden büyük çapta soğutmuştur. Nitekim, Erdoğan’ı,  Aras’ın kuzeyindeki kardeşlerini 30 yıllık bir Ermenistan işgalinden kurtaran bir ‘kahraman’ olarak gördüler.

Kafkas İslâm Ordusu ve Nuri Paşa, âdetâ yeniden sahnedeydi

Hatırlayalım, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı için en felâketli analarında, Rusya’nın yardımıyla, Ermeni güçleri Bakû da dahil, bütün Azerbaycan’ı işgal etmiş, Hazar sahillerine dayanmıştı, 102 yıl önce.. Osmanlı’nın o felâketli ânında bile, Enver Paşa,  kardeşi Nurî Paşa’nın kumandasında oluşturduğu Kafkas İslam Ordusu ile, bütün (Aras kuzeyindeki) Azerbaycan’ı  kurtarmıştı. Şimdi, Erdoğan Türkiyesi de 100 yıl sonra ay hamiyetperverliği sergiliyordu. Bu durum, tabiatiyle, kuzeyiyle-güneyiyle bütün Azerbaycan’da Türkiye’ye olan itimad ve sempatiyi daha bir güçlendirdi.

*

Bu da İran’ı korkutan bir ayrı etken oldu ve C. Başkanı Erdoğan’ın Bakû’da okuduğu ve ‘Aras’ın iki yakasının zorla ayrıldığı’na dair âzerice bir şiir  bağlamından çıkarılıp çarpıtılarak, ‘Türkiye’nin İran’ın toprak bütünlüğüne saldırı niyetini yansıtan bir şiir şeklinde dönüştürüldü.

 

O şiir, gerçekte tecrübeli bir diplomat olan İran Dışişl. Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in öncülüğünde çarpık bir anlayışla İran kamuoyunda Türkiye ve Erdoğan aleyhinde gösterilere ve medyada çirkin saldırılara dönüştü, maalesef..

Halbuki, Erdoğan, Bakû’da yaptığı açıklamada ise, ‘Türkiye, İran, Rusya, Azerbaycan , Gürcistan ve -eğer isterse- Ermenistan’ın, Kafkasya’da, bir ‘Ortak Ekonomik İşbirliği Platformu’ oluşturmasını gündeme getiriyordu

Üstelik, Azerbaycan’ı kuzey ve güney diye Aras nehrini sınır yaparak zorla bölen Osmanlı da değil, Rusya idi ve dahası, Aras nehri, Türkiye’de doğuyordu, İran ve Azerbaycan arasında bir sınır teşkil etmiyordu.

Bir ‘hasret şiiri’ni çarpıtıp ‘Erdoğan Türkiyesi’ne vurmak için kullanmak..

Aras’ın iki yakasının birleşmesinden, ancak İran Azerbaycanı ve Azerbaycan Cumhuriyeti memnun olmalıydı. Bu durum, anlaşılıyor ki, İran Azerbaycanı’nda Erdoğan Türkiyesi’ne duyulan muhabbetin yanlış okunmasından kaynaklanıyordu.  Ve, anlaşılıyordu ki, medya organlarında Merg ber Erdoğan! /Erdoğan’a Ölüm!’  laflarının bile yazılmasına birileri izin vermişti ve belki, Cevad Zarif’i öyle söyleten de, o güç odakları idi.

55893752-101.jpg

(Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan'da 'Aras şiirini' okuduktan sonra)

Ama, bu konuda, C. Başkanı Hasan Rûhanî  ise, 14 Aralık günü Tahran'da yerli ve yabancı gazetecilerle yaptığı ve televizyondan da yayınlanan toplantıda tamamen başka türlü konuşuyor ve bir gazetecinin Erdoğan'ın okuduğu şiire ilişkin sorusu üzerine, ‘Erdoğan'ın İran'ın toprak bütünlüğüne, ya da halkına hakaret kasdı taşıdığını uzak bir ihtimal olarak görüyorum’ diyordu.

Öyleyse, kendisine bağlı Dışişleri Bakanı Zarif’i öyle konuşturan C. Başkanı Rûhanî değildi, ama, kimdi? Kimlerdi veya hangi güç odaklarıydı?

Rûhanî, söz konusu şiirin, bağlamına göre farklı anlamlar taşıdığını belirterek,  ‘Erdoğan konuşmalarında Sâdî, Hâfız ve Mevlâna'dan pek çok şiir de okur.. (…) Okuduğu şiir de çok yönlüdür. Bu şiiri İran'da okursanız bir mânâya gelir, İran dışında okursanız başka bir mânâya.. (…) Türkiye makamları Erdoğan'ın Azerbaycan halkının topraklarının işgalden kurtarılmasından  mutlu olduğunu söylemek istediğini aktardı. Ayrıca, Erdoğan aynı konuşmada Türkiye, İran, Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan'ın birlikte çok yönlü çalışma yürütülmesi gerektiğini de ifade etti. (…)’ değerlendirmesinde bulunuyordu.

*

Kezâ, İran Meclisi’nde eski Erdebil m.vekili olan Nâsır Nâsırî de, Cevad Zarif’e hitaben, ‘İran’ı zorla bölüp Aras Nehri’ni sınır yapan Rusya değil miydi? Erdoğan’ın  sözlerini Rusya Dışbakanı Sergei Lavrov anlamadı da ve siz onun yerine mi tepki gösteriyorsunuz! (…)Erdoğan'a cevaben attığınız tweet baştan sona Türkiye, Azerbaycan Cumhuriyeti ve ondan önemlisi, İran Azerbaycanı’na hakarettir.(…) Dürüst olalım;  kendi Azerbaycanımız'a güvenmiyoruz, deyiniz.(…)’  derken; Tebriz m.vekili Ahmed Ali Rıza Beygî de ‘Ermenistan işgaline karşı biz Azerbaycan’a yardım etmedik, ortada bir boşluk oluştu; onu Erdoğan doldurdu.. Hepsi bu!’ diyordu.

*

Dil birliği, kalb diline göre şekillenmedikçe..

Tabiatiyle, bu korku, Türkiye ve İran Azerbaycanı’nda ‘panturanist’ eğilimli bazılarının medya organlarında köpürtmeye çalıştıkları eğilimlerini gündeme getirmeye de vesile olmuş olabilir, ama, bu ütopyaya prim verecek güçlü bir halk tabanı yoktu Türkiye’de..

Sadece dil birliğinden ibaret bir bütünleşme hayalinin hiç de tutarlı olmadığı anlaşılmalıdır. Nitekim, tatarca, türkmence, özbekçe, kırgızca, kazakça, azerice ve Anadolu Türkçesi vs. gibi lehçeler etrafında en azından bugünün dünyasında bir birlik oluşturulması, hayalleri daha bir zorlayan bir ütopya halinde gözüküyor.

Ayrıca, unutmayalım ki, Sovyet Rusya’dan ayrılan ve ‘türkçe konuşan ülkeler’ diyen anılan Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’ın liderleri, yüksek bürokrat ve askerleri toplandıklarında, birbirlerinin türkçelerini anlayamıyacak kadar lehçe farklılıkları yüzünden konuşmalarını rusça yapıyorlar. Yani, ‘bütün turanî kavimlerin, yani ana dilleri türkçe olan kavimlerin birliği’ idealine veya hayâline verilen isim olan ‘turancılık’ öyle sanıldığı kadar basit bir konu değildir.

Osmanlı’nın son üç çeyrek asrında, İslâm’a karşı uzak duran okumuş kesimlerin içine düştükleri ‘Turancılık, pantürkizm’  idealinin, sadece heyecanla gerçekleşmiyeceğini anlamak için akl-ı selîm sahibi olmak yeter..

*

Kan soyu akrabalığını veya ağızdaki dilin sağladığı birlik imkânlarını küçümsemeden, asıl olanın, kalb diliyle birlik olabilmek olduğunu tekrarlayalım.

Kaldı ki, Erdoğan’ın okuduğu ve bir kısmı Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vehhabzâde’ye aid olan o şiirde ne denilmek istendiğini büyük bir kısmı Türkiye’de, yani Anadolu lehçesiyle konuşan milyonların çoğu tarafından tam olarak anlaşılamamıştı.

Evet, ağızdaki dil ile değil, kalbdeki dil ile konuşmak, aslolan.. Balkan’lardan Rusya içlerine ve Orta Asya steplerine, Afrika ortalarından Atlas  Okyanusu’nun batı sahillerinden Ortadoğu ülkelerine ve Hind alt-kıt’asından Malezya ve Endonezya’ya kadar uzanan Müslüman coğrafyalarında yüz milyonları birbirine bağlayan asıl bağ, sembolik olarak ‘Selâm ve Kur’an’la ifade edilebilir.

Bu  geniiiş coğrafyalardaki halkların, örgütlü  bir birliğinin olmadığı söylenebilse bile, bu yüzmilyonların bu iki kelime etrafındaki inanç sistemine bağlı olarak birlikte hareket etmeleri bile, müslüman dünyasının elinde ne muazzam bir gücün olduğunu göstermeye yeter...


 

HABERE YORUM KAT

2 Yorum